Bugün her medenî topluluğun sözlüğünde millet, devlet ve hükûmet tâbirleri vardır. Bunların aynı dilde yan-yana yaşaması her birinin ayrı mefhumlara delâlet ettiğini gösterir. Nitekim “devlet”, sınırları milletlerarası antlaşmalarla tanınmış, müstakil bir siyasî bütün olduğu halde, “hükûmet”, devlet iradesinde iktidarı elinde tutan, iç ve dış siyaseti yürütmekle vazifeli, mes’ul heyet mânâsına gelir. “Millet” ise, aynı dili konuşan, bir ortak kültüre bağlı ve aralarında mânevî rabıtanın duygu yoluyla yaşadığı fertler mecmuudur. Bu suretle millet, herhangi bir hükûmet tarafından idare edilen gelişi güzel bir halk kütlesini değil, fakat belirli bir kültürün, bazen resmî devlet sınırları dışında kalan, mensupların umumî heyetini ifade eder.

Yeryüzünde kendi devletinin siyasî hâkimiyet sahasında toplanamayan milletler çoktur. Umumiyetle azınlıklar, hükûmet bakımından, yabancı otorite emrinde yaşayan zümrelerdir ki, millet açısından tamamıyla başka câmiaların fertleridirler. Bazı milletler de tarihî gelişme ve içtimaî zaruretler dolayısıyla geniş coğrafyaya dağılmış durumdadır. Meselâ aşağı-yukarı 100 milyonluk muazzam bir kütle meydana getiren Türkler, hâlen, Balkanlardan tâ Çin duvarına kadar uzanan geniş sahada, birbirinden ayrı topluluklar olarak yaşamaktadırlar. Ancak, yabancı hükûmetlerin idaresinde olmakla beraber, bunların hepsi aynı dili konuştukları, aynı kültürün taşıyıcısı oldukları ve mânevî birlik şuuruna sahip bulundukları için bir millet, Türk milleti sayılırlar.

Devlet, hükûmet ve millet tâbirlere ayrı ayrı mefhumları ifade ettiklerine göre, her birinin siyaset, yani memleket içi idare ve milletlerarası münasebetleri tanzim ve yürütme bakımından farklı mânâ taşıyacağı tabiîdir. Bizde çok kere devlet siyaseti ile hükûmet siyasetinin karıştırıldığı görülür. Millî siyaset mefhumu da malesef iyi anlaşılmış değildir.

Hükûmet siyaseti, kısa vâdeli politika olup içte sosyal gelişmelerle ve dışta sık-sık başka manzaralar arzetmeğe istidatlı milletlerarası siyasî hava ile paralel değişiklikler gösterir. Bu siyasetin kuvveti daha ziyade diplomaside toplanır. Diplomasi ne derece elâstikî olur, gerekince direnme, fakat icabında yumuşamada isabet gösterilirse, hükûmet başındakiler o nispette başarılı siyasîler olarak kabûl edilir. Hükûmet siyasetin bir özelliği, iktidar değişikliği hâllerinde diplomasideki dozun da azalıp çoğalmasıdır. İş başındaki hükûmet iç dâvalar ve belirli dış meselelerde kendine göre bir yol tespit edilebilir, önceki iktidarlara nazaran daha kesin durumlar takınabilir veya tutumunda daha büyük ölçüde münhaniler çizebilir. Bu hususlarda tercih, hükûmet adamlarının çözmekle vazifeli bulundukları problemler karşısındaki takdirlerine bağlıdır. Bu sebeple muvaffakiyetin şahsî dirayet ve diplomasi mahareti ile bir arada yürümesi hükûmet siyasetinin diğer bir hususiyetindedir.

