Irmak denilince aklımıza önce Sırderya sonra Amuderya sonra Nil sonra Tuna ve sonunda  Sakarya gelir. Sakarya,  masum Anadolu’nun sadece “saf çocuğu” değil aynı zamanda ırmakların “piri”dir.

Köprü denilince aklımıza önce Mostar Köprüsü daha sonra Sırat Köprüsü gelir. Sırat Köprüsü köprülerin “piri”dir.

BOZKIRDA ALTINCI TÜRK

Kapak Düzeni

Kitap kapağı Tanrı Dağları’yla süslenmiş. Dağ denilince akla önce Kösedağ sonra Toroslar sonra Hira ve sonunda Tanrı Dağı gelir. Hira Dağı; dağların Tanrısı. Tanrı Dağları; dağların piri olan dağ. Hangi dağ Miraç’a çıkmak isterse önce Tanrı Dağlarını ziyaret eder sonra Hira’da yolculuğuna başlar. Tanrı Dağ’ları güneşin şavkıyla her renge bürünür. Bazen “mor sümbüllü bir dağ” bazen “gri bir dağ” bazen de “kızıl bir dağ” olur. Bu kapak düzeninde hemen fark edilir. Sonra ve en önemlisi “kar”larla örtülü olduğu beyaz dağlar. Beyaz her dağa yakışır ama Tanrı Dağlarına yakıştığı kadar yakışmaz. Tanrı Dağları karlarla örtülünce bir gelin gibi süzülür. Bende, annemde Tanrı Dağ’larının gelinlik giymiş halini ve gözyaşlarını çok gördük ve bu nedenle annem şu mısraları söyledi;

Dağlar neden dağlarsın

Kardan kemer bağlarsın

Gülün var bülbülün var

Neden melül melül ağlarsın

Turan illerindeki dağlar ve karlar hemen herkesi bir lahzada yakalar ve kendine çekerler. Bu bölgeye gelen hemen herkesin hayatında çok mühim hatıralar canlanır. Dağların ve karların her görüntüsü herkesi hayran eder. Bunları gören şehrin ışıklı, parıltılı kalabalığına girer mi hiç? Kendi iç âlemi ile tabiatın derinliğini gökyüzüne yükselen dağlarda bulan insanın şehrin cüce hayatında ne işi olabilir ki? Şehir sert bir madde, dağlar yumuşak bir yorgan. Hele bulutla birleşen dağlar pamuk gibi! Hiçbir şehir, resim sanatı için bu kadar malzeme veremez. Dağlar resim olur herkes izler. Dağlar kitap olur herkes okur. Ne renk ne de kelime oyunlarının olduğu doğal resim ve doğal kitaptı dağlar herkes için. Orta Asya’dan dağlara bakınca her insan  “resim asrının” öncüsü sanır. Hatta bazen dağların sırt sırta vermesi Türkistan’ın istikbalini düşünen aydınları hatırlatırdı misafirlerine. Dağlar dilsiz bir insan ve toplum çehresine bürünür ve onların içindeki sessiz çığlığın ahengiyle yorulur insan. Tanrı Dağları, bazı günler tambur, bazı günler ud, bazı günler ney ve kudüm olurlar. Her gün ayrı bir saz semaisi dinlenir. Acem aşiran, mahur beste, ferahfeza, yörük semai çalar eteklerinde kurulan çadırlarda dağ Türkleri dinler. Anadolu’dan gelen işadamı ve hocalar için Tanrı Dağları bazen Tamburi Cemil, bazen Abdulkadır-i Merağı, bazen Udi Şerif Hüseyin olur. Fırtınalı günlerde ise Yesari Asım Ersoy’un sesi sarardı Tanrı Dağlarının çevresini. Dağlardaki vatan havası, dağlardaki vatan musikisi; dağlardaki kar musiki olur ve Tanrı Dağlarından yankılanır;

Şu dağların başında atladım taştan taşa

Vuruldum sol yanımdan haber verin gardaşa

Ay dağlar ayan dağlar/Al kana boyan dağlar

Bir gülüm kaldı sizde/ benim gibi yan dağlar

Yiğidim kaldı sizde…

Dağlar başı kaleli dört bir yanı laleli

Daha dönmem sılaya koç yiğidim öleli

Ay dağlar ayan dağlar…

Velhasıl Tanrı Dağlarının o görkemli hali ve at üzerindeki Kırgız, sayfaya ve kitaba çok yakışmış. Hatta Kırgız Aksakal öyle dik duruyor ki dersiniz dağların efendisi ve bu adam feryat ediyor ve diyor ki;

Şehirde cücesin sen

Dev olmak istersen

Dağlarda türkü söyle sen

Kapak veya karlı Tanrı Dağları işte böyle konuşur okuyucularla.

