Yağmur damlalarının, yaprakların üzerinde çıkarmakta olduğu ses müthiş bir ahengi temsil ediyordu. Kolundaki kılıç kesiğinden sızan kan, yerde birikmiş olan ufak su gölcüğünü kızıl renge boyamıştı. Bacağındaki ve sırtındaki ok ise kolundaki yaranın acısını hafifletiyordu. Bir müddet sonra tüm acılarını unutup yağmur damlalarının ritmine dalıp gitti ve ihtimal ki baygınlık geçiriyordu. Gözleri hafiften kapanmaya başlamıştı.

Hafif bir şekilde sesler geliyordu kulağının dibinden. Nereye gitmişti damlaların yapraklar ile söylediği türkü. Kadın sesine benzeyen bir ses;

‘’—Tüh ki yine tüh! Gencecik yaşında… Kim yapmış olabilir ki bunu?’’ diyerek feryat figan ediyordu. Hemen arkasından kalın ve tok bir ses;

‘’—Hatun! Hatun! Feryat edeceğine tut ayakuçlarından da biran önce Dumrul Babaya götürelim bu delikanlıyı. Bir tek o iyi edebilir bu zavallıyı’’ diyerek komut veriyordu. Ta ki göz kapakları tam manasıyla açılamadan kapanana dek.

Gözlerini tekrar açtığı vakit kulak zarını çınlatan tak tak seslerin geldiğini fark etti. Gelen sesin nereden ve neyden geldiğini teyit edebilmek için hafifçe kafasını kaldırmaya çalıştı ama olmadı. Hemen arkasından gelen sesin sona erdiğini fark etti. Sıcak ama bir o kadar da büyük bir el alnına geldi ve kondu. Hafif cızırdayan, dolu ve tok bir ses delikanlıya dönerek;

‘’—Dur hele delikanlı. Kendini zorlama. Yaraların bayağı ağır. Her kim yaptıysa hiç acımamış. ‘’ dedi. Bunun üzerine delikanlı biraz sinirli biraz da meraklı;

‘’—Neredeyim ben? Sen kimsin? Arıkan’ım nerededir benim?’’ diyerek ihtiyarı sorguya çekti. İhtiyar;

‘’—Emin ellerdesin evlat. Seni bana getirdiklerinde yaraların şu kıyımızdaki nehir gibi akıyordu. Ama şuan iyisin. Arıkan da büyük ihtimal atın olsa gerek. Çok sadık bir atın varmış. Seni bulduklarında başucundaymış.’’ Cevabını vererek delikanlıyı sakinleştirmeye yeltendi. Delikanlı bir anda pür dikkat kesildi. Evet. Sanki yanı başında bir nehir vardı. Ve sesi müthiş bir şekilde geliyordu kulağına. Yoksa gayesine ulaşmış mıydı? Ama aklı hâlâ daha o ilk başta gelen tak tak sesindeydi. Ses kesilmişti. Ama ihtiyar ayakta bir şeylerle uğraşıyordu. Bir çadırın içindeydiler. Yuvarlak kıldan bir çadır. Çadırın kapısı resmen yoktu. Sadece bir örtü ile kapatılıyordu sanki. Örtü, bir iğne ile yukarıya ilmeklenmiş ve nehrin asabi akışıyla oluşan esinti kapıdan içeriye giriyordu. Tak tak sesi tekrardan gelmeye başlamıştı. Delikanlı bu sefer ha gayret diyerekten başını kaldırdı ve ihtiyarın, elindeki taş ile yine taş bir kabın içindeki bir şeyleri döğdüğünü gördü. İhtiyar, delikanlının kalkık başını görünce;

‘’—Koy hele başını çulun üzerine evlat. Zorlama kendini. Sana merhem hazırlamaktayım. İlk geldiğinde de sürmüştük. Şimdide sürdük mü bir şeyciğin kalmaz.’’ Diyerek iyice ezdiği ota benzer şeyden çıkan suyu diğer taş kabın içerisine boşalttı. Sonrasında delikanlının yaralarına sürerek sardı. Delikanlı acıyı hissetmemek için gözlerini kapatmış yanı başından gelen nehrin sesi ile birlikte; ‘’Daha görülecek çok gün var’’ diyerek içinden geçiriyordu. İhtiyar, delikanlının yaralarını sardıktan sonra;

