Refik Halid’in bir hikâyesinin kahramanı Agâh Bey’in ülkücülüğü, çevresinin yarattığı rahatlık ve zevk ortamında eriyip gider. Ülkücü bütün Türkiye’de dev bir “Şeftali Bahçeleri” girdabının sürükleyici cazibesiyle de mücadele etmek zorundadır.

Refik Halid’in bir hikâyesi, geçen yıllar ve hayatın akışı içinde bana daha bir manalı gelmeye başladı. Hikâye özet olarak şöyle:

Olay, toprağı bereketli, çevresi şeftali bahçeleriyle kaplı, her tarafa taşkın taşkın şeftali kokularının sindiği Akdeniz kıyılarında bir Anadolu kasabasında geçer.

Yaz aylarında akşamüzerleri hükümet memurları heybelerine rakılarını koyar, merkeplerine biner şeftali bahçelerine çekilirler. Yer yer içki sofraları kurulur, sohbetler edilir, gazeller okunur. Şeftali bahçelerinin zevki ta uzak diyarlara bile şöhretini salmış, dillere destan olmuştur. Onun için ne kadar zevkine düşkün, keyfine meraklı memurlar varsa burasını ister, buraya yerleşirler. Çapkın mutasarrıflarla, kadıların uğrağı olmaktan kasaba öyle serbestleşmiş, ahalisi öyle açılıp zevke sefaya dalmıştır ki, artık mubah görülmeyen günah kalmamıştır. Kasaba Anadolu’nun Sa’dabad’ı sayılsa layıktır. Tıpkı Sadabad gibi burada da mütemadiyen sazlar çalınıp çengiler oynar, gazeller okunup şiirler yazılır. İçki düşkünü mutasarrıflar, müdürler içinde çoğu şairdir, Nedimane gazeller yazar, aruzdan, tasavvuftan bahis ederler, Mevlevilikten, Melâmilikten dem vururlar. Ömürleri sazla, sözle tatlı geçer.

Bu keyif düşkünü memurlar suya sabuna dokunan işlere karışmadıklarından senelerce yerlerinde kalırlar, kasabayı benimseyip evler yaptırırlar, havuz açtırıp kemeriye kurdururlar. Terfi ummazlar, resmi işlere ehemmiyet vermez, zevklerine bakarlar. Durum senelerden beri bu minval üzere sürüp gelmiştir.

Bir yaz kasabaya yeni bir tahrirat müdürü gelir: Agâh Bey. Agâh Bey, dünya ahvalinden habersiz, nazariyatla büyümüş, dik başlı, kuru zevkli bir adamdır. Mülkiye’yi bitirdikten sonra Avrupa’ya kaçmış, tekrar memlekete dönmüş, dört ay Zaptiye Nezareti tevkifhanesinde tutulduktan sonra nihayet buraya atanmıştır.

Anadolu içlerinden hanlarda kalıp, köylerde yatıp memuriyetine gelirken yüreğini keder, gam kaplamış, memlekete ciddi hizmet etmeye karar vermiştir. Başının içi kasabaya indiği gün ıslahat, teşkilat, imarat gibi ağır düşüncelerle doludur. Bu küçük beldede kocaman işler görecek, herkese parmak ısırtacak işler çıkartacaktır. Durmayacak, dinlenmeyecek, çalışacaktır. Mutasarrıftan başlayarak bütün amir ve memurların hepsini yola getirecek, cesaretle yılmadan mücadele edecektir. Memleketteki bu akıl almaz tembelliğe savaş açacaktır. Herkesten önce kendisi bambaşka bir memur tam manasıyla Avrupalı bir hükümet adamı olacaktır.

Daha ilk gün ümitsizliğe düşer. Mutasarrıf ona bu memlekette işlerin az olduğundan, rahatına bakmasından bahseder. Kadı, Şeyhülislam Yahya’dan beyitler okuyarak aşkın safasını, rindliğin lüzumunu anlatır. Muhasebeci gevrek kahkahalar arasında kuru üzümden iki çekilmiş yirmi iki grado sert rakısını metheder, bal ile yapılmış baklava çeşitlerini sayar döker. Alaybeyi, laubali bir üslupla Saat Meydanı’ndaki yüksek kubbeli, selâtin hamamı tarif ve oradaki hamam âlemlerini ima eder. Önüne gelen şeftali bahçelerinden, keyiften, zevkten dem vurur.