Yazar Hakkında Bir Kaç Söz

Beyaz saçları, karlı bir dağın güzelliğinde, çok sevimli, tatlı ve güven verici yüzü, zekâ fışkıran gözleri ile küçük vücudunu dolduran büyük ruhundaki samimiyet, vefa ve feragati ile tarih boyunca büyük davalara kendini adayanlara benzer. Özer Bey her şehre lazım dostlardan biri. Özer Bey kandil değil idare; umman değil çay; cennetten ziyade dünyada dostun temsilcisi, mütevazı ve sakin, sade bir insan. Bişkek’te bütün yaşayanlar onun bu vasıflarını bildiği için ona saygı gösterirler. Fakat özel hasletlerini çok yakın dostları bilir; hikâye yazmak gibi. Özer Bey, sözlü kültürün efendisi. Bişkek’te evinde oturmayan kendi işi hariç herkesin işine koşan tepesine kar yağmış, yaşlı bir tepe. Kitap düşkünü olmasına rağmen bütün anlattıkları, dinledikleri, o bir sohbet öğrencisi ve o bir sohbet öğreticisi. Kendine yeter derecede bilgisi, yetmesi için de herkese sohbet eder tebliğci gibi.

Özer Bey, zarafeti İstanbul, bürokratlığı Ankara kokan, dervişliğinin hangi tekkeden geldiğini anlayamadığım biri. 25 yıldır bu bölgede yaşayan ve yaşamına burada anlam veren Özer Bey, oldukça özel biri.

Az yazan, çok dinleyen ve çok söyleyen biri. Bazen aksiyoner olur, bazen reaksiyoner. Her iki halde de vücudu hallerin uhrevi kimliğine bürünür. Hamasi nutuklarla büyümemiş bu nedenle hamasi sohbet etmeyen fakat ne davudi ne de tiz olmayan farklı bir ses tonu ile sohbet eder. Sohbetini bir kez dinleyen bin kez dinlemeye potansiyel aday olmuş demektir. Mevla ona ruh güzelliğine eşit birde ses güzelliği verse idi, bülbüller gibi acı acı öter, neyler gibi davudi davudi ağlar ve ağlatırdı.

Sükût ile yetinmeyen, zihninde her an cereyan eden ahenkli ritimle yaşayan Özer Bey, klasik çağın bir beyefendisi kişiliğine sahiptir. Onun büyüklüğü, cömertliği, maddi ahvali ile mukayese edilmeyecek gönül zenginliğinden gelir. Verirken zengin, alırken fakirin duyduğu zevki selimi duyan ama önemlisi paylaşırken, yardım ederken namazda kıyama durmuş gibidir. Özellikle bilgisini paylaşmadaki cömertliği, bilgisinin zekâtını veren Hoca yapar Özer Bey’i.

Yukarıda her ne kadar tekkesinin hangisi olduğunu anlamadığımı söylemiş olsam bile, biraz melami meşrepli olduğu kendi eksik tasavvufi bilgimle tespit ettim. Gönül kıyafetine önem veren ruhunu ütüleyen melami dervişleri gibi, hilafsız bir Türk İslam Kültür adamı.

Özer Bey muhtemelen en çok sevdiği şey, gençlerle bir ünsiyet bağının olmasıdır. Onun anti-aging programı ozon tedavisi değil, tam aksine, yorulmak bilmeyen bir tarzda gençlere gençlik dönemini ve mücadele arkadaşlarını anlatmaktır. Her konuda söyleyecek sözü olan Özer Bey gani gönüllü birisidir. Akif’in Safahat’ta çizdiği her Müslüman Türk tipini Özer Bey’de görürsünüz. Göremezseniz ne Akif’i, ne Safahatı, ne de Özer Bey’i anlamazsınız ve bunları anlamayan, bir oda dolusu kitaplığı olup da hiç okumamış insan gibidir. Özer Bey’le Özgen şehrinde Akyazı Belediyesi ve işadamlarının desteğiyle yaptıkları iftar çadırı yıllarca konuşulacaktır. Gerçekten İslam tebliğcisi Özer Bey eski bir ülkücü ancak “Tanrı Dağlarının Gözyaşlarını” hissedebilirdi, hissetti ve yazdı. Özer Revanoğlu 78 yaşında yüreği halen hayallerinden ve yaşından büyük. Cami inşaatının Asya’daki öncüsü olan Özer Bey için Kırgız şair bakın Ne diyor;

