YURTKURTARAN SAVAŞI: BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHAREBESİNE GİDEN YOL -2- SAKARYA’DAN ÖTESİ

Mustafa Kemal Paşa cepheyi dolaşarak stratejisini kurmaylarıyla paylaşmaya devam ediyordu. Mangal Dağı’nın da asıl mevziinin içine alınmasını söylemişti. O sırada at sigarasından ürkmüş olacak ki Mustafa Kemal Paşa üzengiye ayağını atar atmaz O’nu yere düşürmüştü. Maalesef iki kaburga kemiği kırılmıştı ve bunlardan biri akciğere değdiği için kımıldamadan istirahat etmesinden başka bir yol yoktu. Ankara’ya geri dönmüştü. Dönse de doktorun tavsiye ettiği kadar yatmadan tekrar cepheye hareket etti. İsmail Hakkı Bey’in de taburunu toplayarak iki gün içerisinde cepheye katılmasını emretmişti. Eskişehir-Kütahya Muharebelerinde ve diğer çarpışmalarda ağır yaralanan askerler de tam toparlanmamıştı ki Ankara’daki hastaneden gizlice çıkıp istasyona giderek cepheye kalkan ilk trene atlıyorlardı. Mustafa Kemal Paşa, cepheye ulaşmıştı. İlk görüşmesini İsmet Paşa ile yaptı. Ona Halide Edip’in orduda görev almak istediğini söyleyince İsmet Paşa da ne olarak diye sordu. Mustafa Kemal Paşa, er olarak dedi. İsmet Paşa da bu durumu memnuniyetle karşılayarak istihbarat şubede görev yapabileceğini ve başarılı olursa Halide Edip’i onbaşı yapacağını aktardı. Keyfi yerinde görünse de düşmanın son durumu için kesin ve net bir bilgi elde edememekten sinirleri her an tepesine çıkabiliyordu. İsmet Paşa, etrafındakilere birden hiddetlendi; hava kuvvetlerine, genelkurmaya, millî savunmaya her yere yazın; artık bir tane sağlam uçak istiyorum dedi. Uçak bakımlarının yapıldığı yerde görevli olan Fazıl Bey, Abdullah Usta’yla konuştuğunda arızalı bir uçağa farklı tip bir uçaktan alınan daha dayanıklı bir motor takıyoruz; uydurabilirsek yarın uçarsınız yanıtını almıştı. Elbette güzel gelişmeler de oluyordu. Mürettep kolordu cephe sol kanadına ulaşmıştı. 2. Kolordu da bütün gece yürüyerek cepheye yetişecekti. Bunlarla birlikte 50.000 mevcutlu bir ordu hazırlanmış olacaktı hatta yolda eğitim alaylarından gelen 10.000 kişilik birlikler dâhilinde bu sayı 60.000 dolaylarına çıkacaktı. Mustafa Kemal Paşa’ya göre savaş sadece sayılarla kazanılmıyordu. O, düşmanla aradaki farkın Türk ordusunun marifeti ve fedakârlığı ile kapanacağından emindi. Ve nihayet başarılı bir uçuşla hava keşfi yapılmıştı. Yunan birliklerinin Güney’den geleceği kesindi çünkü beş tümenlerini daha Güney’e kaydırmışlardı. Taktiğini saklamak için dağ artlarını dolaşan düşman böylelikle Türk kuvvetlerine fazladan yedi gün kazandırmıştı. Mustafa Kemal Paşa ihtiyat birliklerinin gizlice ve gece yürüyüşleriyle derhal Güney’e kaydırılmasını istemişti İsmet Paşa’dan, savunma düzeninin yakından denetlenmesi için de yine Güney’e hareket etmek üzere Fevzi Paşa’yı görevlendirmişti. Bu arada Türk süvari alayları düşman gerisine sızmak için Emirdağ tarafından harekete geçmişti. Türk köylerine yuvalanmış olan Yunan askerini temizleye temizleye ilerleyen Türk askeri, Yunan askerinin depoladığı erzakları fırınlarla birlikte imha ediyordu. Yunan 2. Kolordusunun beslenme olanakları kalmamıştı.

