SERDEN GEÇEN ER OSMAN YÜKSEL

Bir âlem özlüyorum; asr-ı saadet gibi ebedi faziletlerin, kavi imanların, temiz vicdanların hüküm sürdüğü bir âlem. Bu âlemin sakinleri, kelimenin tam ve hakiki manasıyla insan olsun; içleri huzur, dışları nur ile dolsun.

Böyle diyor; ülkücü hareketin delisi, Torosların hırçın çocuğu, Deli Rüzgâr Osman Yüksel Serdengeçti, böyle diyor ve tüm hikâyesi olan adamlar gibi o da kendi manasını sanki bu sözüyle açıklıyor. Ve biz de 33 senedir kendisine olan özlemimizi bir türlü açıklayamıyoruz. Onu biraz olsun anlatabilirsek vefa borcumuz defterden düşülür mü ki diye düşünüyoruz.

Osman Yüksel Serdengeçti, Birinci Cihan Harbinin sonunda, Ahmet Salim Efendi adında bir müftü babanın ve Ahmet Salim Efendinin ikinci eşi olan Emine Hanım adında bir annenin evladı olarak, 26 Temmuz 1917 tarihinde Antalya’nın Akseki ilçesinde doğar. Akseki, daha çok Konya sınırına yakın Toroslarda küçük bir dağ kasabasıdır; oldukça taşlık ve kayalık bir coğrafya. Hatta kendisine bir gün “Akseki’de ne yetişir?” diye sorulmuş, Serdengeçti de Akseki’nin bu özelliğinden dolayı, “Buraya gökten kuş düşse başı yarılır, bir şey yetişmez; adam yetişir.” şeklinde cevap vermiştir.

Osman Yüksel Serdengeçti yedi yaşından beri okuyan bir kişidir. Çocukluğu ve gençliği, kültürlü, kitaplı, kütüphaneli ve dini bir çevrede geçer. Öğrenim hayatı Akseki Merkez Birinci İlkokulunda 1924 yılında başlar; başladığı tarih eski yazının tedavülde olduğu dönemdir ve kendisi üçüncü sınıftayken yeni yazı kullanılmaya başlanır. İlkokulu bitirince ortaokula hemen kaydolmayan Osman Yüksel Serdengeçti, 1933 yılında Antalya Lisesinin ortaokul kısmına başlar ve 18 Ağustos 1936 tarihinde iyi derece ile diploma alır. Antalya Lisesi onun lise hayatının da başladığı yerdir fakat 1937 yılında Ankara Erkek Lisesine naklolur. Yalnız buradan da mezun olamamış, 18 Temmuz 1940 tarihinde tasdikname alarak ayrılmıştır. Bu tasdiknameyle Antalya Lisesine geri gelir ve 27 Ağustos 1940 tarihinde buraya kaydı yapılır. 20 Eylül 1940 tarihinde lise diplomasını, 30 Eylül 1940 tarihinde de olgunluk diplomasını almaya hak kazanır. Osman Yüksel Serdengeçti, söz konusu olgunluk sınavını pekiyi derece ile verdiğinden Avrupa’da okuma şansı elde etmiştir ama bunu değerlendirmez; çünkü DTCF’nin Felsefe Bölümünde burslu okumayı kafasına koymuştur. Bir kasım ayının 21. gününde kafasına koyduğunu yaparak bölüme kaydolur, ayda gelecek olan 50 lira burs ile dergi çıkarmayı düşünmektedir. Bu hayalleri de dâhil birçok aradığını DTCF’de bulamaz, Behice Boran ve Niyazi Berkes gibi hocalarının Marksist tavırlarına, öğrencilerin Komünizm ile ilgili faaliyetlerine tahammül edemez; kendisini onlara karşı etkin mücadelenin içinde bulur. Zamanla DTCF’den mezun olma ümidini yitirmiş, İstanbul Üniversitesine naklini istemiştir; bu kabul görmemiştir ama o bir yazısında iki fakültede okuduğunu belirtmiştir, buna rağmen kaynaklarda bu ikinci fakültenin bilgisine rastlanmamaktadır.

