Kahvehane köşelerinde emekli küçük memurlara rastlarsınız. Artık ömürlerinin son günlerini yaşayan bu yaşlı, beli bükülmüş biçare insanlar sabahtan akşama kadar kendi aralarında hastalıklardan, ilâçlardan, emekli maaşlarından, memuriyet hatıralarından bahsederler. Bazen politikalardan,  dünya işlerinden de bahsederler, ama bu konuşmaların sonu daima tevekkülle biten tatlı gevezeliklerden ibaret kalır. Ömrünü meyhanede geçirenlerin gevezelikler ise daha farklıdır. Onlar filozoftur. Biraz içtikten sonra gözlerinden bir perde (akıl perdesi) kalkar ve hayatın bütün kâinatın sırları onlara ayan olur. Bir kısmı sadece dostluğu, yaşamanın ve ölümün mâhiyetinden öteye geçmeyecek kadar mütevazıdir,  hattâ bu halleriyle çok defa bir sempati de celbederler. Dinlerken acıma ile sevgi arasında bir his duyarsını. Bazıları da bir müddet (eski tabirle teşehhüd miktarı) tahsil görmüş, birkaç meşhur insan ismi işitmiş oldukları için, hayal ufukları daha geniştir, kendi hayat tecrübelerine bu bir kaç kırıntı malûmatı da katmak suretiyle insanlığın dününü, bugününü,  hatta uzak istikbalini şöyle birkaç hikmetli cümle içinde özetleyiverirler. Dünyayı ellerine verseniz bir gün içinde cennete çevirmeleri işten bile değildir. Ayık bir insanın bu saçmaları söylemesi tiksinti uyandırabilir,  ama içkinin zoruyla dünyaya nizam verenler insanda yine bir acıma hissi uyandırır, güller geçersiniz. Farz edin ki bu filozoflardan biri meyhane peykesinde ayakdaşlarına değil de,  gazete ve dergi sütunlarında kulaktan dolma yâvallerle vaaz ve nasiyat ediyor. Şimdi size bunlardan birkaç misâl vereyim ister gülün, ister ağlayın,  ister tiksinin.

Meşhur bir sosyalist gazete fıkracısı, sağa sola küfretmeden bıkmış veya küfür hazinesini tüketmiş olacak ki, şimdi felsefe yapmaya başlamış. Bakına ne diyor :  “Bu yüzden ben yine temel meselelere biraz daha derinleşerek dönmeyi ve Türkiye’yi kurtaracak olan sağlam bir dünya görüşü üzerine araştırmalar yapmayı tercih ediyorum.’’ Türkiye’yi kurtaracak sağlam görüş dediği şey, Diyalektik Materyalizimmiş. Şimdide bu diyalektiği izah ediyor. ’’İşçinin patronla olan zıtlaşıp çekişmesi, başka bir biçimde fizikçiyle tabiat arasında da mevcuttur. Bu zıtlaşıp çekişmeler boyuna yeni hamleler,  yeni oluşlar meydana getirmekte ve bu hep böyle zıtlaşa değişe devam etmektedir’’..  Atom çekirdeklerinde aynı zıtlaşmayı görüyoruz. Bütün kâinat zıtlaşarak değişen ve gelişen dinamik bir cümbüş içinde. Şuurumuz ona böyle bir elbise giydirmiyor, tam tersine bu zıtlaşmalarla değişen tüm varlık şuurumuzda yansıyor ve onunda karşılıklı olarak etkiliyor toplumda bir süre için gerçekleri yalanlara sararak çalışanları kandıran ve onların sırtından geçinen sınıflar görüyoruz. Sonra bir uyanma ve zıtlaşma oluyor.