Türk ordusu, yaklaşık 20 günde 21 tümen hazır ederek savaşa hazır olduğunu gösteriyordu. Düşman bundan üç misli mevcuttaydı ve daha iyi donatılmıştı belki ama Mangal Dağı gibi bölgeye tamamen hâkim bir yerin Türk mevziileri içinde olması sayıca üstünlüğü işlevsiz kılıyordu. Ancak bu dağın düşmandan önce işgal edilmesi şartıyla bu mümkündü. Çünkü güney kanadında her ne kadar Türk hattına daha yakın bir yerde dursa da Yunanlıların burayı daha evvel ele geçirmesi tüm stratejiyi alt üst edebilirdi. Bu açıdan dağın sadece bir alayla tutulduğunu öğrenen Fevzi Paşa’nın Selahaddin Adil Bey’e talimatı açıktı; dağın hemen bu gece işgal edilip süratle tahkimata başlanmasını istiyordu. Tarihler 23 Ağustos 1921’i gösteriyordu. Savaş başlamıştı artık. Selahaddin Adil Bey’in grubu Mangal Dağı’nı şu an için tutuyordu yalnız bir düşman tümeni yönünü buraya doğru çevirmişti. Rüzgârın Türk savunma hatlarına doğru esmesi ise çok büyük bir handikaptı. Bunun farkında olan Yunan karargâhından sürekli yeni bir alayın daha harekete geçmesi emrediliyordu. İhtiyattaki Türk alayları yetişemezse düşmanca üç tarafından çevrelenen Mangal Dağı kaybedilecekti ki bu dağ bu cephenin en kilit noktasıydı. İhtiyat birliği yetişmişti ancak bu gece savaşamayacak kadar bitkin durumdaydı. Selahaddin Adil Bey tüm sorumluluğu üzerine alarak topların ve daha fazla askerin kaybedilmemesi için dağın boşaltılması emrini vermişti. Muhtemel ki düşman Mangal Dağı’na dayanarak önce Türbetepe’ye ilerlemeye çalışacak ve oradan da Çal Dağı’na yürüyecekti. Türk kuvvetleri bir günde iki kanadından birden darbe yemişti. Düşman kurduğu portatif köprülerle toplarını da aktararak Sakarya’nın Doğu’suna geçtiği için iki yandan kıskaca alınıp sıkıştırılmalıydı. Yunan 7. Tümeni bu hamleyle Beylikköprü’ye kadar geri sürülmüştü. Düşman birlikleri her ne kadar Türbetepe’yi gece baskınıyla ele geçirmiş olsa da cepheyi yaramamıştı ve üstelik cephane kamyonları çamura saplandığından lojistik destek de alamıyorlardı. Yunan kuvvetleri üç kolordusuyla birden taarruza geçmişti yalnız mevcut silahlarını tasarruflu kullanması gerektiği için Türk karşı hamlesiyle çabuk püskürtülecekti. Türbetepe geri alınmıştı. Türk askeri şimdi de Mangal Dağı’nı zorluyordu. Türk süvarisi de durmuyordu. Yine bir sızma harekâtıyla düşmanın birçok yiyecek ikmallerini vurmuştu. Bu öfkeyle düşman yeni sabahta çok daha erken saatlerde taarruza geçmişti. Bu sert ve hızlı taarruzla düşman Türbetepe’yi tekrar almıştı. Türk kuvvetleri sol kanatta direnmekte zorlanıyordu. Akıllar ister istemez kurcalanıyordu ve Refet Paşa’ya haber verilerek Ankara’nın boşaltılma ihtimaline karşı hazır olması fikri ortaya çıkıyordu. Türk gruplarından geri çekilme izninin istendiği telgraflar arka arkaya ulaşıyordu cephe karargâhına. Mustafa Kemal Paşa, güney kanadına hâkim olan Fevzi Paşa ile konuşmadan bir karar vermek istemiyordu. Fevzi Paşa ise Güney’de cephe boyunca tüm hatları gezdiğini, askerin maneviyatının iyi olduğunu, kendisinin de ihtiyat birliklerini