Garplılaşmanın neresindeyiz? Sorusu sorulduğunda akla gelen ilk isim Mümtaz Turhan’dan başkası değildir. Tecrübî bilimlerin Türkiye’ye getirilmesinde önemli bir yere sahip olan Turhan, Türk milliyetçisi münevverlerden olmasıyla da bizim için yeri ayrı olan şahsiyetlerdendir. 1908 yılında Erzurum’da doğan Turhan, henüz sekiz yaşında iken Rus işgali yüzünden Kayseri’ye göç etmek zorunda kaldı. İlk ve ortaokulu Kayseri’de tamamlayan Turhan, lise öğrenimini Ankara’da almıştır. Liseden mezun olduktan sonra İstanbul’a gitmiş ve İstanbul Üniversitesi Felsefe bölümünde eğitimine başlamıştı. Hayatındaki dönüm noktalarından birine ev sahipliği yapan 1929 yılına geldiğinde Maarif Vekâletinin açtığı imtihanı kazanarak psikoloji öğretimi almak üzere Almanya’ya gitti. Tabi Almanya Mümtaz Turhan’ın hayatında önemli bir yere sahiptir. Nitekim orada aldığı psikoloji eğitimiyle ülkeye ve dünyaya farklı pencereden bakmayı öğrenmiştir. Almanya’daki hocası MaxWertheimer dönemin ünlü psikoloji ekolü Geştalt Psikolojisinin kurucularındandı. Bütünü algılamayla ilgili modelleri ele alan bu psikoloji akımı Turhan’a kültür-medeniyet meselelerine bakarken farklı bir bakış açısı sunacaktı. 1935 yılında vatanına dönen Turhan, İstanbul Üniversitesi Deneysel Psikoloji kürsüsünde doktor asistan olarak göreve başladı. 1939 yılında ise doçentliğe yükseldi. Mümtaz Turhan farklı bir şahsiyetti. Kendi köklerini unutmayan ender kişilerdendi. 1944-1948 yılları arasında Cambridge Üniversitesinde kültür değişmeleriyle ilgili yaptığı araştırmanın hareket noktasını Erzurum köylerinde 1936-1942 yılları arasında yaz tatilinde yaptığı gözlemler oluşturuyordu. O büyük bilim bir adamıdır ki kendi halkını ve milletini daima sevmiş, kendi değerlerinden asla kopuk yaşamamış ve müstemleke aydınların düştüğü foseptik çukuruna düşmemiştir. Erzurum’un köylerini Cambridge Üniversitesi’nin laboratuarlarına taşıyan sevgi, rahmetli Ziya Gökalp’in Halka Doğru ilkesinin anıtlaşmış tezahüründen başka hiç bir şey değildir. İdeal Türk münevverinin izlemesi gerektiği metot budur.1949-1951 yılları arasında Birleşmiş Milletler Sosyal Komisyonunda Türkiye temsilcisi olarak görev yapmıştır. Bu görevi ifa ederken 1950 yılında profesörlüğe yükseltilmişti. 1952’de Deneysel Psikoloji kürsüsünün başında bulunan William Peters’in ayrılması üzerine kürsü başkanı olmuştur. Kürsü başkanı olduktan sonra yaptığı çalışmalarla sosyal bilimlerin gelişmesi için çok büyük emekler harcamıştır. Mümtaz Turhan cumhuriyet kurulduğunda henüz on beş yaşındaydı. İstiklal savaşına katılamayacak kadar küçüktü lakin Anadolu’nun bağrında düşman çizmesi görmenin ne demek olduğunu anlayacak yaştaydı. Belki de bu sebeptendir ki bilim yaparken bile kendi milletini daima canlı bir güç olarak hayatının bir köşesinde misafir etmiştir. Mümtaz Turhan, toplumsal yapıyı bilime dayanarak rasyonel işleyişe ve bütün milletin kalkınmasına imkân verecek etkinliğe kavuşturmayı amaçlıyordu. O‘na göre bilim ve yurtseverlik arasında uzaklık yoktu. Ki iddia varsa ispatı gerekir. Bu iddianın ispatı da Turhan’ın hayatında çok kere vücut bulmuştu. O hem entelektüel ve iyi yetişmiş bir bilim insanı hem de kendi milletinin bağrından çıkıp gelmiş ferasetli bir Türk Milliyetçisiydi. Millet dergisinin Ocak 1943 sayısında çıkan Niçin Milliyetçiyiz? Başlıklı yazısına şu yalın cümleyle başlar: Bizim milliyetçiliğimiz, mensup olduğumuz millete bağlılığı, sevgiyi ifade eder. Bu tanım bizlerin kaynağını o ya da şu millete düşmanlıktan değil Türk Milleti’ni sevmekten aldığının kanıtından başka bir şey midir? En cahilinden (!) en münevverine kadar süregelen bu kabul bizim milliyetçiliğimizin mihenk taşını oluşturmaktadır. Üniversitedeki akademik görevinin yanında Türk Psikoloji Cemiyeti, Sosyoloji Cemiyeti, Pedagoji Cemiyeti, Muallimler Birliği, Türkiye Turist Cemiyetinin de üyesi olan Turhan 1 Ocak 1969 gününde hayata gözlerinin yummuştur ve Zincirliköy Mezarlığına defnedilmiştir. Uzun yıllar hizmet verdiği Türk milletinin gerçek problemlerini anlamaya çalışmış, aldığı eğitimlerle konuya son derece katkı sunmuştur. Mümtaz Turhan’ı bizim için önemli kılan hadise de buradan kaynaklanıyor. O sadece bir bilim insanı değil, laboratuarda cahillikle savaşmanın, cephede düşmanla savaşmak kadar önemli olduğuna iman etmiş bir neferdi. O’na göre kalem, en az mermi kadar önemli ve tesirliydi.

Allah gani gani rahmet eylesin, mekânı cennet olsun.

İzinden gitmek dileğiyle…

Okuduğunuz için teşekkür ederim.

Esenlikler…