Şükürler olsun ki inşaat bitti

Yaradan yardım etti işimize

Dualar edelim inşa edene

Marat ve Özer Bey kişimize

Ve Kitabın İçinde Başladı Yolculuk;

İnşaat işçileriyle başlayan zor ve meşakkatli yolculuk… Eh yani, Tanrı Dağlarına gidiyorsunuz hiç kolay olur mu? Yorgun ve argın seyahatin ardından Diyanetin Kazakistan’ın eski başkentine yakın Talgar şehrinde yaptıracağı cami inşaatına ilk kazma vurulur. Ve o an Tanrı Dağları ilk gözyaşını döker; torunlarım geldi ve ben artık sabah ezanı ve salât-ı sala duyacağım. Eski devrin acı kokan gözyaşı şimdi yerini sevinç gözyaşına bıraktı.

İnşaatın şantiyesi tren kompartımanlarından yapılmış; hem sohbet hem otel hem lokanta havasında. İlk sohbet, Sovyet sistemi yıkılınca ilk kez Hacca giden hacı adaylarının çileli yolculuğu. İlk gece fırtınalı ve yağmurlu. İlk “tamak” çiğ köfte. İlk anı, Ahıska Türklerinin dramı.

Jeltoksan olayları sadece Kazakistan’ın değil bütün Sovyet sisteminin yıkılacağının habercisi olmuş. Kazak efsanelerini bir destansı bir efsane olarak giren bu başkaldırı, halen unutulmuş değildir.

Dilşat hanımın ikram ettiği yemek en yeşil yapraklarla donanmış bahçe kadar güzeldi. Samsa, lagman ve kımız, ardından Türkmen pilavı. Şekilleri Anadolu yemeğine benzese de tatları ve lezzetleri unutulmayacak olan ve ilk defa yenen yemeklerdi. Bitmedi daha Teyfik beyin yemekleri de yendi sonra kaldığımız kompartımanlara gidildi. Sabah büyükelçilikte buluşuldu ve Nikolayevka köyüne geçildi. Ahıska köyünde cami temeli atılırken Talgar’da düşen işçimizin haberi geldi.

Ve nihayet Kırgızistan’a ilk seyahat başladı. Tanrı Dağları da bizimle beraber Kırgızistan sınırına kadar yolculuk yaptı. Sonra Koçgor Caminin planları yapıldı ve dostum Marat Beyin evinde “beş parmak” yemek faslına geçildi. Oş, Cellalabad ve nihayet bir uçak ve Tanrı Dağlarını yukardan izleyerek tekrar Bişkek. Kırgız müftülüğü ve Koçkor Caminin töreni cuma günü kurban kesilerek temeli atıldı. Türkiye’den gelen heyetle gezildi sohbet edildi ve onlar tekrar Türkiye’ye yolcu edilerek biz inşaatların başına döndük. Seyahatler hep ilginç ama “tilki derisi” hepsinden farklı.

Çok yorulan ve hastalanan Özer Beye Uygur kızın anam babam usulü tedavi edip acıklı hayat hikâyesini dinledik. Her pazar bahtı Kara kendi Karabağlı Azeri’den soğan patates ve birde ders alırdım. Onun hayat hikâyesinin acısı da halen yüreğimde. Rahime’nin hazin hikâyesini o yaşarken biz dinlerken perişan olduk. Rahime ne demişti “Madem Allah vardı, ümit de vardı.” İlave etti “Rızkın kefili Cenab-ı Hak’tır”.

Rahime’nin acıklı hikâyesi bitti, Ahıskalı yaşlı amcanın hikâyesi başladı. Bu bölgede her ailenin değil her ferdin roman olacak hikâyeleri vardı. Ne demişti Ahıskalı dertli amca “baktığım her kadın anneme benziyordu”. Bu söz insanı öldürür sanıyordum hâlbuki “kardeşimden annemin kokusunu duydum” sözü daha ağır geldi.

Güney Kırgızistan Günleri;

Kırgızistan dağlar ve göller ülkesi.

Uluğ Türkistan’ın ulu dağı Tanrı dağlarına sırtını dayamış şehir; Bişkek. Bişkek ismi kımız yapılırken kullanılan, bişekten geldiği söylenir.