düşmanın hareketlerine göre kaydırdığını söylüyor; sükûnetle ve sabırla savaşa devam edilmesi gerektiğini belirtiyordu. Fevzi Paşa’nın sağ kanatla ilgili verdiği olumlu haberler sonucunda hazırlanan cephe emrinde, Halit Bey’in grubuyla süvari birliklerinin birleşerek sol kanadı desteklemesi istenmişti; bu hamleyle her ne kadar Sakarya’nın Doğu’sunda sadece mürettep kolordu kalacak olsa da risk almak mecburiyetti. Neyse ki gecenin iyi haberi Türbetepe’nin Türk askerince geri alınması olmuştu. Yunan General Papulas çok hızlı sonuç almak isteyen bir mizaca sahipti bu yüzden savaş uzadıkça soğukkanlılığını yitiriyordu. Dolayısıyla avantajlı durumlarına rağmen somut bir sonuç elde edemeyen General’in bu hâli askerine daha hesapsız ve plansız taarruz emirleri vermesine yol açıyordu. Mustafa Kemal Paşa’ya göre çekilme ancak bütün bir cephe için zorunluluk olduğunda düşünülebilirdi, bir savunma hattının bir yerinden kırılması tüm birliklerin geri çekilmesini gerektirmemeliydi. Askerlik sanatında şimdiye kadar bilinen ve uygulanan kural çekilmeyi işaret etse de Mustafa Kemal Paşa başka bir çözüm için çalışıyor hatta sabahlıyordu. Bu anlarda Türbetepe’yi bir kez daha ele geçirip Çal Dağı’nı zorlayan düşman hareketi Uzunbey’deki Yunan Karargâhını sevindiriyordu çünkü onlara göre Çal Dağı’nın arkası Haymana Ovası olduğundan Ankara’ya ulaşmak daha kolaydı. Sol kanadı desteklemek üzere Halit Bey’in grubuna katılma emri Fahrettin (Altay) Paşa’ya henüz ulaşmamıştı. Paşa’nın süvari gruplarının Uzunbey’deki Yunan Karargâhına baskın harekâtı düzenlemesi General Papulas’ı öyle endişelendirmişti ki neredeyse esir düşmek üzere olması öfkesine öfke katmıştı. Onu kurtaran şey ise emrin Fahrettin Paşa’ya ulaşması olmuştu. Paşa, düşman karargâhı düşüyor olmasına rağmen ihtiyaç olmasa buraya kadar posta koşturmazlardı diyerek sol kanada destek vermek üzere taarruzu durdurmuştu. Zaten verilen zayiat oldukça fazlaydı ve yine bir sürü yiyecek noktası da imha edilmişti. Mustafa Kemal Paşa, orduya klasik savunma kurallarından olan hat savunması yerine alan savunması uygulatacaktı. Buna göre bir birlik geri çekilmek zorunda kaldığında büyüklüğü oranında çekilmeyecek, durabileceği ilk noktaya çekilerek savaşmaya devam edecekti; komşu birlikler ise yardıma gitmeyecek, bulundukları yerde kalarak savunmaya devam edecekti. Bu yeni savaş tarzını kurmaylarıyla paylaşan Mustafa Kemal Paşa, Fevzi ile İsmet Paşalardan yeni usulü astlarına anlatmalarını ve ivedilikle uygulamalarını belirtmişti. Düşmansa eli ayağına dolaşmış vaziyette saldırmaya devam ediyordu fakat yedikleri darbelerin arkası kesilmiyordu. Bu sefer de 150 kamyonluk cephane kollarının yolu yine Türk süvarileri tarafından kesilmiş ve sadece 30 kamyonluk kısmını cepheye ulaştırabilmişlerdi. Türk kuvvetleri sabırlı ve hesaplı savaşmanın verimini alıyordu. Halit Bey’in grubu sol kanatta mevzilenmişti. Fahrettin Paşa’nın süvari grubu da bu kanada yetişmek üzereydi. Böylelikle bu bölgede durum dengelenmiş sayılırdı. Çal Dağı’nı zorlayan