Mayıs 2016 Yeni Ufuk Dergisi Yeni Ufuk Dergisi 2016 

O SON 45 YILI BİLMEK HAYATTIR, BİLMEMEK ÖLÜM

ASLA YENİLMEYECEKSİN

Selçuklular, “Afrika dışında bütün İslam dünyası” denebilecek büyüklükte bir coğrafyaya egemen oldular. Çağrı Bey Anadolu’ya akarken (1015),Oğuzların Kınık boyundan Selçuk Bey’in Müslüman oluşunun üzerinden yarım asır bile geçmemişti. Sultan Alparslan, hurdahaş olmuş Anadolu kilidini kılıcının ucuyla Malazgirt ovasına fırlattığında, yıl 1071’di. Bu zaferden sonra Anadolu’da kurulan Türk devletlerinden biri de Anadolu Selçuklu Devleti’dir.

Anadolu Selçuklu Devleti, Moğol istilası yüzünden yıkılmaya yüz tuttuğunda, fatih ve bilgin Türkmen Beylerinin çevresinde oluşmuş Anadolu Beylikleri, çok canlı ve gürbüz birer egemenlik merkezi olarak ortaya çıktılar.

Anadolu Beyliklerinde hayat, o çağların çok ötesinde bir insan anlayışı ile çevriliydi. Germiyanoğlu Yakup Bey’in, külliyesi için düzenlediği Türkçe vakfiyede, ”Misafir gelir de uzun süre kalırsa, asla küçük düşürülmeyecek, onlara surat asılmayacaktır.” deniyordu. Candaroğlu İsmail Bey de, Türkçe vakfiyesinde, imarete yemek dağıtımından sonra gelenlerin aç bırakılmamasını, onlara ceviz, bal ve peynir gibi yiyecekler hazırlanmasını ister.

Batı Anadolu’daki Türkmen beylerinden biri de Oğuzların Kayı boyundan, Gündüz Alp’in torunu, Ertuğrul Bey’in oğlu, Osman Bey’dir. Onun beyliğinin toprakları, Namık Kemal’in ifadesiyle, “Gözün gördüğü bir yer” di. Osman Bey, bir Bizans kuvvetini, bir cam bardağı taşa çalar gibi dağıtıp beyliğini dosta düşmana kabul ettirdiğinde yıl 1302’dir. Osmanlı topraklarını anlatmak için artık göz değil, hayal gerekecektir.

Kanuni Sultan Süleyman,1538’de Bender kalesi üzerine çivilediği kitabede diyordu ki: “Ben Allah’ın kuluyum ve bu cihan mülkünde Sultanım. Allah’ın lutfuyla Muhammed ümmetinin başındayım. Ben Mekke ve Medine’de adına hutbe okutan Süleyman’ım. Avrupa denizlerinde, Mağrib’te ve Hind’de donanmalar yürüten ben; Bağdat’a Şah, Bizans ülkelerine Kayser ve Mısır’a Sultanım. Ben, Macar Kralı’nın taç ve tahtını alıp bir mütevazı kuluna bağışlamış bir Sultanım. Petru Voyvoda başkaldırdı ama atımın nalı onu toza kattı ve ben Boğdan ülkelerini fethettim.”

Bu muhteşem devlet, kendisini koruyacak tedbirleri güçlü kurumlar haline getiremedi. Kendisini, yönettiği halklara tanıdığı hürriyetlerin dış mihraklar tarafından kendi aleyhine kullanılacağı zamanlara hazırlayamadı. Ve içerden- dışardan bitmez tükenmez saldırılarla dolu iki buçuk asırlık bir sürecin sonunda gücünü yitirdi. Fakat sonuç yalnızca bir devletin gücünü yitirmesinden ibaret değildi. İmparatorluğun doğal merkezini teşkil ettiklerinden bütün saldırıları göğüslemek mecburiyetinde olan, fakat böyle bir merkeze sağlanması gereken kuvvetten mahrum oldukları için özellikle İmparatorluğun gayrimüslim unsurları karşısında gittikçe zayıflamış bulunan Türkler; sırtlarında hançer, yüzlerinde pençe yaraları ile tükenişi yakından gördüler. 1920’de Osmanlı’nın üç başkenti; Bursa, Edirne ve İstanbul işgal altındaydı. İşgalciler, Osman Gazi’nin sandukasını tekmeliyor, o sandukanın başında fotoğraf çektiriyordu. Üç kıtadan felaketlerle süren çekiliş, yine bir felaketle sonuçlanmıştı.