Arkasından bir sıçrama ve daha üst seviyede yeni bir oluş görüyoruz. Tabiata uyan, tabiat yönünde bir değişme bu..onun için adına tarihi diyorlar. “Türkiye henüz böyle bir dünya  görüşünü benimseyerek  olayları değerlendirme yeteneğine  kavuşamadı..  Kavuşacaktır elbet. Bunun için el ele omuz omuza uğraşacağız. Sosyalist felsefesinin temelini anlatacağız. Şimdi yukarıdaki saçmalıkları bir izaha kalkmak, bir fıkra anlattıktan sonra onun nüktesini izah etmeye benzeyecek. Yalnız bu filozofa birkaç sual soralım ve müsaade ederse birazda biz ona akıl öğretelim. El ele, omuz omuza uğraşacağınıza birazda kafa kafaya uğraşsanız olmaz mı? Yoksa siz proleter olduğunuz için kafalarınız değil de sadece eliniz, kolunuz mu çalışıyor? Biraz okuma ve düşünme zahmetine katlanarak şu Diyalektik Materyalizmi, Marxist komünizmi iyice öğrenseniz, ondan sonra elâleme bilgiçlik satsanız daha iyi olmaz mı? Fizikçi ile tabiat arasında,  atom çekirdekleri arasında tezat oluyor da niçin sizin kafanızda mantık ve bilgi arasında bir tezat göremiyorsunuz? Belki bu zıtlaşmadan da bir üst sentez doğar, yani doğru bilgi sahibi olurdunuz. Size –yani kendini ilerici ve toplumcu zannedenlere – marxist diyorlarmış. İftira ve bühtan ediyorlar. Marxist diye Marxistmi bilenlere ve düşünce mekanizmasının ona ayarlayanlara denir, lakırdı kıtlığında asma budayanlara değil.

Gelelim bir başka filozofa. Bütün gazete filozofları gibi buda Marksist yahut kendini öyle zannederek savuruyor. Türkiye de marksizmin en meşhur organı olarak bilinen bir dergide yazılar döktürülüyor. Hümanizmden, hümanist kıymetlerden bahsediyor: Mesele bu kadar açık ve orta. Bizce bu sorulara sosyalizm ışığında başka türlü cevaplandırılamaz. Varılan mantılı sonuç şudur: Biz sosyalizmden yana devrimciler (ihtilalci sosyalistler demek istiyor) olarak Batı değiliz, ama batının tüm hümanist değerlerine açığız ve bunların öz malımız gibi benimseriz.

Aynı yazının baş tarafın da şunları söylüyor: “Batı denen şey, burjuva demokratik devrimini 18.Ya da 19. yüzyılda,  yani burjuva demokratik devrimler çağında yapmış olan, ortak ekonomik ve sosyal yapıları bulunan ve gelişerek bugünkü kimliklerine, yani emperyalist kimliğe ulaşan ve dünyanın geri kalanını sömürerek, yoksulluk denizinde bir refah adası kurabilen, çoğunluğu kuzey Atlantik kıyılarında olan uluslar topluluğu değil midir? Biz bu soruya evet karşılığı veriyoruz.”Maden ki Batı denen şey Burjuva inkılabını yaparak emperyalizme ulaşmış uluslar topluluğudur, böyle bir medeniyetin yarattığı değerler size göre nasıl hümanist oluyor. Sonra siz böyle bir medeniyetin değerlerini nasıl öz malınız sayıyorsunuz? Hani üstadınız Marx’a göre üst yapıyı teşkil eden bütün kıyametleri altyapı, yani iktisadi münasebetler tayin ederdi? Burjuva kapitalist düzeninin de bu iktisadi yapıya göre değerler yaratmış olması gerekmez mi? Burjuva demokrasisine karşı ihtilalci sosyalizmi savunanlar, eğer marksizm hakikaten biliyor ve ona inanıyorlarsa, Batı’nın yarattığı değerleri benimseyecek yerde onları yıkmaya çalışılmalıdırlar. Yoksa maksistler de mi başkalarının yarattığı değerleri çalmaya başlarlar? Mamafi bu filozof Maksizmi bilmediğini de yarın ağzıyla itiraf ediyor. İlerde öğrenecekmiş  “Sosyalizmi İbn-i Haldun’dan öğrenecek değiliz. Nasıl ki sosyalizmin Babeuf’den ya da Simon’dan öğrenecek değilsek. Bu büyük kişiler çağlarında sosyalizme giden yolu aydınlatmışlardır, o kadar .. Sosyalizmi öğrenmek için Marks, Engels gibi sosyalizmi büyük ustalarını okuyacağız. “Bu satırları bir an için hatırımızdan çıkarmaksızın, aynı gazetenin başka sahifelerinde çıkan bir yazıya dönelim. Burada Babeuf davası dolayısıyla aleyhte verilen bilirkişi raporun tenkid edilmektedir:” İlk olarak siyasi partiye komünist adını verdiren bizzat Marx olmuştur. Filhakika Komünistler Birliği adını taşıyan cemiyet 1847’de Londra’da Marks ve Engels’in iştirakiyle kurulmuş, bu partinin programı olan beyanname de yine ikisi tarafından kaleme alınmıştır. İşte bu biraz uzunca açıklamamız göstermektedir ki, gerek ilmi açıdan, gerekse Türk ceza kanununda öngörülen suç olma bakımından komünizm, kaynağını Marks Engels’de bulan ve özellikle Lenin tarafından geliştirilen doktrin ve rejimdir. Bugün komünist sıfatı da bu görüşü benimseyen yazarlara ve siyaset adamlarına verebilir.”