düşmanın takati kesilmiş, taarruzu durdurmuştu. Zira birbiri arkasına yedikleri baskınlarda lojistik ve ikmal yolları yüksek oranda tahrip edilmişti. Düşman askerinin donatısını zayıflatan bu gelişmeler taarruzlarını ya durduruyor ya da onların şiddetini düşürüyordu. Tek dayanakları yolu kesilen cephane kolundan artan 120 kamyonun Fettahoğlu Köprüsü’nden kurtarılma ihtimaliydi. Tabii köprü dolaylarında Türk süvarileri mevcuttu. Bozkırda hiç yokmuş gibi görünen süvariler birden yıldırım gibi ortaya çıkmıştı ve tam o esnada köprüye ulaşmak üzere olan Yunan yarbayı ve komutasındakileri geri püskürtmüştü. Tozun dumana karıştığı ortamda sadece çok az bir cephaneyi kurtarabilmişlerdi fakat bu da Ankara yolunu açma planlarını karşılayacak yeterlilikte değildi. Yine de Çal Dağı’nın batı zirvesini zorlamışlardı. Buna yönelik olarak İsmet Paşa, sol kanattan iki tümeni çekerek Çal Dağı’na sevk etti. Takviye tümenler yetişene dek 190. Alay kendini feda edecekti. Aksi takdirde Çal Dağı’nın savunulamadığını sezen düşman morallenecek ve dağı ele geçirerek Haymana Ovası’na yürüyecekti. Deyim yerindeyse süngü hücumuna çalan bir baskınla 190. Alay, Çal Dağı’nın batı zirvesinden eteklere kadar süpürmüştü düşmanı ve korkulan olmamıştı. Mustafa Kemal Paşa ise hâkim mevkii hâkim mevzii görüşüne katılmıyordu. Çal Dağı kaybedilecek bile olsa en fazla bin metre geri çekilerek yeni bir cephe hattı kurulacaktı. Ona göre değerini ve aklını kullanabilen asker her yerde savaşabilirdi. Çal Dağı tamamiyle kaybedilmişti ama Yunanlılarda beklenen tesiri göstermemişti. Çünkü onlar Türk kuvvetlerinin dağın biraz gerisinde tekrar mevzileneceğini düşünmüyorlardı. Hatta telaştan kendileri de savunma mevzileri hazırlamaya başlamıştı. Tüm güçlerini kullanmışlar, bu uğurda 30.000’den fazla kayıp vermişler ama yalnızca 15 Km ilerleyebilmişlerdi; Ankara düşman için bir hülyaydı ve ordularını biraz daha zorlarsalar geri çekilecek derman bile bulamayacaklardı. Mustafa Kemal Paşa haklıydı, bu savaşı sabreden kazanacaktı. General Papulas, hayalci kurmay takımına rağmen gerçekçi davranıp Sakarya’nın Batı’sına çekilmekte kararlıydı ama yine de bu kadar cesur değildi. Bu hususu cephe raporlarından öğrenen İsmet Paşa, Türk sağ kanadına gizlice 7 tümen ve 58 top kaydırarak General Papulas’ı cesaretlendirecekti; onları geri çekilmeye zorlayacak taarruz hazırlığı işte buydu. Ve Duatepe ile çevresinde Türk taarruzu başlamıştı. Şimşek gibi hareket eden Türk birlikleri süvarilerin yoğun desteğiyle Mangal Dağı’nı ele geçirmişlerdi. Duatepe’yi almak üzere olan Türk askeri merkezdeki Yunan 1. ve 2. Kolordularının da arasına girmişti ve birleşmelerine engel oluyordu. Elde bulunan tek Türk uçağı Yunanlılarınkinden daha çok iş görüyordu ve karargâhlarının yakınına bomba yağdırıyordu. Duatepe de alınmıştı. Düşmanın Sakarya’nın Batı’sına doğru çekilmekten başka şansı kalmamıştı artık. Sakarya Meydan Muharebesi kazanılmıştı. Türk ordusunun II. Viyana Kuşatmasından bu tarafa süren geri çekilişi sona ermişti.

