Anneler Günü.

Babalar Günü.

Kadınlar Günü.

Erkekler Günü.

Çocuklar Günü.

 

Tüm dünyada azımsanmayacak sayıda insan tarafından eş zamanlı olarak ‘özel’ gün adı altında kutlanan bu günler zannedildiği gibi kıymet verdiklerimize sevgimizi göstermek için birer fırsat mı?  Ya da sadece bu günler vesilesiyle ifade edilen sevginin samimiyet derecesi nedir? Küreselleşen dünyaya millî kültür çerçevesinden bakıldığında bu soruları yanıtlamak çok zor değil. Konuyu aydınlatmak adına küçük bir analiz yapmakta fayda görüyorum.

Tarihî akışa bakıldığında küreselleşme geçtiğimiz yüzyılın sonlarından itibaren insanları meşgul eden bir husus olma özelliği taşımaktadır. Basit tarifi ile “bizde olanı dünyaya vermek, başkalarında olanı almak” olan küreselleşmenin etkileri siyasî, iktisâdî ve kültürel olmak üzere üç cihette incelenmektedir. Burada dikkat çeken mühim bir nokta şudur ki küreselleşmenin kültürel boyutuna yansıyan etkileri gözardı edilirken, olayın siyasî ve iktisâdî boyutları toplumda etkileri daha hızlı ve göze çarpar şekilde görüldüğünden daha çok üzerine düşülmektedir.

Kültürün bu hususta önem sırasında başta yer almamasının sebebi ise kültürdeki asimilasyonun birdenbire zuhur etmemesi, uzun yıllar devam eden bir sürecin sonunda görülmesidir. Bu durum her ne kadar kültür kodlarının tamamen silinmesine yol açmıyorsa da dünyada farklı milletlere mensup fertlerin aynı kültür kaynaklarından beslenmesi millî kültürün önemli ölçüde yaralanmasına sebebiyet vermektedir. Bu denli savunmasız bırakılan kültür ise dışarıdan gelebilecek tüm tehditlere açıktır.

Bugün millî kültür için bu tehditlerden en büyüğü de kapitalizmdir. Âmentüsü ‘kazanç’ olan bu sistemin herhangi ahlâkî ve millî bir ölçüsü olmadığından millî kültürü çarkında öğütmekten geri durmayacağı da aşikârdır. Bizim değineceğimiz nokta ise bu çarkın çevrilmesi için îtinâ ile yaratılan özel günlerin kültürümüzde açtığı gediklerdir.

Yazının başında da dikkat çektiğimiz üzere toplumdaki fertler cinsiyetlerine, yaşlarına ve cemiyette üstlendikleri rollere göre ayrıştırılmaktadır. Sonrasında fertlere dahil edildikleri grup hasebiyle bir değer atfedilmekte ve ekseriyetle, oluşturulan diğer gruplara karşı hasımlık pompalanmaktadır. Ayrıca kadınların dahil oldukları gruplar için tahsis edilen günler her ne hikmetse diğerlerine nazaran daha verimli kullanılmaktadır. Meselâ Babalar Günü Anneler Günü’ne nazaran daha az ehemmiyetlidir. Ya da Erkekler Günü’nün tarihi dahi tam olarak herkesce tam olarak bilinmezken Kadınlar Günü’nde kadın arşa çıkarılır; erkek ise yerin yedi kat dibine indirilir. Kadının bulunduğu durumun sorumluluğu külliyen erkeğe yüklenir. Bu şekilde birbirini tamamlayan iki insanî varlık birbirine hasım yapılır. Kadını bu bütünden ayıran zihniyet sonrasında kadının haklarını savunduğunu iddia eder fakat bu bizce mümkün değildir. Batı menşeili her fikir gibi bu da ferdi toplumdan tecrit ederek istismar eder. Hâlbuki bu bizim ölçülerimize taban tabana zıt bir fikirdir. Bizde kıymetli olan kadın ya da erkek değil, insandır. Biz kadın ve erkeğin bir bütün olduğunu, bu bütünün oluşturduğu ailenin toplumun yegâne temeli olduğunu ve sağlıklı bir bütün hâlindeki ailelerin şahsiyet sahibi evlâtlar yetiştirdiğini yüzyıllardır biliyoruz ve millî kültürümüzü bugünlere bu bilinçle taşıdık. Biz bu sırra ermişken Batı’dan alınabilecek herhangi bir reçeteye ihtiyacımız yoktur. İçinde bulunduğumuz buhranın tedavisi ise ‘öz’ümüze dönmektedir.