ŞAHSİYET, konuşmalarımızda ve yazılarımızda sık sık kullandığımız tâbirlerden biridir. Şahsiyet sahibi insan, şahsiyetini kazanmış sanat, şahsiyetli siyaset vb. gibi. Şahsiyet sahibi insan ahlaklı, bilgili, vakarlı, etrafında saygı uyandıran, toplulukta itibarlı kimselerdir. Tarihte, sosyolojide ve felsefede ‘’Büyük adam’’ diye ifade edilen insan tipi bu gibi fertler arasında yetişir. İlimde şahsiyetli büyük insanın hususiyetleri ve millet mukadderatında oynadığı rol üzerinden uzun uzadıya durulmuş ve neticede ‘’Büyük adam’’ların kendi topluluklarını temsil kudreti taşıyan şahsiyetli kimseler olduğu hükmüne varılmıştır.

Aslında yine şahsiyetli insanlarla yürütülmesi mümkün olan şahsiyetli siyaset ise, idarî, malî, kültürel vb. sahalarda yönü, karakteri belli ve daima millî menfaatlere bağlı kalan politikalardır.

Millî değerlerden kaynak alan, taklitten uzak, orijinal sanat ve edebiyat da şahsiyetini kazanmış fikir mahsulleri sayılır. Burada da gerçek faktör durumundaki şahsiyetli insanın merkezi hüviyeti meydandadır.

Görülüyor ki, şahsiyet meselesi, ferdî hayatta olduğu kadar cemiyet ve millet hayatında da pek mühim yer tutan içtimaî gerçektir.

Şahsiyetin bu müstesna durumu ona milliyetçilikte seçkin bir mevki verilmesini zarurî kılmıştır. Milliyetçilik, kısaca, bir topluluğun maddi güç ve mânevî değerlerini yüceltmeğe hizmet eden fikir sistemi olduğuna göre, bu sistem içinde şahsiyetin ilk plânı işgal etmesi kadar tabiî bir şey olamaz. Çünkü milliyetçilik ancak hakikî şahsiyet sahibi insanlarla kuvvetlenecek, millet şahsiyetli evlâtlarının gayretleriyle hamle kabiliyeti kazanacak, diğer taraftan, şahsiyetin gelişmesi de ancak milliyetçilik duyguları ile sağlanabilecektir.

Önce, şahsiyet ile inatçılığı birbirinden ayırmak lâzımdır. Bunların her ikisi de aynı insan psikolojisinin belirtileri olmakla beraber, aralarında büyük fark vardır. Bâzıları içgüdülerinin baskısından kurtulamayarak ferdî istek ve temayüllerini gerçekleştirmekte ısrar etmeği şahsiyetin icabı sayarlar ve herkesten üstün görünmeği, hak ve hürriyetleri şahıslarına bağlamayı, hattâ cemiyetin kanun ve nizamlarını çiğnemeği şahsiyetin getirdiği marifetler sanırlar. Halbuki bu davranışlar makbul olmayan, kötü bencillik ârazından başka bir şey değildir. Lüzumsuz ve haksız yere direnme hali olan inadın şuuraltı malzemesini teşkil eden bencillik ile gerçek şahsiyet arasında elbette hiçbir münasebet yoktur. Bencil kişide hayat maddeye tutkunluk, cesaret kabadayılık, hak ve hürriyet, diktatörlük tarzında tezahür eder. Bu yüzden inatçılar ve hodbinler çevreye nefret saçan sevimsiz kimselerdir.

Şahsiyet ise, herşeyden evvel, iyiyi, güzeli. Ve doğruyu gönülden bir iştiyakla ifade ve müdafaa etmek kudretidir. Şahsiyetli insan maddeci değil mâneviyatçı, kabadayı değil yiğit(şövalye), diktacı değil müsamahalı, hürriyet tahripçisi değil saygılı, medenî cesareti tam bir örnek insandır. Bir milletin medenî seviyesi, her yerde sevgi hâlesi ile çevrilen, şahsiyetli fertlerin çokluğu ile ölçülür. Çağdaş medeniyet anlayışı da bu görüşe dayanmaktadır. A. Carrel, medeniyetin bir gayesi insanlara emniyet ve refah temin etmek ise, bir gayesinin de büyük şahsiyetler yetiştirmek olduğunu söylemiştir. Çünkü toplulukların ilimde, felsefede, sanat ve edebiyatta, teknikte ve her cephesiyle siyasette kendilerini millet bütünü halinde ortaya koyabilmeleri ancak yetiştirdikleri büyük şahsiyetler sayesinde mümkün olmaktadır.