‘’—Ben dışarıdayım evlat. Sen rahat rahat yat dinlen. Biran önce toparla kendini.’’ Diyerek çadırın kapısına yöneldi ve yürümeye başladı. Delikanlı, ihtiyarın aksadığını ve yürürken bedenin bir sağa bir sola devrildiğini fark etti. Biraz evvel tak tak sesine bakmak için başını çevirdiğinde, başucunda bastona benzeyen bir sopa görmüştü. Tekrar başını çevirip baktığında ise bastona benzer sopanın başucunda umursamaz bir şekilde durduğunu fark etti. İhtiyar, aksak aksak giderken sanki; ‘’Arkamdan gel evlat’’ diyordu. ‘’Yat, dinlen’’ demesi de sözün gelişiydi. Delikanlı kendisinde o gücü görerekten bastona yüklenip ‘’Ulu Tanrım bana güç ver’’ diyerek doğruldu. Bastonu sol eline almıştı. Kılıç darbesi sağ kolunu, ok ise sol bacağına rast gelmişti. İçerisinden ‘’Ulu Tanrım namerdin açtığı yaralardan bana acizlik verme’’ diyerekten çadırdan dışarıya çıktı. Çadır; büyük, ulu bir çınarın dibine kurulmuştu. Çınarın yaprakları, nehrin asabi sularının oluşturduğu esinti ile bir ileriye bir geriye gelerek dans ediyordu. Delikanlının atı Arıkan, ulu çınar ağacının; çadır saçağını andıran bir dalına bağlanılarak önüne yem konulmuştu. İhtiyar ise o ulu çınara yaslanmış hoyratça akan nehri seyir ediyordu. Resmen dalıp gitmişti. Delikanlının içinden fısıldaya fısıldaya dışarıya çıkmasından ruhu bile duymamıştı. Delikanlı, ihtiyarın yanı başına gelerek;

‘’—Bre ihtiyar! Kılıç darbeli olan ben bile böyle dalıp dalıp gitmedim. Ne o seninkisi gönül yarası mıdır?’’ dedi. İhtiyar, delikanlının o kadar yaraya rağmen karşısında dikildiğini görünce çok şaşırdı. Delikanlının ayakta zor durmakta olduğunu fark ederek coşkun akan nehre paralel bağdaş kurmuş taş parçasına işaret ederek;

‘’—Geç hele şöyle delikanlı. Nedir bu acelen ayaklanmışsın hemen?’’ dedi. Delikanlı, oturup sırtını taşa yaslamaya çalışırken nehre işaret ederek;

‘’—Bak ihtiyar! Bak! Tüm acelem bu pervasızca akan nehri görebilmekti. Kutlu olsun ki gerçekleşti.’’ Dedi. İhtiyarın içerisinde bir anda merak rüzgârları esmeye başladı. ‘’Bunca yaştaki bir genç bu nehri görmek için niye kendine ülkü edinirdi ki?’’ diye kendi kendisini sorgulamadan edemedi. Bu merakını gidermek adına delikanlıyla göz teması kurarak;

‘’—Söyle bakalım delikanlı kimsin? Kimlerdensin? Nedir seni bu nehre bu kadar şevkle peşinden koşturan?’’ dedi. Karşısındaki delikanlı göğsünü kabartarak;

‘’—İsmim Turalp’tir bre ihtiyar! Adım dedelerimden gelmektedir. Her neslimizde vardır bir Turalp. Bu nehri benden öncekiler de benim gibi görmeyi gaye edinmişlerdir. Çünkü dedelerimizden bize verilen bir buyruk vardır ‘Daha deniz, daha ırmak’. O buyruğu yerine getirmeye geldim.’’ Diyerek kendisini ifade etti. Bunun ardından ihtiyar, merakı gitmemişçesine tekrardan sordu;