Osman Yüksel Serdengeçti, 25 Temmuz 1956 tarihinde halası Havva Zilalci’nin kızı olan İsmet Hanım ile nişanlanır; iki yıl sonra evlendiklerinde 41 yaşındadır. İsmet Hanım ile evliliklerinden iki oğlan çocuğu dünyaya gelir fakat ilk çocuk olan Ahmet Salim 1 yaşını 20 gün geçmişken ölür, diğeri de düşük yoluyla doğduğundan neredeyse hiç yaşamaz. Zaten Osman Yüksel Serdengeçti için bu evlilik zoraki olmuştur, onun evliliğe ayıracak vakti yok gibidir; kendisini sürekli hapsolmuş hissetmektedir. Bir de çocukları uzun ömürlü olmayınca çok rahatsız bir hale bürünmüştür, hatta ikinci oğlunun düşük doğmasını karısı İsmet Hanım’ın akşamdan kalma yahni suyu içmesine bağlamaktadır. Onun, “İki İsmet’ten çektim; biri hürriyetimi aldı, biri zürriyetimi.” sözü latife içinde gizlenmiş ince bir sitemin ve gönül kırıklığının ifadesidir.

Osman Yüksel Serdengeçti, 2 Kasım 1949 tarihinde askerliğe sevk edilmiştir; 30 Nisan 1951 tarihinde de terhis olmuştur. Akseki Askerlik Şubesindeki kayıtlara göre, Ankara Yedek Subay okulundan mezuniyeti 15 Mayıs 1950 tarihinde gerçekleşmiştir.

Osman Yüksel Serdengeçti’nin hayatı, mücadelelerle, mahkemelerle, hapislerle geçmiştir; hatta Necip Fazıl Kısakürek’in nitelemesiyle normal zamanları bile körbağırsak gibi mekânlarda sürüp gitmiştir ve bu durum onun sağlığına mal olmuştur. Öyle ki; 1971 yılında Parkinson hastalığına yakalanır, Yavuz Bülent Bakiler’e göre bu hastalık vefatından 25 sene önce yani 1958 yılında ortaya çıkmıştır. Ama öyle bir adam nasıl olur da ikna olurdu, değil 1958’de, 1971’de dahi ilk teşhis konulduğunda dalgaya alabilecek nispette bu hastalık onda kabul görmemiştir; başlangıçta “Adı Amerikan araba markası gibi, büyük adam hastalığı; Mao’da da aynı hastalık varmış.” gibi esprilerle karşılamıştır. O diretse de hastalık ilerledikçe işin ciddiyeti anlaşılmıştır. 29 Ekim 1978’de Akseki’de ziyaret eden Kemal Fedai Coşkuner, onun büyük acı çektiğini ve hastalıktan eridiğini belirtmiştir. Ömrü dirhem dirhem tükenirken, 1983 yılının başlarında, bir gece yarısı su içmek için kalktığında lamba yakmaya fırsat bulamadan düşüp kalça kemiğini kırmıştır. Bu düşüş, onun kalkmamak üzere gerçekleştirdiği son düşüştü; hemen Konya Selçuk Üniversitesi Hastanesine kaldırılır ve oradan da imkânların yetersiz olması sebebiyle Ankara Hacettepe Üniversitesi Hastanesine sevk edilir. Nakil sürecinin de sancılarıyla daha da kötüleşti ve artık burnundan ancak beslenebiliyordu. Kalbi bu çileye daha fazla mukavemet gösteremez ve çile 10 Kasım 1983 Perşembe 15.30’da son bulur. Hemen ertesi gün Hacı Bayram Camii’nde kılınan Cuma namazına müteakiben Cebeci Mezarlığında toprağa verilir. Cenazesi, bölük bölük fırkalara ayrılmış sağ yelpazenin son kez bir araya geldiği bir tablo gibi kalabalığı teşkil etmiştir.