İnsanda şahsiyet, biri ‘’ferdî’’, diğeri ‘’millî’’ olmak üzere iki şekilde görünmektedir. Ferdî şahsiyet, ata ocağında nüvelenen ve âile ahlâkı yönünde gelişen şahsiyettir. Âile terbiyesi ferdî şahsiyetin esasını teşkil eder. Ferdî şahsiyetin böylece ana baba ocağında filizlenmesi millet hayatında âile yuvasının ehemmiyetini belirtmeğe kafidir. Milliyetçilikte âilenin cemiyete temel olan kutlu bir müessese sayılması bundan ileri gelir. Millî şahsiyet ise, millî kültür yolu ile teşekkül eder. Millî tarih, millî edebiyat, millî felsefe, millî sanat zevki ve millî ahlâk ile beslenen ferdî şahsiyet yavaş yavaş millî şahsiyet hüviyetini alır. Bu bir bakıma millî terbiyenin ve millî dâvalarda mes’uliyet hissini olgunluk çağına ulaşması demektir. Bu suretle, millî şahsiyet ve milliyetçilik şuuru aynı kültür kaynağından feyiz aldıklarından, her şahsiyet sahibi insan millî duygularla donanmış olmak mevkiinde ve her milliyetçi mutlaka millî şahsiyetini kazanmak mecburiyetindedir. Diğer taraftan, âile ahlâkı nasıl ferdî şahsiyet yoluyla ferdî iradenin zuhuruna imkân hazırlıyorsa, millî şahsiyet de çeşitli milli kültür unsurlarının tesiri ile millî iradeyi meydana getirir. Bu itibarla, bütün bir milletin maddî-manevî kuvvet yekûnunu temsil eden millî şahsiyet mefhumu millî irade ile mahiyet ortaklığı içinde bulunur.

Millî şahsiyet ile millî iradenin kaynaşmasında da mefkûreler doğar. Esasen mefkûre (ülkü), belirli bir millete mahsus tarih, edebiyat, felsefe ve millî şuur ile gıdalanan, mevcudiyetini millî şahsiyete borçlu, bir yüksek düşünce olarak târif edilmiştir. Mefkûre milletçe ulaşılması gereken hedef ise, millî şahsiyet o hedefe varmak için hamle temin eden güç merkezidir; millî irade de bu güç merkezini harekete geçiren itici kuvvet durumundadır. Bir milletin siyasî, içtimaî vb. sahalarında inkılâplar yapan veya ilminde, edebiyatında, felsefesinde yeni ufuklar açan mefkûreciler, millî şahsiyet ve millî iradeyi nefislerinde birleştirmek bahtiyarlığına ermiş kahramanlardır. Millet hayatında en yüksek ruh gerilimin ifadesi olan millî irade-millî şahsiyet-millî mefkûre birliği, bu üç unsurun organik bağlılığından kaynak alan milliyetçilik fikir bütünün ne sarsılmaz bir kudret olduğunu açıklayan kesin delil hükmündedir.