‘’—Peki söyle bakalım yiğit Turalp; Atalarının buyruğu olan ‘Daha deniz, daha ırmak’ sadece görmek için midir? Yani sen bu pervasız nehri sadece görmeye mi geldin?’’ Delikanlı hafiften tebessüm ederek ihtiyarı küçümsercesine;

‘’—Sen ne dersin bre ihtiyar? Sadece görmeye gelseydim eğer karşında bu vaziyette oturmazdım. Elbette ki dedelerimin namını, Türklüğünü yani adaletlerini bu yanlara yaymaya geldim. Bu sebepledir ki her yanım delik deşik.’’ İhtiyar hayretle delikanlıyı süzerken bir anda Arıkan’ın kişnemesiyle ortalık sessizliğe büründü. Arıkan sanki Turalp gibi bir yiğidin atı olmaktan gurur duyuyormuş gibi bir şeyler mırıldanıyordu. Bunun farkına varan ihtiyar hayretine yenik düşerek Arıkan’ı biraz süzdükten sonra delikanlıya döndü;

‘’—Doğru söylersin yiğit Turalp. Peki bilir misin kimdir sana bunu yapanlar? Seni bana nehrin öbür ucundan alıp getirmişlerdir.’’ dedi. Delikanlı, ihtiyarın sorularından ne kadar bıkmış olsa da içindeki o kini atmalıydı. İhtiyarın, kılıç çizgileri ile şekil almış suratına odaklanarak başladı anlatmaya;

‘’—Hiç sorma ihtiyar. Artık biliyorsun. Gayem bu nehre ulaşabilmekti. Yolun yarısında iken karşıma bir atlı çıktı. ‘Bende nehrin ötesine doğru yol alacağım’ diyerekten takıldı peşime. Sonrasında ise; nehre doğru değil de nehrin aşağı yüzüne gittiğimizi fark ettim. Niye farklı yöne gidiyoruz demeye kalmadan bir anda etrafımızda 2 tane atlı dört dönmeye başladı. Meğerse bizim ki beni kendi tuzaklarına çekebilmek adına yanıma takılmış. Bende tuzağı fark eder etmez Arıkan’ımdan atladım ve kılıcımla birini devirdim. Diğer ikisi üzerime atıldı. Koluma aldığım darbeyle birlikte kılıcım yere düştü. Belimdeki hançer ile beni kılıcıyla dürten yarma gibi adamı yere serdim. Diğeri bana yaklaşmaktan korkarcasına sadağındaki oklardan birini yayına sürerek bacağıma, birini daha sürüp sırtıma değdirdikten sonra atını mahmuzlayıp uzaklaştı. Sonrası malûm. Senin dizinin dibinde uyandım.’’ İhtiyar hayretine bir hayret daha ekleyerek ağzı açık delikanlıyı dinliyordu. Hayretine hayret kattığı gibi merakına da merak katmıştı. Delikanlıyı sorguya çekmişçesine;

‘’—Kimmiş peki bunlar evlat? Seni tuzağa çekmekteki gayeleri neymiş?’’ Delikanlı içini dökmeye devam etti;

‘’—Kim olacak ihtiyar? Tabi ki de Moğol askerleri. İnsan şaşıyor. O kadar Türklerle münasebetleri var. Ulan hiç mi Türklükten nasip almadınız? Hiç mi bir şeyler öğrenmediniz?  Ganimetlerime gasp etmek için tuzağa çekmişler beni.’’ İhtiyar bir müddet delikanlıya dalıp gitti. Delikanlı sözlerinin havada kaldığını fark ederek ihtiyara;

‘’—Bre gönlü yaralı ihtiyar dalıp gittin yine. Yoksa sözlerime katılmaz mısın? Yoksa sende Moğollara Türk diyenlerden misin?’’ dedi. İhtiyarın kendisine yönlendirilen soruyla aklı başına geldi. Soruyu hiç düşünmeden cevapladı;