Ölümünden sonra Prof. Dr. İsmail Yakıt şöyle bir tarih düşmüştür:

Kaybetti hayfâ bir yiğit evlâdını artık vatan,
Nisyân olunmaz bir kişiydi taht-ı toprakta yatan.

Hem sohbetiyle hem kalemle verdi her dem hizmeti,
Dâim teşekkür etse lâyıktır ona Türk milleti.

Kıvrak zekâ, hem nüktedan hem bir kalender idi o;
Osman Yüksel hem de bir serden geçen er idi o.

Yâkût bu târih-i dütâ’dan bir duâ olsun murad…
Ânın durağı cennetü’l-firdevs olsun ruhu şâd!

Osman Yüksel Serdengeçti gibi bir derya denizi anlatmak için ayrılan hangi alan geniştir ki? Onu yaşamında nevi şahsına münhasır yapan, onu Serdengeçti yapan çokça hadise oldu… Lakin biz, gönlümüz bir külliyatı da arasa sadece en meşhurlarından bahsedebileceğiz!

Osman Yüksel Serdengeçti, 3 Mayıs 1944 Türkçülük-Turancılık Davası olarak tarihe geçen hadiselerde Nihal Atsız’ı mahkemeye veren Sabahattin Ali’yi bu olaylar tam cereyan etmeden bir hafta önce dövmüştür; aslında onu Pertev Naili Boratav ile Sabahattin Ali sıkıştırmış, o kendisini savunmuştur. Daha sonra dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel, bizzat DTCF’yi arayarak “Sabahattin Ali’ye hakaret eden o herifi fakülteden atın.” demiştir. Devam eden süreçte 3 Mayıs olayları sırasında tutuklanır ve kaydı aslında bu sebeple silinir. Beraat ettikten sonra mezuniyet sınavlarına girebilmek için o ünlü dilekçeyi yazar fakat kimse vermeye cesaret edemez.

Yüksek Vekâletin Alçak Vekiline
ANKARA
Ben, 3 Mayıs 1944 hadiselerine öncülük yapmak, gençliği kışkırtıp tahrik etmek suçuyla, DTCF’nin son sınıfının son noktasından bir telefon emrinizle atılan ben, ben Osman Yüksel! İstanbul’a sürülüp Örfi İdare Komutanlığının emrine teslim edildikten, tabutluklara tıkılıp zincirlere vurulduktan sonra suçsuz olduğum anlaşılmıştır. Kader beni yine sizin kaşınıza dikmiştir.
Hakkımı istiyorum efendi, hakkımı! Senden bahşiş istemiyorum! İmtihan hakkımı ya verirsin, ya zorla alırım.
Beni tuttuğum yoldan Yücel değil, ecel gelse döndüremez! Bu aşkı, bu ateşi hiçbir şey söndüremez!
10 Kuruşluk pul ve imza: Osman Yüksel

Osman Yüksel Serdengeçti, yerine ulaşmayan bu mektuptan sonra Hasan Ali Yücel’in karşısına dikilmiş ve aralarında bir konuşma geçmiştir.

OYS: – Efendim ben mahkemeden beraat ettim, artık dayanağı kalmayan fakülteden uzaklaştırma kararını kaldırın.
HAY: – Hayır Osman, sen vatandaş sıfatıyla beraat ettin ama öğrenci sıfatıyla beraat etmedin, suçlusun.
OYS: – Efendim mantıken her öğrenci bir vatandaştır; vatandaş sıfatıyla beraat eden, öğrenci sıfatıyla da beraat etmiş sayılır.
HAY: – Sus Osman, böyle saçma sapan mantık olmaz.
OYS: – Ama efendim biz bu mantığı sizin liseler için yazmış olduğunuz Mantık kitabından öğrendik. Saçma ise niye yazdınız?