Millî şahsiyet her milletin âile telâkkisi ile kültürüne dayandığından bizim millî şahsiyetimizin de millî kültürümüz ve ahlâk, seciye hususiyetlerimizle kadrolanacağı tabiîdir. Buna göre, Türk millî şahsiyeti denildiği zaman, Türk eğitim ve öğretim müesseseleri ve millî terbiye vasıtaları ile elde edilen Türk millî kültürünün, ferdî şahsiyetini tamamladığı Türk-insanı diğer topluluklardan ayıran, seçkinleştiren ve yücelten şahsiyet anlaşılması gerekir. Millî şahsiyetlerin milletlere göre değişik vasıflarda oluşu milletleri birbirinden uzaklaştırmağa değil, aksine onları insanlık yolunda ortak faaliyetlere sevk etmeğe yarar. Çünkü bir yandan, fertler arasında derunî bağlar kurarak milleti topluca yüksek mefkûrelere doğru koşturduğu için millî bakımdan faydalı ve lüzumlu olan millî şahsiyet, diğer taraftan, her milleti benzer gayeler peşinde seferber ederek geliştirdiği için, bir milletler âilesi durumundaki beşeriyet bakımından da lüzumlu ve faydalıdır.

Millî şahsiyet insanlık ölçüsündeki bu fonksiyonunu icra ederken, millet birliklerini hürmete şâyan topluluklar olmaktan çıkarmağa yönelen soysuzca gayretleri yok etmek gibi baha biçilmez bir vazifeyi de yerine getirmektedir. Sömürülmesi tasarlanan toplulukların önce, dıştan propaganda ve içten terör ile, mânen çökertilmeğe çalışıldığı malûmdur. Bundan maksat, av olarak seçilen milleti hodbinlik, umursamazlık, tenbellik telkinleri ile her türlü aşağılık hizmete hazır ve başkalarına uşaklık etmekten utanmaz hâle getirmektir. Tarihte böyle telkinler ve baskı rejimleri neticesinde ruhuna kölelik aşılanmış topluluklar görülmüştür. Meselâ İngiliz tarihçisi Wells eski Mısır’ı buna misâl gösterir. Ona göre, Mısır’da her önüne gelenin pervasızca hüküm sürebilmesinin sebebi, bu kıta halkına kölelik ruhunun sindirilmiş olmasıdır. Şüphesiz bu gibi topluluklar millet olma vasfı ile birlikte insanlık haysiyetini de kaybetmektedirler. Fakat milletin hayat ve şerefine kastedenler yalnız yabancılar değildir. Bazan millet fertleri arasında da zararlı amelleri gerçekleştirmede düşman ile işbirliğinden çekinmeyen kimselere rastlanır. Bunlar âile terbiyesi ve millî kültürden uzak o şahsiyetsiz, aşağılık çıkarların esiri, her rüzgâr önünde savrulmağa müsâit, muhtevasız beyinli kişilerdir ki, ferdî şahsiyetleri teşekkül etmediği için âile kudsîliğine, milli şahsiyetle ilgileri olmadığı için millet birliğine, ahlak ve seciyeden mahrum bulundukları için mâneviyata karşıdırlar. Beraber yaşadıkları namuslu, haysiyetli insanlar arasında kendilerini yadırgadıklarından, yalnız kalma ıstırabının körüklendiği kin ile, herkesi, kendi ruhî dengesizliklerine ortak etme gayretine sarılırlar. Millî birliği teminat altında tutan değerlere saldırmak, bozucu, yıkıcı, ayırıcı her düşünceyi memleket sathına yaymak onların ikinci tabiatları hâlindedir.

Milleti huzursuz bırakan ve ihmâl edildiği taktirde vatanı felâketlere sürükleyecek olan bu şahsiyetsizlik, avarelik, kin ve kölelik ruhu ile mücadeleye muktedir en kuvvetli silâh, ancak millî şahsiyet-millî irade-millî mefkûreden kurulu ruhî dinamizm olabilir.

İşte Türk milliyetçiliği, hem fertler, hem milletler için varlığı şart bir insanî ve yüksek mânevî inşa pâyesi olan böyle bir şahsiyet anlayışını bayrak edinmiştir. Büyük milletimiz bu bayrak altında milliyetçilik ve medeniyetçilik savaşında mutlaka muvaffak olmak kararındadır. Kanaatimiz odur ki, dört bin yıllık engin bir tarih ve zengin bir millî kültürün vârisi olan bugünkü Türk nesli, büyük Türk milletini bu son zaferi ile taçlandırmakta gecikmeyecektir.

 

KAYNAKÇA 

İbrahim KAFESOĞLU, Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri, 2017 Basım Sayfa:98