‘’—Doğru söylersin delikanlı. Mazlumun yanında durup, zalimin karşısında duran Türk ile gittiği yerde yağmacılık yaparak tebasına zulüm yapan Moğolları aynı kefeye koyabilir miyiz hiç?’’ Delikanlı, sözlerinin tasdik edilmesiyle birlikte söz sırasının kendinde olduğunu düşünerek;

‘’—Niçin geldim buralara sanırsın ihtiyar. Bu hoyratça akan ulu Mevarâünnehir’i bırakır mıyız hiç zalimlere? Mavera: ‘Daha deniz’ ile yani Anadolu ile atalarımızın topraklarını birleştiren ulu nehirdir. Bu çevreler daha medeniyetlerin inşa merkezi, âlimlerin meskeni, dünyanın adaletle yönetildiği topraklar olacak. Öyle değil mi bre ihtiyar?’’ İhtiyar duydukları karşısında ne diyeceğini bilememişti. Bu yaştaki bir delikanlının bunca şuurlu olması ve hayatında bir gayesinin, ülküsünün bulunması fevkalade bir şeydi. İhtiyardan ziyade sanki Maverâünnehirde de bir kabarma, suyunun yükselmesi ve akma şiddetinde bir artış hâli vardı. Şevke gelmişti sanki onca yolu tepip gelen bu yiğidi görünce. İhtiyar, delikanlının sözünün havada kalmaması adına apar topar cevap verdi;

‘’—Elbette ki yiğit Turalp. Söylediklerin sonuna kadar doğrudur. Sonuçta ne demiş Dedemiz Korkut Ata; ‘Âlemde şer Oğuzda er tükenmez.’ Bunları dünya gözü ile göremeyecek gibi görünse de umarım sizler veya sizin evlatlarınız hatta ve hatta onların evlatları görebilir. Bak senin dedelerin Maverayı göremese de evlatlarına aşıladıkları umut ile senin görmene kadar ulaştı. Kutlu olsun!’’ Bunun üzerine delikanlı;

‘’—Doğru söylersin ihtiyar. Kişilerin ülküleri kişi ömrünü aşabilmeli. O günleri benim bile görebileceğim meçhul. Bunca yaşımdayım ama görüyorsun yiğit yiğitliğinden vazgeçmediği sürece namertlerin hedefi olmaktan kurtulamaz. Bizim gibilerde böyle yürek olduğu sürece değil bir kılıç darbesi kırk kılıç darbesi daha yeriz’’ dedi. İhtiyar duyduğu bu okkalı sözler karşısında delikanlının çekik gözlerinin içerisinde ışıldayan gözlerine dalıp gitmeden edemiyordu. Bu gözler, bu sözler ona birisini hatırlatıyordu. Dalıp dalıp gitmesi de bu sebepleydi. Delikanlının konuşmasının hiç bitmesini istemiyormuş gibi sorguya devam etti;

‘’—Peki yiğit Turalp, Moğol askerleri senden ganimet gasp etmeye yeltenmişler. Var mıdır büyük bir kaybın? İstersen Arıkan’ının heybesine bir bak.’’ dedi. İhtiyar sanki bir şeyler öğrenmeye çalışıyordu. Bunun üzerine delikanlı;

‘’—Bir kılıç vardır ihtiyar: Kurt başlıklı, altın yaldızlı. Atam bahsederdi. En büyük dedelerimden itibaren babadan oğula devredilmiş. Ama dedemden gayrısına ne olduysa iletilememiş. Bugün bu kutlu Maverâünnehrin kıyısında o kılıçla cenk eylemek isterdim. Bu sebeple bir Arıkan’ım bir de o miras ama bana ulaşamayan kılıcımdan gayrısı hiçte umurumda değildir.’’ dedi. İhtiyar, sanki istediği cevabı almış gibi pervasızca akmakta olan nehre tekrardan dalıp gitti. Arıkan yemini bitirmiş, diz üstü çökerek ihtiyar Dumrul ile delikanlı Turalp’in birbirlerinden hoşnut hasbihallerine şahitlik ediyordu. Delikanlı, ihtiyarın tekrar dalıp gittiğini fark etti. Oturduklarından beri hep bir kendisine bir nehre bakıp bakıp dalıyordu. Delikanlı ise ihtiyarın suratındaki savaş çiziklerini ve aksaklığını merak ediyordu. Delikanlı hasbihalin havasını devam ettirmek için;