Bu atlıyı atından düşürecek konuşmalarından sonra fakülte işi iyice çıkmaza giren Osman Yüksel Serdengeçti’nin dimağımıza kazınan bir diğer ünlü hadisesi de meclise kravatsız, saçı başı dağınık gitmesi ve bunu da bilinçli olarak yapmasıdır. Meclis girişinde onu bu kılıkta gören polislerle arasında yine efsanevi bir diyalog olmuştur.

P: – Hişt hemşerim, sen bu taraftan giremezsin; bu kapı milletvekillerine mahsus.
S: – Yahu ben de milletvekiliyim.
P: – Amca Bey, bizi işletme. Hani giriş kartın?

Osman Yüksel Serdengeçti, kimliğini gösterdikten sonra polisler de ondan özür dilerler. Bu da onun için yeterli olmamıştır tabi, tam girişe yöneldiğinde meclise o dönemlerde pek de yaygın olmayan bir döner kapıdan geçildiğini fark edince lafını esirgememiş; “Yahu bu ne hâl? Daha meclise girerken dönekliğe alışıyorsunuz. Buranın doğru dürüst bir alaturka kapısı yok mu, ben oradan geçeceğim.” demiştir.

Hiçbir kabule sığamayan Osman Yüksel Serdengeçti, nasıl bir kişiliğe sahipti merak edip durmuşuzdur; Osman Zeki Yüksel olan adının çıkardığı derginin isminden sonra Osman Yüksel Serdengeçti diye anılması bile bu merakımızı perçinlemeye yetmiştir.

Halk arasında Deli Osman olarak bilinir, Hüseyin Nihal Atsız da böyle der ve deliler akıncıların bir koludur diye ekler; gerçekten de o sınır boylarında ölüme meydan okuyan, kabına sığmayan, yorulmak bilmeyen bitip tükenmez bir enerjiyle gece gündüz atıyla akından akına koşan bir akıncı gibidir. O, iş adamı, sorumluluk adamı değildir. Nutuk, siyaset, kıyaset, riyaset, yalan dolan, dalavere bilmez; yapamaz. Hatta nizam, intizam onu sıkar. O çevresiz adamdır, ipsiz adamdır ve bu hâliyle de yapayalnızdır. Tek bir muhatabı bile yoktur. O yalnız başına, avare bir adamdır. O, hürriyetine düşkün, serazat bir kişidir. Ona en çok yakışan karlı dağların başında bir deli rüzgâr olmaktır. Tabiat aşığıdır ki ömründeki tek hırsızlığı, küçük kardeşi ile komşularının bahçesinden gül çalmak olmuştur. Mistik bir aşktır bu, rüzgârların uğultusu onun için Allah’ın sesi gibidir. O daima isimlerin, resimlerin, görünüş ve gösterişin, şeklin yıldızın, cilanın düşmanıdır. Bunlar insanın iç züğürtlüğüdür ona göre, iç nizamı ve manevi değerleri insanlık bu şekilde kundaklar. Unutkandır ama hatırlanması şart olmayan rüyalar görür, çünkü annesinden kalma bir durum olarak rüyaları aynen çıkar. Yalandan ve yalancılardan adeta nefret eder. En büyük yeteneği her şeyden ama her şeyden komik bir taraf bulup yakalayabilmesidir. Okumaktan müthiş bir zevk duyar, özellikle Rus Edebiyatına oldukça hâkimdir. Arkadaşlığa ve dostluğa çok önem verir, yardımseverdir; başkalarına cömertliği ile kendisine tutumluluğu doğru orantıdadır.

Osman Yüksel Serdengeçti, şüphesiz edebi kişiliği ile de dikkatle incelenmesi gereken bir insandır; şairliği, yazarlığı, hatipliği ayrı ayrı ele alınmalıdır.