İkindi vakti daireler boşalır, kalemlerde kimse kalmaz. Kâtiplere varıncaya kadar herkes kadife palanlı, dinç, gürbüz merkeplerden birine atlayarak şeftali bahçelerinin yolunu tutar. Agâh Bey şaşkındır. Muhasebecinin “ Arzu buyurursanız bahçelere gidelim, merkep hazırlattık, eğleniriz.” Teklifini derhal ve sert bir şekilde reddeder. Hükümet konağında bir başına kalır, yalnız hükümet konağı değil tüm kasaba ıssızdır. Sokaklarda tek tük adamlarla ninelere rastlar. Onlar da kendisine “ Herkes bahçelerde iken sen neden buralarda dolaşıyorsun?” der gibi acayip gözlerle bakarlar.

Gece geç vakit gülüş cümbüş eğlenceden dönenlerin gürültüleriyle uyanır. Öfkelenir. “Zevk, safa bu adamları bir deniz gibi gırtlaklarına kadar sarmış, içinde rahat, sakin bir balık hayatı geçiriyorlar, dünya ile meşgul olmuyorlar.”diye düşünür. Ertesi günden itibaren daha ciddi, daha azimli görünmek bu bayağı duygulu, adi ömürlü adamlara daha sert daha kaba muamele etmek kararı alır.

Tabiatıyla her gün bir düğün evi neşesiyle çalkalanan bu şehirde zavallı Agâh Bey sıkıntıdan patlar. İşi kıttır. Odasında esneye esneye uyuşmaktadır. Yaptığı teklifler, hazırladığı projeler neticesiz kalır. Kimse ilgi göstermez. Daima medeniyetten, yükselişten bahseden uzun, sinirli, yeis dolu nutuklarına da kimsenin aldırdığı yoktur. Hatta dinler görünmelerine rağmen kimse dinlemez bile. Adamın ağlayacağı gelir. Hiçbir iş yapmak, hiçbir hizmet görmek kaabil değildir. Tahsisat azlığı, arkadaşların tembelliği her teşebbüse engeldir. Yüreğinde köpüren gayret, hizmet arzusu yavaş yavaş sönmeğe, yatışmaya başlar. Ömür tahammül edilmez bir yük gibi görünür.

Arkadaşları da ondan bezmişler, yola gelmeyen zevkten anlamayan bu adamdan yüz çevirmişlerdir. İlk geldiği gece ziyafette içip içip coşan, ehli keyf eski tahrirat müdürü gözlerinde tüter. Yeni müdür ne rakıdan anlamaktadır ne de gazelden… Nereden de buraya gelmiş, âlemin başına dert kesilmiştir?

Bir gün muhasebeci tekrar ısrar eder, hatırını kırarsa güceneceğini söyler. Pek geç kalmayacaklarını, kendisini rahatsız etmeyeceklerini temin ederek şöyle bir kır gezintisine Agâh Bey’i razı eder. Agâh Bey, bir defa eğlenip şu âlemi görmesinin uygun olacağını, belki biraz sıkıntısının dağılacağını, nihayet tabiatın güzelliğini bu kadar çekingen durmanın saçma olduğunu düşünür. Giderler ve Agâh Bey hoşlanır. Muhasebecinin “abıhayat” dediği şeftali rakısından da içer. İyi bir âlem olur. Geç vakit dönerler. O gece, her gecekine benzemeyen, kurşun gibi ağır, kaba, boş bir uykuya dalar.

Ertesi gün cumadır. Arkadaşları erkenden haber gönderirler. Irmakta yıkanacak, öğle yemeğini değirmende yiyecek ve akşam rakısını mutasarrıfın havuzunun başında içeceklerdir. Gitmemek ister fakat bu tozlu, gübreli kasabada tek başına uzun bir gün nasıl geçer? Hem yıkanmasa bile, ırmağı da bir görmek lazım değil midir? Razı olur. Giderler. Yıkanırlar. Değirmende kızarmış oğlağı yer, mutasarrıfın evinde billur sürahiler, kesme kadehlerle sunulan rakıyı içerler. Sabahtan akşama kadar tam manasıyla eğlenirler.