Bilindik savaş tarzlarının dışında geliştirdiği yöntemlerle harbin kazanılmasında büyük rol oynayarak Türk ordusunun iradesi olan Mustafa Kemal Paşa’ya, TBMM tarafından, Türk milletinin teşekkürü adına Gazilik Unvanı ve Mareşallik Rütbesi veriliyordu. Mustafa Kemal Paşa şu anki gücümüz ancak düşmanı yenmeye yetti fakat günü gelince imha da ederiz diyerek Türk istiklâlinin önünde Yunan’ın duramayacağının altını çiziyordu. Yunanlıları Türk’ün üstüne salan İngilizlerin liberal başbakanı Lloyd George ise üç ayın sonunda durduğumuz yer Mustafa Kemal’in gelmemizi istediği noktadır diyordu. Fransızlar II. İnönü Zaferi sonrasındaki konumlarını Eskişehir-Kütahya Muharebeleri ile askıya almışlardı. Şimdi ise İngiliz politikalarından bağımsız hareket edeceklerini söylemek üzere Franklin Bouillon’u Ankara’ya gönderiyorlardı.

Yunanlılar Afyon-Eskişehir hattına geri çekilirken ne kadar demiryolu ve bağlantı köprüsü varsa tahrip etmiş, bunların bulunduğu arazilerde de ağaçlar dâhil her şeyi yakmışlardı. Köylerde masumlara karşı da hiçbir zulüm çeşidinden geri kalmamışlardı; en kötüsü tecavüz olan bu iğrençlikleri Yakup Kadri Bey’le Halide Edip Hanım’ın kalemi tüm dünyaya duyuracaktı. Anadolu kadınının fedakârlığı yine de kesilmiyordu. Erkekleri tümüyle silahaltında olmasına rağmen, yaşadıkları türlü acılara rağmen yakıp yıkılan ulaşım hatlarının onarımında çalışacaklardı; kendi badirelerini bir kenara koyup vatanın badiresini atlatacaklardı.

Uğrunda en az bin yıldır kan vererek hak edilen Anadolu toprakları, Türk’ün kutsal varlığıydı ve böyle kalması için artık düşmana taarruz edilmesi gerekiyordu. Tabii bu hakikatin gün gibi açık olmasına karşın inançsızlığı fırsatçılığına karışmış kimseler aleyhte mütalaa vermekten kendilerini hiç sakınmıyordu. Sakarya’daki mucizeyi Türk ordusu yaratmamış gibi çatlak sesler çıkıyordu fütursuzca. Elbette bunların yansımaları kurmay kadrosunda kendini gösteriyordu. Şahsına 1. Ordu Komutanlığı teklif edilen Ali İhsan Paşa, bu görevi zorlukla kabul etmişti; kendisinin İsmet Paşa’dan daha kıdemli olduğunu belirterek onun emri altında çalışmak istemediğini söylüyordu. Yakup Şevki Paşa ise 2. Ordu Komutanlığını kabul ederken ferasetli davranmıştı. İsmet Paşa ile belki tartışabileceğini ama ölüm kalım savaşında kıdemin veya unvanın mesele edilmemesi gerektiğini ifade ediyordu. İç siyasette de durum benzerdi. Refet Paşa Millî Savunma Bakanlığından istifa etmişti. Mustafa Kemal Paşa, yerine Kazım Karabekir Paşa’yı düşünse de o bunu kabul etmemişti. Çünkü Fransızlarla yapılan Ankara Antlaşması’ndan sonra Ruslar hassaslaşmıştı ve Doğu Cephesi tekrardan riske girebilirdi. Dolayısıyla Kazım Karabekir Paşa oradan hareket etmemekle doğru olanı yapıyordu. Fevzi Paşa da duruma hak veriyordu ve şu sıralarda Mustafa Kemal Paşa ile haritanın başına geçerek hem sayıca hem silahça az olmaktan ötürü yapılacak olan stratejik baskınla alakalı fikirlerini dile getiriyordu. Öte yandan Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal (Tengirşenk) Bey, Londra’ya gidiyordu. Mustafa Kemal Paşa olası taarruz öncesi bu işin kansız halledilmesi teklifini ilettirmek istiyordu. Yalnız İngilizler kendilerince hazırladıkları barış planını Ankara’ya kabul ettireceklerini sandığı için Yusuf Kemal Bey’i sadece dinlemekle yetinmişlerdi. Görülen o ki Yunan’ın teşvikçileri kuvvetten anlıyordu. İngilizlerin şartları acı bir şaka gibiydi. Onlar İzmir ve Boğazları milletlerarası bir idareye bırakmayı ve Edirne-Kırklareli tarafını da Yunanlılara vermeyi istiyordu. Bunun kabul edilmesi hâlinde de Yunan askerinin Anadolu’yu boşaltacağını taahhüt ediyordu. Bu şartları öne sürmenin ise iki anlamı vardı. Ya belirsizliği sürdürerek Türk ordusunu gevşetmeyi düşünüyorlardı ya da savaştan bıkan dünya karşısında Türkleri savaş taraftarı bir millet olarak lanse etmeyi planlıyorlardı. Türk tarafının cevabı ustaca olmuştu. Masaya oturulmadan önce Anadolu’nun tamamen boşaltılması gerçekleşirse barış görüşmelerine öyle katılacaklarını İngiltere’ye iletmişlerdi. Tabii bu durumu onlar reddetmişti zira Türklerin anlaşmaya geldiklerinde koz sahibi olmalarını istemiyorlardı.