Demek ki bir insan Marks’ın ve Engels’in doktrininin benimser ve bunu propaganda ederse, ona hiç tereddüt etmeden komünist denebilir ve Türk ceza kanuna göre mâhkum edilebilir. O zaman yukarıda sosyalizmi Marks’dan ve Engels’den öğreneceğini söyleyen filozof ne olacak? Dostlarını kanuna jurnal etmek hiç sosyalist ahlakına (!) yakışır mı? Hiç değilse, sosyalist devrimi yapıncaya kadar birbirinize destek olsanız, ondan sonra böyle jurnalcilik nasıl olsa moda haline gelecek. O zaman dostlarınızı, hatta aile fertlerinizi, mevkiine göz diktiğiniz herkesi bol bol ihbar eder, onların felaketi üzerine yaldızlı saltanatlar kurarsınız.

Bu filozof Marksizmi öğrenememiş ama köylü kurnazlığını iyi öğrenmiş. Bakın nasıl ustaca ifade kullanıyor:

“Garaudy bir politik örgüt disiplinine bağlı Fransız düşünürleri arasında katkıda bulunma, orijinal olma çabası gösterenlerdendir. Garaudy’in yaptığı, bir marxist olarak, Cezayir’deki devrimci gelişme karşısında anlayışlı, dogmalardan uzak bir davranış öğütlenecek.”

Buna argodaki bir tabirle  “Yutturmacılık” derler. “Politik örgüt disiplinine bağlı” diye kulağını koltuk altında gösterecek yerde düpedüz “Fransız komünist partisine kayıtlı” dese olmaz mı? Olmaz, çünkü bu kurnaz filozoflar Garaudy ve onun gibilerini tarafsız birer batılı mütefekkir gibi göstererek adam kandırma çabasındadırlar. Hem sonra Marksist olan bir adam nasıl orijinal oluyor, nasıl dogmalardan uzak düşüyor? Ne dersin filozof arkadaş? Bana kalırsa sizin Ceza Kanununda filan korkmanıza hiç sebep yok. Çünkü kanunun işlediği fiilin şuuruna varan, onun mesuliyetini taşıyan insanlara ceza verir, böyle ne söylediğini bilmeyen kimseleri ayrıca himaye eder, kendilerine bir vasi tayin ederek zarar görmelerini önler. Ünlü sosyalist derginin her sahifesi böyle incilerle dolu. Eğlencelik kabilinden bir misal daha verelim:

“Bir toplumda gerçekçi edebiyatın kendiliğinden doğabilmesi için o toplumun bir düşünce geleneği olması gerekir. Bu düşünce geleneği içinde maddeciliğin ortaya çıkması gerekir. Hatta daha ileriye gideceğim, o toplumun makineyi kendisinin bulması gerekir. Gerek Türk toplumunun düşünce geleneği yok mudur? Bu düşünce geleneği içinde maddecilik ortaya çıkmamış mıdır? Makineden söz ederek işi ileri götürmeyelim. Bu edebiyatta geleneğin etkisi nedir? Bu soruların karşılıklarını düşünmek bizi sorunu kavramaya götürür.”

Bu karmakarışık lâfların ne manaya geldiğini anlayan varsa, yazarının kendisi de dâhil, lütfen bize anlatsın. Kendisini nasip şekilde memnun etmeye söz veriyoruz.

Kaynakça
Prof. Dr. Erol GÜNGÖR, Sosyal Meseleler ve Aydınlar, 1993 Basım, Sayfa 242