Bundan, sonra Agâh Bey, her eğ­lentiye girer. Artık onun da öbürleri gibi süslü, püsküllü, saçaklı, kadife palanlı bir merkebi vardır. Lâyihalar, kararlar, çoktan ihmâl edilmiştir. Zaten eğlenceden çalışmaya, hattâ kendisini dinlemeye vakti yoktur. Dostları sayesinde, bekâr durulamayacağı­nı, bekârlığın insanı için için eritece­ğini, bekâr hayatın zorluklarını anlamaya başlar! Kışın helva sohbetleri, av partileri ile beraber oturak âlemleri, hamam safâları da başlamıştır. Kasabada esmerli, sarışınlı, işinin ehli kadınlar da vardır…

Agâh Bey iyice değişmiştir. Rakısız ve kadınsız yapamaz. İşe hiçbir arzusu kalmamıştır. Hattâ kadı efendi ile satranç oynamak, fıskiyeli kahvede muhasebeci beyle zar atmak gibi eğlenceler onu ekseriya dışarıda alıkor ve dâireye gitmesine mâni olur… Hâsılı her şeyiyle kasabanın alışılmış hayâtına adapte olmuştur. Geçmiş günlerdeki hizmet, imar, ıslahat gibi fikirlerini hatırladıkça nargilesini gürleterek gülümser, arkadaşlarına kendini mazur göstermek için : «Toyluk, ne yaparsın?» der.

Kış geçer, yaz gelir. Her tarafa şeftali bahçelerinin davetkâr kokuları yayılmaktadır. Daha bir sene evvel dar redingotu sırtında, uyuşukluk aleyhinde nutuklar veren Agâh Bey, şimdi bu kokulu havayı ciğerlerine kadar derin derin çektikten sonra, yenleri sıvalı bol entarisi içinde rahat rahat gerinerek minderine yan gelip “Gel keyfim gel!” diye söylenir.

Zamanı bugünümüze, hattâ yarını­mıza kadar uzatın, mekânı Türkiye kadar genişletin; bu çark yüzyıllardır hep aynı şekilde işlemiştir, aynı şekilde işlemektedir. Bütünüyle sökülüp yenileninceye kadar da maalesef aynı şekilde işleyecektir. Tahrirat Müdürü Âgâh Bey’i öğüten değirmen, yalnız taşra memurlarının küçük kasaba hayâtı değildir. Bu hepimizin hayâtıdır ve hepimiz birer Agâh Bey talihsizli­ğine muhatabız. Şeftali bahçelerinin iç bayıltan kokusu, hayâtın hepimizi uyuşturan afyonudur.

Cemiyet, nice idealistleri ve idealist kadroları, yani bizzat kendi kurtuluş ümit ve imkânlarını, acımadan yiyip bitiren, insafsız bir dev gibi. En büyük silâhı lâkaydi ve istihza. İlgilenmiyor, anlamıyor, anlamaya çalışmı­yor, kendisi için çırpınan öz oğulları­nın feryatlarını dinlemiyor, onları kendi ıstırap ve yalnızlıklarıyla baş başa bırakıyor. Sonrada onların yalnızlıkları, çaresizlikleri, idealist sivrilikleriyle alay ediyor. Kendi çürümüşlüğüne ram etmek için, namütenahi silâhlarının hepsini insafsızca kullanıyor: Bazan evlât, bazan arkadaş, bazan ana, bazan yâr, bir yerde para ve zevk, bir yerde makam, kimi zaman haklı bir mantık, kimi zaman bir merhamet tablosu olarak çıkıyor karşımıza… Kendi gücünden emin, hiç acelesi yok; yavaş yavaş, geviş getirir gibi, zevkle yemeğe çalışıyor bizi. Ama iştihâsı her an uyanık, en küçük bir gaflet ânında silindir gibi ezip geçiyor.

Vatan ve millet için kendimize biçtiğimiz görevin hakiki talibi isek, her an uyanık, her an yalnız ve mustarip, her an asi ve uyuşmaz, daima dik başlı, asâyip ve hattâ gülünç olmaya mecbur ve mahkûmuz… Ülkü­cülüğümüzün başlıca gıdası Fizan’a sürülmüş bir İstanbul çocuğunun ıstırap ve yalnızlığı olacaktır… Kendi cemiyetimizde sürgün ve garibiz. Tek beşerî dayanağımız, bizim gibi sürgünlerdir. Bir garipler kolonisi teşkil edebilmekten daha büyük talihimiz yoktur. Bir yıldırımın tutuşturacağı büyük yangınla cemiyetin ruhu alevleninceye kadar sabır ve ıstırabımızın örsünde ruhlarımızı çelikleştirerek bekleyeceğiz. Gönül yangınımızı kendi gözyaşlarımız serinletecek…

Hayâtı bütün hazzı ve gündelik olağan şartlarıyla yaşamak isteyenler, her sabah kendi kendilerini «Günaydın Agâh Bey!» diye selamlasınlar…

 

                                                                                              Töre Dergisi, Ekim- Kasım 1973