‘’—Peki sen kimsin ihtiyar? Hep sen sorguladın beni. Bende merak ederim sen kimlerdensin? İhtiyarlığını çileye boğan bu yaralar nedendir?’’ dedi. İhtiyar bir anda ayağa kalktı. Nehre iyice yaklaşıp demir sertliğini andıran suyun çelikliği ile anlamsızca elini yüzünü çalkaladı. Sonra tekrar yerine oturarak delikanlıyla göz göze geldi ve başladı;

‘’—Bana Dumrul Baba derler evlat. Babalık vasfımı buradaki ahali vermiştir. Gerçi aksaklığımdan bir babalık yapabildiğimde yok da. Bu nehrin kıyısında var isek anca 5-10 çadırız. En aşağı tarafta benim çadırım bulunur. Diğerleri toplu halde yaşarlar. Moğol istilaları arttıkça bizim gibi olamayan yani Türk gibi görünen ama Türk gibi yaşayamayanlar korkup kaçtı. Bir tek biz kaldık. Türk’ün töresinde ürkeklik var mıdır hiç? Devletli Kağanımız buyruk vermediği müddetçe hiçbir baskı bizi buradan söküp atamaz.’’ dedi. Delikanlı içerisinden ‘’Helal olsun bre ihtiyar bunca yaşında bile mücadeleye devam ediyorsun dedi.’’ Sorusunun cevabını tam manası ile alamayan delikanlı tekrardan sorma gereği duydu;

‘’—Peki ihtiyar, ihtiyarlığına ihtiyarlık katan suratındaki kılıç darbeleri, bacağındaki aksaklık nedendir? Nece olmuştur?’’ dedi. İhtiyar derinden bir iç çekti. Sanki tüm bu nehrin derdini, kederini içine çekmişti. Anlamsızca tekrardan ayağa kalktı. ‘’Seni bana Tanrı gönderdi çocuk’’ diye diye çadıra doğru aksak aksak atıldı. Delikanlı nereden geldiğini bilememişti. Bekledi… bekledi… Ve ihtiyar elinde kını altın yaldızlı, kabzası kurt başlıklı bir kılıçla çıkageldi. Gözleri sicim sicim ıslanmış, yüzündeki burukluğa burukluk katılmış vaziyetteydi. Arıkan, altın yaldızlı kılıcı görür görmez diz çöküşünü bırakıp şaha kalkmıştı. Delikanlı, Arıkan’ındaki garipliği fark edince arkasına döndü ve ihtiyarın elinde bir kılıç ile topallaya topallaya geldiğini gördü. İlk önce fark etmedi ki; ihtiyar, elindeki kılıcı kendine dayanak yaparak yere uzanmaya yelteninceye dek. Altın yaldızlı kında işlemeli TURALP yazıyordu. Delikanlı; ‘’—Bu… Bu… Kimsin sen Dumrul Baba. Bu kılıç eline nereden geçti?’’ dedi ve gördüklerine inanamaz bir şekilde doğrulmaya çalıştı. Lakin bacağındaki sargı kızıla bulanmış, yarası tekrar kanamaya başlamıştı. Hava bir anda bozmuş ve yeryüzüne tane tane damlacıklarını bırakmaya başlamıştı. Yağmur damlaları ile yaprakların ahenkli türküsü tekrardan başlamıştı. Tıpkı o günkü gibi… İhtiyarın içine bir anda ürküntü girmişti. Ne yapacağını bilemez bir şekilde kurt başlıklı kılıcı sıkıca tutup hem etrafına hem de gökyüzüne bakıyordu. Delikanlı şaşkın bir ifadeyle sorduğu soruların cevabını alamayınca hiddetlenip;