O kendisi için, “Ben şair değilim fakat şiirin ne demek olduğunu bilenlerdenim.” demiştir; yalnız şu gerçektir ki halk şiiri zevkine uygun olarak söylediği şiirlerinde özgünlüğü sonuna kadar yakalamıştır. Bunun yanı sıra bir çırpıda kaleme alındığı izlenimi veren yazıları çok kolay okunur; bu yazılar bir mensur şiir gibi lirik, coşkulu ve akıcıdır. Seci sanatını ustalıkla kullanmıştır yazılarında. O hayatı boyunca gür ve etkileyici sesi, seçili ve esprili üslubu ile milliyetçi çevrelerde sevilen ve aranan bir konuşmacı olmuştur.

Bizim için Osman Yüksel, niçin Serden Geçen Er olmuştur; bunu da onun milliyetçilik anlayışını anlatarak belirtmiş olalım.

Osman Yüksel Serdengeçti, hayatı boyunca Türkçü ve İslâmcı olmuştur. Hiçbir zaman ne birinden diğerine kaymış ne de birini diğerine üstün tutmuştur.

Âkif’in gür sesinden,

Yunus’un nefesinden,

Gökalp’in hevesinden;

Bir şeyler var içimde.

demiştir, Kanlı Bahar isimli şiirinde; düşünce dünyasının referanslarını açıkça belirtmiştir. Millet aşığı Gökalp’in sesi, Allah âşığı Yunus’un nefesiyle yazılmış Türklüğün İlahisi şiiri, Kanlı Bahar şiirinin yukarıdaki bölümüne açıklama niteliğinde olmuştur. O, Alparslan Türkeş’in “Tanrı dağı kadar Türk, Hira Dağı kadar Müslümanız.” şiarına da uygun olarak, Türklüğün İlahisi şiirinde bahsettiği Altaylarda gezen bozkurt gibi hem Tanrı dağlarında hem de Hira dağında gezmiştir. Ölümünden altı ay kadar önce yapılan bir röportajında da Ziya Gökalp milliyetçiliği ile Mehmet Âkif İslâmcılığını birleştirmeye çalıştığını söylemesi bu çizginin ömürlük olduğunun göstergelerindendir. Onda bir yandan Kur’ân-ı Kerim’e, sünnete, Yunus’a, Mevlânâ’ya; diğer yandan Namık Kemal’e, Ziya Gökalp’e ve Mehmet Âkif’e uzanan telif edici bir milliyetçilik anlayışı vardır.

Osman Yüksel Serdengeçti’nin yayınlanmış on üç, yayınlanmamış otuz iki olmak üzere toplamda kırk beş eseri vardır; bunların başında Mâbetsiz Şehir, Bir Nesli Nasıl Mahvettiler, Bu Millet Neden Ağlar, Gülünç Hakikatlar, Ayasofya Davası, Türklüğün Perişan Hali, Mevlana ve Mehmet Âkif, Kara Kitap, Radyo Konuşmaları, Müslüman Çocuğun Şiir Kitabı gelir. Meydan / Er Meydanı, Serdengeçti, Mehdi, Bağrıyanık, Çemişgezek, Türk Yurdu olmak üzere altı çeşit süreli yayında makaleleri basılmıştır. Birçok sayısı toplatılmış olan, çıkan yazılarla sürekli davalık olan Osman Yüksel’in Serdengeçti dergisi; tabi bir de Serdengeçti yayınları. Elli ikisi basılmış, yirmi ikisi basılamamış olmak üzere toplamda yetmiş dört farklı eserde bu yayınevinin imzası vardır. Kendisi gibi derya deniz Serdengeçti Kütüphanesi de şüphesiz bahse değer bir husus.

Bir âlem özlüyorum; asr-ı saadet gibi ebedi faziletlerin, kavi imanların, temiz vicdanların hüküm sürdüğü bir âlem. Bu âlemin sakinleri, kelimenin tam ve hakiki manasıyla insan olsun; içleri huzur, dışları nur ile dolsun.

Böyle girizgâh yapmıştık yazıya Osman Yüksel Serdengeçti anısına…

Duamız ve arzumuz odur ki kavuşmuş olsun o çok özlediği âlemine!

Benzer yazılar