Osmanlı’nın, çapraz ateş altında geçen son 45 yılı, akıl almaz çilelerin, akıl almaz bir vahşetin, akıl almaz düşmanlıkların, akıl almaz ihanetlerin ve bütün bunlara cevap vermeye çalışan akıl almaz fedakârlıkların ve yiğitliklerin öyküsüdür. O 45 yıl ki 45 asra yetecek derslerle doludur.

1877- 1878 Osmanlı – Rus Savaşı sırasında, Balkanlar’da 300 bin Müslüman görülmemiş bir vahşetle katledildi. 1 milyon Müslüman da perişan kafilelerle Rumeli ve Anadolu yollarını doldurdu. Savaşın sonunda elde kalan, yalnızca Rumeli; yani Selanik, Kosova ve Manastır Vilayetleri idi. Sonrası, Berlin Konferansı denen “Tiyatro”nun geziye çıkmasıdır. Doğu’da Ermeni çeteleri, Rumeli’de Sırp, Rum ve Bulgar çeteleri, Avrupa ve Rusya’nın elinde birer muşta olarak Osmanlı’nın gittikçe sararan yüzüne yıllarca indi durdu ve o yüzü paramparça etti.

Anadolu’yu kavuran rüzgârlardan biri de Yemen’den esiyordu. Yemen isyanları on binlerin canını aldı. Çeşme gençleri askerliklerini orada yaparlardı ve 1908’de Çeşme’de 20- 30 yaş arasında tek bir Türk erkeği kalmıştı. O da bir cüceydi.

Çağın en büyük devletlerinin adeta sıraya koydukları baskılar ve saldırılar, mali bunalım, terör ve isyanlar, birkaç asrın birike birike artık birer zehir olmuş ihmalleri, devletin yapısındaki ve idaresindeki türlü zaaflar ve devletin iliklerine kadar işlemiş, koparılıp atılamaz bir köke sahip olan ihanet, birbirlerini besleyip güçlendirerek her tedbiri anında yutan bir girdap oluşturmuştu.

On yıl sürecek savaş, devleti o girdabın içinde yakaladı. Osmanlı, Libya’yı işgal eden İtalya ile uğraşırken, Yunanistan, Sırbistan, Karadağ ve Bulgaristan birleşerek 1912’de saldırıya geçti. O ilk fethedilen topraklar, o mübarek Rumeli de elden gitti. Savaş sırasında Balkanlar’da 400 bin Müslüman yine vahşetle öldürüldü. 450 bin Müslüman Anadolu’ya göç etti.

Balkan Savaşı gazilerinin yaraları kapanmadan, 1914’de 1. Dünya Savaşı başladı. Suriye ve Irak cephelerinde Arap isyancılarla İngilizlerin ateşi arasında kalan Osmanlı kuvvetleri, Doğu (Kafkas) cephesinde de Ermeni isyancılarla Rusların ateşi arasında kaldı. Savaşın daha başında, yalnız Sarıkamış’ta ve Çanakkale’de on binler toprağa düştü. İngilizler ve Fransızlar Çanakkale’den henüz kaçmıştı ki Ruslar Erzurum’u işgal etti.

Trabzon – Erzincan hattını içine alan Rus işgali sırasında 1,5 milyon Müslüman batıya doğru aktı. Bunların 700 bini yollarda veya ulaşabildikleri yerlerde açlık, hastalık ve sefalet yüzünden öldü. Sağ kalanlar, Balkan Savaşı sırasında gelmiş göçmenlerle karıştı. Savaştan az önce ve savaş sırasında, 500 bin Müslüman da Ermeni çeteleri tarafından katledildi. Savaş boyunca cephelerde 710 bin asker şehit oldu, 303 bini ağır olmak üzere 763 bin asker yaralandı, 202 bin asker esir düştü.

Savaş bittiğinde Anadolu da bitmişti. Bazı ailelerde hiç erkek kalmamış, liseliler, üniversiteliler âdeta yok olmuştu. Rus işgali altındaki vilayetlerde 15 bin köy yakılıp yıkılmış, Erzurum’un merkezinde nüfus 80 binden 5- 6 bine düşmüştü. Anadolu’da halkın yarısı sıtmalıydı. Birkaç aileden birinde verem, trahom, kolera, tifüs veya tifo vardı. On binlerce sahipsiz çocuk ortada dolaşıyordu.  Birçok yerde taş üstünde taş kalmamıştı, halk ot yiyordu.