Süleyman Hilmi Tunahan Efendinin hocası Sıracettin Hazretlerinin ayak tarafında mezarı olan Kurmancan Datka’nın hizmetleri unutulacak gibi değil.

Gökbörü oyunu ve Ata-Beyyiti anlatımdan sonra “Fizan muhacirleri” Mehmet Emin Efendi ve Şeyh Sunüsi Hazretlerinin kahramanlığına geçilir. Ulu Türkistan’dan Ulu Afrika’ya geçişin öyküsü dikkate değer doğrusu. Bişkek’te bir Moritanyalının etkisiyle anlatılan bu yiğit mürşitleri rahmetle anıp Fatiha okumak şart oldu. Lokantalar pastaneler Sarı Emin, Kara Emin hikâyeleri. Sonra Bişkek pazarları ve nihayet Polina Hanım evinde kalınan günler. Uygurlarla karşılaşma Uygur davasının büyük adamı İsa Yusuf Alptekin Bey ile ilgili sohbet.

Issık Ata. Bende gitmiş piknik yapmıştım öğrencilerimle. Okuyunca her noktası gözümün önünde canlandı. Türkçe öğretmeni Edibe Hanımın verdiği samimi içten hizmeti okuyuşta duygulanmamak mümkün değil.

Manas Ata Türbe ziyaret. Talas şehrinde yaşlı annesiyle birlikte dost ortamını okurken duygu seli saracak.

Kurban bayramı ve dağıtılan etler. Benim rahmetli annemde katılmıştı et kesim işine. O günleri kitap an ve an tekrar yaşattı.

Bişkek’te ilk iftar çadırlarını kuran rahmetli Fikret Bey ve Özgendeki iftar günlerini yine etkileyici nitelikte. Ressamlar çarşısına uğrayan her Türk ya at ya da Tanrı Dağlarının resmini alır.

Eğitim kurumları vakıfların Bişkek’teki Hizmetleri tek tek anlatıldıktan sonra Özgen şehrine tekrar gelinir. Özgen belediye başkanın deyimi ile mübarek bir beldedir. En azından imam Serahsi Hazretlerinin kabri bu beldedir gerisi düşününüz

Özgeriş köyünde Sakarya şiirini bir Kırgız çocuktan dinleyen iftar heyeti çok ama çok duygulandılar.

Özgünden yola çıkıldı ve Kırgızistan’ın ikinci büyük şehri Oş’a gelinir ve Süleyman Dağı ziyaret edilir. Hikâyesi manalı, manası anlamlı bir dağ.

Ve Fergana vadisi… Su Samuru…

Şeyh Sıracettin Hz’nin Oş’daki türbesi ve şeyh efendinin manevi ağırlığı çok güzel özetlenmiş.

Yazar bir fiil inşaatını yürüttüğü bütün camiler hakkında bilgileri vermesi Ulu Türkistan’dan İstanbul’a mesaj niteliğinde; gelin ve cami yaptırın.

Karadeniz insanın bütün özeliklerini taşıyan Nookat köyüne gidildi ve köylülerle sohbet edildi. Nookat’tan sonra Abşır Ata ziyareti başlar.

Kant, Tokmak ve Balasagunla başlayan Issık göl yolculuğu Karaçaylıların dramının yaşandığı köyde dinlenme molasıyla devam. İşte güzel bir cümle; her ağacın altında Stalin tarafından katledilen aile yatıyor? Ve bir tavsiye 2 Kasım 1943 isimli kitap oku ve okut. Şabdan Batur’a verilen Osmanlı beratını okuyunca tüylerim diken diken oldu.

Balıkçıl kasabası ve Kumanbekin yaptığı hizmet “Beş Nur’un” bu köye inmesine vesile olduğuna inanıyor insan. Issık göl yolu bizi Kalıgul evliyaya götürdü. Sonunda turist bölge Çolpan Ataya ulaştık. Ruhaniyet müzesi her ülkeye lazım bir inanç müzesidir.

Koçkor Caminin inşaatındaki zorluklar anlatılmakla bitmez ama şu şiirle içimiz biraz rahatlar;

Ak mescid Beyaz Şam oldu köyümüze

Ezan sedası doldu semtimize

Anadolu Türklerinin bu armağanı

Aktarılsın neslimizden neslimize

Daha da önemlisi Marat Beyin Koçkor Camisi için hazırladığı “Ak Mescid” kitabı da ezel ebed bu çileye şahitlik edecek.