Meclis’te vaziyet bir saz telinin gerginliğinden daha fazlaydı. Hükümet başkomutanlık yasasının üç ay daha uzatılmasını istiyordu. Mebusların bir kısmı ise buna şiddetle karşı çıkıyorlardı. İngiltere’nin barış teklifini niçin koşulsuz kabul etmedik diyen bu kimselerin tasavvurlarını anlamak mümkün değildi. Bazıları, dokuz aydır kımıldamayan kımıldayamayacak olan orduya dirayetli paşalarımızdan hangisi olsa komutanlık edebilecekken biz neden yetkilerimizi devreden bu yasanın süresini uzatalım diyordu. Yunanlıların Anadolu’yu boşaltmadıkları ortadayken işin siyasetle çözüleceğine inananlar da kendi ordusuna güvenmeyenler de büyük bir gafletin içerisindeydi. Ve muhalifler oylamaya katılmadığı için çoğunluk oluşamamış, başkomutanlık yasası hükmünü yitirmişti. Oylama tekrar edecekti. Kurulmasına ön ayak olduğu TBMM’nin bizzat kendi önerisiyle bu göreve ve yetkilere getirilen Mustafa Kemal Paşa sanki kendisi istemişti başkomutanlığı. Vatan pahasına politika yapılıyordu resmen. Mustafa Kemal Paşa, üç yıllık kanın, gözyaşının, ümidin boşa gitmemesi için meclisi ikna etmek zorundaydı. Meclis tutanaklarıyla sabahı etmişti. Etkili bir kürsü konuşmasının ardından yapılan oylamada, başkomutanlık kanunu 11 ret, 15 çekimser ve 177 kabul oyuyla uzatılmıştı. Bu arada 1. Ordu Komutanı Ali İhsan Paşa, asker içinde propagandasını yaptırmaya başlamıştı. Milleti bu badireden yalnız kendisinin kurtarabileceğini er kıyafetine soktuğu subaylar vasıtasıyla yaymaya çalışmıştı. İsmet Paşa, bugüne dek sadece kendisiyle oynayan Ali İhsan Paşa’yı görevden almıştı. Çünkü orduyla oynanmasına izin veremezdi. Ali Fuat Paşa, İsmet Paşa’dan daha kıdemli olduğunu öne sürerek, Refet Paşa da ordunun taarruz etmesinin imkânsız olduğunu iddia ederek götürülen 1. Ordu Komutanlığı tekliflerini reddetmişlerdi. Teklif bu kez de Nurettin Paşa’ya götürülecekti. Yakup Şevki Paşa’nın da Fevzi Paşa’nın taarruz planını çok riskli bulup taarruzdan vazgeçilmesini söylemesiyle Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa’dan bütün ordu ve kolordu komutanlarını toplamasını rica etmişti; hepsiyle bir görüşme yapacaktı. Nurettin Paşa ise 1. Ordu Komutanlığını kabul ederek İsmet Paşa’nın emrinde iftiharla ve itaatle çalışacağını bildirmişti.