1919’da Türkler artık Anadolu’ya çekilmişti. Fakat anlaşılıyordu ki onlar şimdi Anadolu’da da kuşatılacak, hesaplar tutarsa orada tamamen yok edileceklerdi. İngiliz Dışişleri Bakanı Balfour, “İslam dünyasının, Türklerin tamamen yenildiğini anlamalarını, özellikle istiyoruz.” derken, İngiliz Başbakanı Lloyd George da “Turkey (Hindi)den geriye belki birkaç kemik kalır.” diyordu. İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar Anadolu’yu işgal etti. Fransa, Ermeni çetelerini Çukurova’ya yığdı. Ayrıca Kıbrıs’ta yalnızca Türklere saldırmak üzere eğitilmiş Ermeni Lejyonu da bölgeye getirildi. Hep birlikte Türklerin üzerine çullandılar. Güney illerinde hayat artık bir çığlıktan ibaretti. Fakat Batı Anadolu için de bir katliam aleti gerekiyordu. O da zaten hazırdı.

İngiltere, Fransa ve ABD yönetimlerinin ortak kararı ve İngilizlerin emriyle İzmir’e çıkan Yunanlılar, yerli Rumlardan oluşan gönüllü birliklerin de yardımı ile Batı Anadolu’dan içerlere ilerleyerek 3 milyon insanın yaşadığı 100 bin kilometrekare toprağı işgal etti. Trakya da Yunan işgaline uğradı. Öyle bir mezalim yaşanıyordu ki olup bitenleri eksiksiz anlatmaya hiç kimse cesaret edemez. Yunan işgalinden kaçıp yollara düşen 1,2 milyon Müslümanın 400 bini sefalet yüzünden hayatını kaybetti. İşgal ve savaşa bağlı sebeplerden dolayı 640 bin Müslüman öldü. Balkan Savaşı ile 1.Dünya Savaşı sırasında göç edenlerle, Yunan-Fransız-İngiliz işgali sırasında göç edenler birbirlerine karıştı. Kasabaların bir kenarında Doğu göçmenleri, bir kenarında Balkan ve Aydın göçmenleri hayatta kalmaya çalışıyorlardı. Ve nihayet Sevr Anlaşmasıyla Anadolu bölüşüldü. Türklere, akibeti çok açık bir şekilde ölüm olan, küçücük bir sömürge sultanlığı bırakıldı.

Bir ölüm kalım savaşı başlamıştı Anadolu’da. Önce birkaç Hatay, Çukurova ve Mersin türküsü Fransızlarla, Aydın’ın birkaç zeybek havası Yunanlılarla boğaz boğaza geldi. Sayıları azdı ama anlamları büyüktü. Bir müddet, işgalcilerle, Kuva-yı Milliye uğraştı. Sonra, fedakârlık kelimesine gerçek ihtişamını kazandıran fedakârlıklarla, yeniden düzenli ordu kuruldu. Son askerlerle son savaştı bu. Sakat gaziler, ihtiyarlar, hamile kadınlar, cephane taşıyan kağnılarının başına geçti. 26 Ağustos 1922’de başlayan ve asırların hıncını taşıyan büyük taarruzun sonunda işgalciler imha edildi. Türk askerleri, taarruz sırasında Yunanlıların dikenli tellerini elleriyle parçaladılar.

Bu 45 yıl boyunca çekilen çilelerin derinliği, gökyüzünü ürkütür. Yaşanan zorluklar, kelimelere sığmaz; o zorluklar, onları sığdırmaya kalktığınız her kelimeyi patlatır. Düşman ordularının, on binlerce işbirlikçinin ve onların yanı sıra yürüyen yokluk ve yalnızlık taburlarının açtığı yaralarla dolu bu 45 yıl, aynı zamanda uzun bir kahramanlık, sabır ve tahammül destanıdır. Osmanlı tarihinin en büyük kahramanları bu dönemde yaşamışlardır.

