Tarih boyunca insanoğlu farklı sebeplerle bir diğer kişiyi ya da topluluğu bulunduğu yerden sürüp mevcut imkânları kendi lehine çevirme eğiliminde olmuştur. Sürgünün sebeplerinden en göze çarpanları arasında verimli toprakları ele geçirmek, bölgenin jeopolitik konumunu kullanmak, dinî veya siyasî sürtüşmeler sayılabilir.

Lügate bakılacak olursa sürgün kavramı, birini ceza olarak başka bir coğrafyaya sürme, yerinden yurdundan etme anlamlarını taşır. Ancak bu anlamlarının yanı sıra sürgün daha geniş kapsamlı olarak siyasî, kültürel ve iktisadî boyutlar içeren bir sürece karşılık gelmektedir. Kültür ve kimliğin yaşamın her boyutuyla olan ilişkisi nedeniyle sürgün öncesi ve sonrasında zuhur eden olaylar, derin sosyal ilişkiler içerisinde taşınmakta ve kuşaktan kuşağa aktarılmaktadır. Böyle bir ‘hafıza’dan bahis açtığımızda bir kez daha görürüz ki Türk milleti hafızasında sürgüne dair birçok yaşanmışlık taşımaktadır.

Dünyada neticesi soykırıma kadar ulaşmış üç sürgün varsa ikisi Türk milletine yapılmıştır. Balkanlar’dan Anadolu’ya, Ortadoğu’dan Türkistan’a, Kafkasya’dan Uyguristan’a koskoca bir coğrafya sürgünün pençesinde varlık mücadelesi veren aziz bir millete şahitlik etmiştir. ‘Kıtalar’ yüz milyonun üzerinde Türk nüfusunun acılar içinde lâkin dimdik bir vaziyette eriyişini inkâr etmeyecektir.

5 Ekim 1938 tarihinde kurşuna dizilerek öldürülen Özbekistanlı şair Çolpan’ın da dediği gibi;

“Külgen başkalardır, yığlayanmenem,

Oynagan başkalardır, inlegenmenem.”

Elbette bu sürgün mezaliminin başrolünde Ruslar vardır. Uzun bir zaman diliminde ‘milyonlarca’ Türk, yurtlarından sökülüp her biri başka bir yana savrulmuştur. Bu kıyımın en kanlı örneklerinden biri de Ahıska Sürgünü’dür.

Bir gün ansızın eşyalarını toplamak için 24 saat mühlet verilen Ahıskalılar; ülke sınırlarında tehdit oluşturmak ve Nazilerle işbirliği yapmak gibi son derece mesnetsiz sebeplerle insanlık dışı koşullarda, hayvan vagonları içinde Gürcistan’dan Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a sürülmüştür. Sürgün sırasında açlıktan, soğuktan ve hastalıktan yaklaşık 20-30 bin insanını kaybeden Ahıska Türklerinin can kayıpları, sürüldükleri ülkelerde ilk yıllarda da sağlıksız koşullar, açlık ve hastalık nedeniyle sürmüştür.

Yıllarca vatan hasretiyle tutuşarak sürüldükleri topraklara tutunmaya çalışan Ahıskalılar uygulanan şiddetli sindirme politikalarına rağmen her daim ‘Türk’ olduklarını vurgulamaktan geri durmamışlardır.

O dönemde Sovyetler tarafından sürgün edilen tüm halkların er ya da geç vatanlarına dönme izni almalarına rağmen, Ahıska Türkleri günümüzde hâlâ vatansızlığın verdiği bir buruklukla farklı coğrafyalarda kendilerine yuva edinmeye çalışmaktadırlar.

Sürgün hakikaten bir milletin başına gelebilecek en elim vaziyetlerden biridir. Lâkin belirttiğimiz üzere sürgünün yankıları daha da can yakıcıdır. Sürgün esnasında ve akabinde verilen canlar, o canların ardında bıraktığı canlar, ölümden beter eziyetler, yürek parçalayan vahşet senaryoları ve dahası…

Kanaatimce Ahıska Türklerinin maruz kaldığı ‘soykırım’a eşdeğer bu sürgünün en yürek yakan neticesi de Fergana Olayları’dır. Türk’ün Türk’e uzanan elinin şifa değil de zehir sunması! Ah ne büyük ıztırab!

Ey sen ‘Hak yolunun bağrı yanık yolcusu’! Bu milletin körpe yavruları ağladıysa ve hâlâ gözyaşları dinmediyse; bu aziz milletin gencecik kızlarının çeyiz sandıkları yollara döküldüyse ve namusları hiçe sayıldıysa; analarımız gözleri yaşlı sessizce toprağa gömüldüyse bil ki sen uyuduğundandır! Sen uyursan kan, gözyaşı ve hudutsuz acı, milleti çepeçevre saracaktır. Ancak sen uyandığında bu millet belki bahtiyar olacaktır. ‘Uyan ey Türk uyan! Uyumak nene?’

“1944′te Özbek Eli’ne sürüldüler

 Orada da fazla görüldüler

 1989′da öldürüldüler

 Ve yine sürüldüler…”