‘’—Ne bir gökyüzüne bir etrafına bakarsın ihtiyar? Yağmur yakmakta işte. Hiç mi görmemişsindir? Yoksa… Yoksa… Ulan sen Moğol musun yağmurdan, gök gürültüsünden korkarsın? Soruma cevap versene?’’ dedi. Delikanlının hiddetlenmesi ihtiyarı kendisine getirmişti. İhtiyar, delikanlının dizine el vurarak;

‘’—Sakin ol evlat. Sakin ol. Ben Türküm. Ve şerefli bir Türk savaşçısı idim. Aynı zamanda şerefli bir Türk savaşçısının can yoldaşı idim. Bu kılıç… Vaziyet onu gösteriyor ki bu kılıç benim can yoldaşım, senin ulu atan, deden yiğit Turalp’e aittir.’’ dedi. Ve kılıcın kınındaki altın yaldız ile işlenmiş TURALP yazan yanını çevirerek delikanlıya uzattı. Sonrasında devam etti;

‘’—Seni bana Tanrı gönderdi yiğit Turalp. Bu emaneti şerefim gibi sakladım. O kutlu gün bu günmüş.’’ dedi. Ve kılıcı müthiş bir ses çıkarış ile kınından çıkardı. Keskin ve bir o kadar da göz alıcı işlemeleri ile delikanlı Turalp’in gözleri yaşarmıştı. Dili damağına dolanmış, hiçbir şey diyemiyor. Bunun farkında olan ihtiyar Dumrul Baba konuşmaya devam etti;

‘’—O gece… İşte o gece… Yağmurlu gecede eğer ben alsaydım o son darbeyi bugün seninle diz dize olamayacaktık evlat. Senin yiğit atan bu kılıç ile ölüme son bir atılış yaptı ve canımı kurtardı. O gün orada ant içtim emanetine sahip çıkacağım diye. Çıktım da.’’ dedi. Sonrasında yine anlamsız bir şekilde ayağa kalktı. Bir elinde kılıç kutlu Maverâünnehrin yanı başına sokuldu. Birkaç yudum içtikten sonra göğe doğruldu. Delikanlıya doğru yöneldi. Ve;

‘’—Artık bu kılıç sendedir evlat! Sakın unutmayasın! Bir gayeyi kendin başaramasan da o umudu verdiğin gelecek nesillerin mutlaka başaracağını bilesin. Atan, can yoldaşım Turalp’im ile beraber görecektik bu kutlu nehri. O göremedi ama onun aynı şuur ile yetiştirdiği soyundan olan sen görebildin. Atalarının ruhları rahat uyusun. Yanı başımda ruhunu Tanrının yanına uğurladığımız ulu atan rahat uyusun. Artık bende rahat uyuyabilirim. Emaneti ehline emanet edip bende gidebilirim’’ diyerekten kınından çıkmış olan kılıcı gökyüzüne kaldırdı ve sırtı kutlu nehre dönük, yüzüne benek benek çarpan su damlalarına haykırarak;

‘’—O geceki havayı bana aksettiren Ulu Tanrım! Bu bir işarettir bana. Sana karşı bahtiyarım. Geliyorum Tanrım… Geliyorum görklü güzel Tanrım. Bir Türk’e böyle bir ölüm yakışmaz lâkin kıl çadırımda, çuldan döşeğimin yamacında ölmeyi bekleyemem. Ben bana düşenleri yaptım.’’ Diyerek altın yaldız Turalp işlemeli kılıcı son kez kara mavi göğe kaldırdı ve karnına sapladı. Bir anda gök gürledi. Arıkan kişneyerek şaha kalktı. İhtiyar Dumrul Baba kılıcı karnından çıkarıp Yiğit Turalp’in önüne attı ve kendisini sırt üstü nehrin azgın sularına bıraktı. O kutlu nehir, ihtiyarı kucağına sığdıramamış gibi yağmurun da bir anda hiddetlenesiyle taşacak seviyeye geldi. Delikanlı olayın içerisinden çıkamamış sadece etrafını seyir ediyordu. Ta ki nehir taşıp azgın sularıyla Ulu çınarı aşındırıncaya dek.