Bu 45 yılın, hafızalarda ancak bölük pörçük yer bulabilmesi, Türkiye’nin önünde büyük bir tuzaktır. Çünkü bu eksiklik, Türkiye üzerindeki sorumluluk duygularını tehlikeli bir şekilde ve giderek daha çok örselemektedir. Bu 45 yılın uyarılarını işitmeyen nesillerle, güvenli bir ileri yürüyüş mümkün değildir. Öte yandan, karanlık bir propaganda, yeni nesilleri, her tarihi olayın haksız tarafı olduğumuza inandırarak onları tehlikeler ve düşmanlıklar karşısında dikkatsiz ve savunmasız bırakmaya çalışırken, hafızalardaki boşluklardan alabildiğine faydalanıyor.

Bugünün tarihi, dünün tarihinin daha derinden yürümesinden başka bir şey değildir. Bundan dolayıdır ki Türkiye Cumhuriyeti Devleti, zayıf düşmemek için, kendisini doğuran sürece ilişkin bilinç ve o bilinci bir davranış biçimi haline getirecek namus ve haysiyet istiyor.

Büyük bir devlet kaybetmiş olanlar için, yarınları koruyacak en güçlü tahkimat, o kayıp sırasında yaşananlardan alınacak derslerdir. İstanbul’un 1918’den itibaren nasıl işgal edildiğini ve işgal altındaki İstanbul’da yaşanan o müthiş mezalimi bilmeyenlerin, İstanbul’un nasıl fethedildiğine dair bilgilerinin zerre kadar önemi yoktur. Fatih Sultan Mehmet’in Rum Patrikhanesi’ne verdiği özgürlükle övünen, ama o Patrikhane’nin 1920’de Yunan bayrağı çektiğinden, Yunan ordusunu yerli Rumlarla güçlendirdiğinden hiç bahsetmeyen bir uyku hali, tahkimatı zaafa uğratacaktır. Buna göz yumulamaz. Başına gelenleri unutan, ıstıraplarını anıtsız bırakan, üzerinde yaşadığı toprağa ödenmiş bedelden habersiz kalan bir millet, bu korkunç hatayı yapmayan milletler tarafından şirketleştirilir.

Osmanlı’da, her devleti yıkabilecek şiddetteki o korkunç azınlık ihaneti, son 45 yılın doğal bir parçasıdır. Ancak, yıkım sürecinde devletin ve Müslüman komşularının yanında yer almış birçok Ermeni ve Rum da vardır. Özellikle 1. Dünya Savaşı’nda ve Millî Mücadele’de, gerek ordu içinde, gerekse sivil örgütlerde üstün hizmetler görmüş, o hizmetler esnasında hayatını kaybetmiş Ermeni ve Rumları, burada gerçek ve yetersiz kalma korkusuyla çırpınan bir sevgiyle anmak isteriz. 1.Dünya Savaşı’nda Osmanlı ordularında savaşırken şehit olan, yaralanan veya esir düşen, başta Araplar olmak üzere Türkler dışındaki birçok ırktan binlerce Müslüman da tarih bilincimizde ve vicdanlarımızda daima yaşayacaktır.

İnanıyorum ki Osmanlı’nın son 45 yılı üzerinde bilgilenen, bilinçlenen her Türk, Balkan göçmeni ihtiyarların bir asır önce “Kâbe toprağı gibi kutsal” saydıkları Anadolu’ya ve onun üzerinde kanımızın son damlaları ile kurduğumuz Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne daha çok bağlanacak, artık herkesten Türkiye üzerinde daha yüksek bir sorumluluk duygusu bekleyecektir.

Mudurnu’nun Köseler köyünden Koca Ayşe, sekiz oğlunu 1.Dünya Savaşı’nda yitirdi. Elinde yalnızca en küçük oğlu Mustafa kaldı.Kanının son damlası.O da Sakarya’da aktı gitti. Koca Ayşe’ye, onun çilelerine, onun hatırasına; onun, düşmanının üzerine o dokuz atılışına saygısı olmayanlar, Koca Ayşe’nin dünyasına ait değillerdir. Osmanlı’nın son 45 yılı biraz da Koca Ayşe’nin ve onun dünyasına ait olanların öyküsüdür.

Tarih, Türklere sesleniyor: Asla yenilmeyeceksin! Yenilirsen sana acımayacaklardır. Yenilirsen sana merhamet yok. Yenilirsen seni yaşatmazlar.

İnönü, Sakarya ve Dumlupınar şehitlerimizi minnetle anıyoruz. Selam size ey tarihimizin en yalnız şehitleri!

Benzer yazılar

Leave a Comment