Yunan tarafı Türk ordusunun taarruz edebileceğine tıpkı diğer devletler gibi inanmıyordu. Papulas’ın yerine gelen General Hacıanestis, Türk kuvvetlerinin oldukça zayıf olduğunda kanaat getiriyor ve cepheyi daraltma fikrinden vazgeçiyordu. Çünkü onlara göre güçsüz Türk ordusu ancak gösteriş taarruzu yapabilirdi. Neredeyse on aydır ordusunu geliştiren Mustafa Kemal Paşa ise Ağustos sonuna doğru taarruz edileceğini belirtirken Avrupa’yı son kez uyarmak istiyordu. Türk ordusu zafere yürürken Meclis’teki muhaliflerin oyunları ise bir türlü bitmiyordu. Yeni kanun tasarısının kabul edilmesiyle bakanların seçim usulü değiştirilmişti. Bu Mustafa Kemal Paşa’nın idareden fiilen uzaklaştırılması anlamına geliyordu. Hâl böyle olunca bütün hükümet üyeleri istifa etmişti ve üç gün sonra seçim yapılacaktı. Mustafa Kemal Paşa, hedefe ancak tam istiklâle tavizsiz inanan bir bakanlar kuruluyla yürünebileceğini söylüyordu. Meclis’in bu hususta gerçek kanaati ne, öğrenmek istiyordu ve mebuslara bu fırsatı tanıyacaktı. Nihayetinde eski kabine iki bakan değişikliğiyle yeniden seçilmişti. Mustafa Kemal Paşa’nın başkomutanlığı ise açık meclis oturumunda süresiz olarak uzatılmıştı. Şimdi sıra on aydır üzerinde çalışılan taarruz planının kolordu komutanlarıyla paylaşılmasına gelmişti. Planın esası sayıca ve silahça üstün olan düşmanı bir darbede çökertmek üzerineydi. Buna göre Türk kuvvetlerinin büyük bir kısmı düşmanın birinci kolordusunun önünde yani Afyon’un Güney’inde büyük bir gizlilik içinde toplanacaktı. Afyon’un 40 Km Batı’sındaki Çiğiltepe asıl taarruz noktası olacaktı. Buradaki Tınaztepe ile Kalecik sivrisi arasındaki 13 Km’lik hat da düşman cephesini yarma noktası olacaktı. 2. Ordu karşısındaki düşman kuvvetlerini oyalarken 1. Ordu belirlenen yarma noktasından geçerek Sincanlı Ovasına inecekti. Böylece düşmanın İzmir’e geri çekiliş yolu kesilmiş olacaktı. Bu sağlandıktan sonra düşman çevrilip imha edilecek ve kalan parçalar kolayca yakalanıp mağlup edilebilecekti. Fevzi Paşa bu plana Kurt Kapanı adını vermişti. Kolordu komutanlarından birkaçı planı çok riskli bulmuşlardı. Onlara göre bir tabur bile yerinden hareket ettirildiğinde düşman uçaklarının bunu keşfetmemesi mümkün değildi. Ayrıca Afyon tahkimatı bir iki günde kolayca yarılamazdı ve savaşa yetişecek düşman ihtiyat birlikleri orduyu iyice Güney’e iterek Ankara’nın önünü açabilirdi. Önerdikleri ise klasik usul olan cepheden taarruzdu. Düşman geri çekilmeye zorlanılana kadar taarruz cepheden edilmeliydi. Onlar, böyle yapıldığında en azından savaş kaybedilse dahi ordunun elde kalacağını savunuyordu. İsmet Paşa ise savaş kaybedilmese bile düşman her direndiğinde taarruzun şiddetini aynı yönden arttırabilecek imkânlarının olmadığını çünkü kendilerine sürekli mühimmat sağlayabilecek fabrikalarının bulunmadığını söylüyordu. Mustafa Kemal Paşa da bu tarz bir savaş türüyle sonuç alınamayacağını çok iyi biliyordu. Uğraşıla uğraşıla neredeyse bir yıllık sürede hemen hemen düşmanla aynı seviyeye çıkarılan ordu alışıldık harp taktiklerine harcanamazdı. Takatin son demlerinde tehlikesine rağmen Kurt Kapanı’nın uygulanması şarttı. Mustafa Kemal Paşa, kimse korkmasın; tarihe ve millete karşı bütün sorumluluk bana aittir diyerek taarruzun hazırlanan plana göre yapılması için iradesini ortaya koymuştu.

(Devamı gelecek sayıda!…)

Benzer yazılar