Devlet siyaseti ise, istiklâl ve vatandaş hukukunu teminat altında bulundurmak, memleket iç politikasında zaten tespit edilmiş olan idarî, sosyal prensipleri muhafaza ve tatbik etmek demektir. Devlet siyaseti, hükûmet siyasetinde takip edilecek yol hakkında direktif verici mâhiyettedir.  Bu itibarla, anayasalar da kesinlikle târif edilen değişmez prensiplere sahiptir. Meselâ cumhuriyet rejimi, demokratik sistem ve lâiklik vasfı Türkiye devletinin değişmez ve değiştirilemez prensipleridir. Hükûmetler bütün teşriî tekliflerini anayasa çerçevesinde mütalâa etmek, icraatının da onun hükümlerine göre düzenlemek mevkiindedirler. Aykırı hareketler hükûmetten geliyorsa devlet siyasetine tecavüz, hükûmet dışı kuvvetlerden geliyorsa doğrudan doğruya devlette isyan telâkki edilir. Esasen devlet siyasetinde değişiklik ancak büyük çapta içtimaî tahavvüller, ihtilâller sonucunda vuku bulabilir.

Millî siyasete gelince, bu büsbütün başkadır; mâhiyet itibarıyla, “millet” târifine uygun olarak, hem devlet coğrafyasının, hem de devlet siyasetinin hudutlarını aşar; her zaman değişmesi mümkün kuvvetler dengesine dayanan milletlerarası siyasetle sınırlanmayacak kadar geniş ve bazen yüzyılları kucaklayacak kadar uzun ömürlü olur. Millî siyaset, hükûmet ve devlet siyasetlerinin çok üstünde bir politika anlayışıdır. Nasıl hükûmet devletin hukukuna tecavüz edemezse, devlet de millî siyasetin gerektirdiği esaslar çerçevesinde çıkamaz ve hiçbir zaman ona aykırı bir yön takip edemez. Anayasada ve idare rejiminde husule gelen değişiklikler bile millî siyaset üzerinde sarsıcı ve bozucu teshirler yapamaz. Buna göre, bir millî siyaset takibi için “devlet” ilk şart olmakla beraber, iki siyaset arasındaki ilgi sanıldığı kadar kuvvetli değildir. Zira millî siyaset, devlet şekillerine ve hükûmetlere bağlı olmayan, fakat bunlardan müstakil ve” millet “ dediğimiz varlığın ruhunda nesiller boyunca yaşatılacak, fikir hayatında olgunlaştırılacak, topluluğun kollektif vicdanında daima uyanık tutulacak ana prensipler birliğidir. Böylece,  her siyaset adamının tâbi olmak ve hattâ her vatandaşın desteklemek mecburiyetinde bulunduğu millî siyasetin, aynı milletin fertlerini, Dünyanın neresinde olursa olsun, kendi fikriyat ve icriaatı içine alması icap eder ki, bu da, fasılasızca işlenen ve yayılan çok şümullü bir millî kültür cephesinin kurulması zaruretini ortaya koyar.

Bir yandan, prensiplerini gerçekleştirecek hükûmet organı ile sıkı alâkası bulunan, diğer taraftan da, gayesinin gerektirdiği iklimlere kadar sokulacak, tesirlerini devlet sınırlarının ötelerinde hissettirecek karakter taşıyan millî siyasetin iki istikamete yöneleceği, daha doğrusu iki cepheyi birden idare edeceği aşikârdır. Bu istikamet veya cephelerden biri iç meseleler, diğeri resmî hudutlardan çok uzaklardaki millet fertlerini topyekûn ilgilendiren, geniş mânâsıyla, millî meselelerdir. Bütün bu hususlar, devlet menfaati ve millî hedefler bakımından, ilmî usullerle incelenerek tesbit edilir ve prensiplere bağlanır. Böylece kesin ve realist millî siyasete sahip hükümetlerin, gerek askeri ittifaklar, kültürel temaslar, ticarî anlaşmalar gibi dış münasebetlerde, gerek eğitim- öğretim, toprak, iskân, tabiî servet kaynakları, nüfus meseleleri ve türlü reformlar vb. gibi memleket iç mevzularda, farkına varmadan lüzumsuz emek sarf etmesine ve zararlı yollara sapmasına imkân yoktur. Aynı hâl, menşei meçhul iktisadî, felsefî, terbiyevî cereyanlarının yurtta tehlikeli çığırlar açmasına mâni olur.  Hükûmetlerin millî menfaatlere uygun, şahsiyetli politika gütmelerini sağlamak suretiyle milletçe başarıya ulaşmanın yegâne garantisini teşkil eden millî siyasetin tesbit ve tâkibinde büyük veya küçük devlet olmak mühim değildir. Zîra, yukarıda işaret ettiğimiz üzere, bu nüfus kalabalığına veya coğrafî yaygınlığa değil, millet mensuplarının fikrî olgunluğa, ruhî hassasiyetine ve kollektif vicdan uyanıklığına bağlı bir meseledir. Milletlerarası tutumları yakından bilinen devletlerden alacağımız bazı misaller bunu göstermeğe yeter:

Rusya‘nın dış politikasında değişmez hatlardan birinin, belki de birincisinin, sıcak ve açık denizlere inmek olduğu mâlûmdur. Çar Deli Petro zamanından itibaren yürürlüğe giren bu siyaset, dikkate değer ki, aşağı-yukarı 250 yıldan beri herhangi bir inhirafa uğramamış; Rusya’da rejimler yıkılır, devlet şekilleri değişir, hükûmetler birbirini takip ederken, sıcak denizlere, bilhassa Akdeniz’e inme politikası ehemmiyetinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Çarların Orta Asya yolu ile Hindistan’ı baskı altına alma teşebbüsü ve Boğazlar ve Anadolu’da Türk kudretini sarmadıkları müddetçe, Balkanlar üzerinde Akdeniz’e el atma gayretleri yeni kurulan Sovyet İmparatorluğu liderleri tarafından aynı dikkat ve tempo ile takip edilmiştir. Küçük komşumuz Yunanistan’ın kendine mahsus bir millî siyaseti olduğunu Kıbrıs meselesi ortaya koymuş bulunuyor. Yunanistan’ın Kıbrıs ile alâkası 150 yıl önce başlamıştır. Daha istiklâle bile sahip olmadıkları tarihlerde, 1814’de, Yunanlılar Adaya kabarık sayıda din adamı göndermek suretiyle Kıbrıs’ı Yunanlaştırmağa doğru ilk adımı atmış idiler. O zamandan beri Atina’daki rejim ve hükûmet değişiklikleri Adayı ilhak politikasındaki gelişmeyi durduramamış, aksine teşvik etmiştir. Hattâ Yunan millî siyasetinin Kıbrıs’tan başka toprakları da hedef tuttuğu, Yunan hükûmetinin mâcerayı Büyük İskender fütuhatında temellendirmeğe çalışmasından anlaşılmaktadır. İngiltere siyasette bir asır sonrasını düşünür, sözü millî İngiliz politikasının açık ifadesidir. Arapların bile ayrı coğrafî bölgelerde ve ayrı devletler halinde yaşamalarına rağmen, millî bir siyaset gütme yoluna girmek gayretleri gözden kaçmaktadır. Tıpkı bu devletler gibi, meselâ Fransa’nın, Amerika’nın vb. hep birer millî siyasetleri olduğu şüphe götürmez. Milletlerin tarihleri tetkik edildiği zaman bu husus anlaşılacak ve komşularla olan münasebetlerde önce onların millî politikalarını incelemek ve öğrenmek büyük faydalar sağlayacaktır. Çünkü günlük diplomaside arada bir görülen gevşeme ve gerilemelerin hiç biri millî siyasetleri değiştirecek mahiyette olamaz.

Burada belirtmek lâzımdır ki, millî siyasetlerin mutlaka emperyalist karakter taşıması şart değildir. Bazı milletlerin, millî siyaseti, sadece kendi topluluklarının ve soydaşlarının varlığını teminat altında tutacak yolda tesbit ve takip etmeleri mümkündür.

Demek ki, millî siyaset, dış münasebetleri kadroladığı ve mânâlandırdığı gibi, kültürel, iktisadî mâlî tedbirler hususunda da hükûmet faaliyetlerine ışık tutacak merkezî bir hüviyet taşımaktadır. Milleti mânen birlik hâlinde yaşatan millî siyasetin istikbâle emniyetle bakmak, devlet adamlarına güvenmek gibi millete itimat telkin eden tarafları da vardır, zira millî siyasetini idrâk ederek ruhunun derinliklerinde yaşatan bir millet için herhangi bir yeis ve çaresizlik içine düşmek ihtimali azdır. Millî siyaset takibi çağdaş millet anlayışında başlıca şartı teşkil eder.

 

KAYNAKÇA
PROF. DR İbrahim Kafesoğlu, Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri, Sayfa 137-142