Ve başladı Özbekistan seyahati. Özbekistan, imam Buhari, Şah-ı Nakşibendî ve Ali Kuşçu ziyaret edilir ve Tacikistan’a geçilir. Uzaktaki kardeşime isimle Tanrı Dağlarının Gözyaşları son buluyor.

Sonuç;

Dikkate değer bir seyyah üslubuyla hazırlanan kitap, berrak bir bozkır gününde güneşin ilk ışıklarının indiği altın sarısı dağların mağara isimli kalbine inen bir yolu andırıyor. Bozkır tutkularımızı heyecanlı heyecanlı titretiyor durgunluğun ortasında esen fırtına gibi okuyucuyu sarıp sarmalıyor. İnsan okudukça bu fırtına söz olmuş kelime olmuş paragraf olmuş der ve sözün, kalemin, kelamın hikmetli gücü karşısında güçsüzlüğünü anlar. Karlarla kaplı dağlar, acıyla, kederle kaplı insanlarla gözyaşında birleşmiş gibi his edilir. Doğanın görkemli güzelliğini kızıl alevin yaktığı Canlar ve ağlayan dağlar, duygulara öyle bir girer ki, mızrak girmiş sanırsın. Dağların kalbinin, insanın ruhunun Fethi çok yakın bunu anlarız kitapla. Acıların miras kaldığı Ulu Türkistan uyanıyor artık. Tunç renkli gök kubbede bakır yere ezan sesi iniyor artık. Yaradanın sesi Doğudan tıpkı güneş gibi doğuyor der metafizik ürpertiyle dua edersiniz. Kitap İpek ve baharat yolundan “Türk kültürü” taşınıyor sanırsınız, tek farkla, Doğudan Batı’ya doğru taşınan kültür.

Hangi boşluğu dondurduğuna okuyucu karar verecektir. Hele bir yazarın edebiyatçı romancı olmamasına rağmen nelere dikkatini verdiğine okuyucu daha net görecektir. Yani mesleki çalışmasındaki incelik onun ahlakına nasıl dönüştüğünü okuyucu daha açık ve net tespit edecektir. Ne demişti büyükler: “uslubul’ul beyan ayniyle insandır”. Kısacası kitap yazarın ve okuyucunun hayatıyla özdeş ise çalışma nice boşluğu doldurmuş demektir.

Ulu Türkistan’ın somut-tarihi sürüklenişinde yakın mazisindeki acıları bir çırpıda silmek imkânsız ama onlara metafizik bir heyecan vermenin mümkün olduğunu bu kitabın her satırında bulacaksınız. İktisadi liberalizmin kültürel ve siyasal liberalizme götürecek engelde bu metafizik ürpertinin olacağı da burada açıkça görülmektedir.

Tanrı Dağlarından gökyüzüne baktıkça âlemin uçsuz bucaksızlığını kendinin ise bir zerre olduğunu anlıyor, insan.

Tanrı Dağları, Orta Asya’da önce toprağın asaletini sonra kültürün ve en sonrada insanın asaletini temsil eder. Tanrı Dağları Türk dünyasının yazısız tarihidir.

Kitapta Ulu Türkistan’la ilgili dünden bu güne yârinden düne dair ne varsa bulunuyor. Ulu Türkistan’ın kendi yalnızlığına doğru bitmez tükenmez acılarının gizli yönlerini aşikâr kılıyor.

Geçmişte ki bütün faciaya eş gelecekten umut yar olan bozkır toplumunun “mazi ve ati” özeti; Tanrı Dağlarının Gözyaşı.

Bu kitabı okumakla mutlu fakat Türk Dünya’nın ruhuna sahip olmakla onurluyum.

Bir milletin vatanın olması ne kadar güzel bir şey. Her bozkır insanın gönlünde yatan tabutları görmek ve anne baba kardeş ve toprak sevgisini anlamak, acının yüz hatlarındaki çizgileri görmek, bilmem ki nasıldır? Yıllarca sessiz ağlayanlar şimdi konuşarak ağlıyorlar. Sessizliğin acısını içeride his ederek yaşadıkları geride kalmasına rağmen hatırlayarak yaşamakta ondan az acı veremez, insana.

Sırderya’nın, Amuderya’nın, Volga’nın, Tuna’nın tıpkı Sakarya gibi “ayağa kalkması” yakındır.