Müslümanlar Avrupa’ya
ulaşmak için kendilerini
çoluk çocuk nehirlere,
denizlere atarken…

1994 yılının sonları. Zamanın Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterand ağır hasta. Âhiret hakkında bilgi almak için Jean Guitton’u ziyâret etmiştir. Jean Guitton, Papa VI. Paul’un danışmanlığını yapmış bir düşünür. İnançlı bir Katolik, bilimler akademisinin üyesi bir büyük din bilgini. “Tanrı ve Bilim” adlı kitabı çok satanlar listesinde olmuş bir filozof.

Fransız L’Express dergisi Avrupa’da “dine dönüşü” kapak konusu yaptı. Hz. İsa’dan haberi olmayan yeni nesiller, meraklarını gidermek için İslâm’ı incelemektedirler. İnsanlar Allah’a ihtiyaç duyuyorlar, diye yazdı.

1995 yılının başları. Alman Der Spiegel dergisi Jean Guitton ile bir röportaj yaptı. Kitabının ön sözüne Louis Pasteur’un “Birazcık bilim bizi Tanrı’dan uzaklaştırıyor. Fakat çok bilim bizi tekrar Tanrı’ya götürüyor.” sözünü yazan ve “Artık duâ edilen kilisede aranan gerçek ile laboratuvarda mikroskop altında aranan gerçekler arasında bir savaş yok. Kilise ile laboratuvar gittikçe birbirine yaklaşıyor.” diyen büyük düşünür, bu röportajda Tanrı bana şöyle diyebilir: “Guitton, ben sana bu kadar kabiliyet verdim. Peki, sen bunlarla ne yaptın?” ifâdesini kullanır.

Batı artık dine dönüyordu. Araştırmalar hızlanmıştı. Prof. Dr. Eva de Vitray Meyerovitch kendisine hediye edilen bir kitapta Mevlana’nın birkaç beytini okuyunca büyülenip hayli araştırma yapmıştı. Tam Müslüman olmaya karar verdiği anda “İki milyarı bulan onca Hıristiyan yanlış yolda da bir ben mi doğruyu buluyorum acaba?” şüphesiyle üç sene Sorbonne Üniversitesi’nde ünlü bir profesörün derslerine devam edip kendi dinini incelemişti. Araştırıp, soruşturup düşünmüş ve duâ etmişti: “Yâ Rabbi! Bunca zamandır senin hak dinini bulmak için elimden geleni yaptım. Bunun en büyük şâhidi de sensin. Ne olur artık bana gerçek yolu göster ve beni hidâyete erdir.” Rüyâsında mezarını ve Müslüman olarak öleceğini gördü. Hidâyet vesîlesi olan Mevlana’yı okumak için Paris Üniversitesi Şark Dilleri bölümüne üç yıl devam ederek Farsçayı en iyi şekilde öğrendi. Kısa zamanda Arapçayı da en iyi bildiği diller arasına kattı. Mevlana’nın bütün eserlerini Fransızcaya çevirdi. Röportajları, konferansları ve çevirileriyle pek çok Fransız’ın kalbini İslâm’la ısındırdı. Üstelik vasiyeti üzerine mezarı Konya’ya nakledilen bu merhûme yalnız da değildi. Roger Garaudy, Annemarie Schimmel, Cat Stevens (Yusuf İslâm) İslâm’ın tanınmasında büyük hizmetler yaptılar.

Batı, bu İslâm’a yönelişin farkındaydı. Buna seyirci kalamazdı. “Bir an önce Türkiye Avrupa ile bütünleştirilmek istenmektedir. Batı kültürünün bütün değerleri ve müesseseleri alınmak suretiyle Türkiye’nin kalkınabileceğine inanan bu zihniyetin sâhipleri Avrupalı devletler tarafından görülmeli ve onlara yardım edilmelidir. Eğer bunların elinden tutulmazsa Türkler içinde bulundukları sıkıntıların ve ihtiyaçların zorlaması sonucunda başka bir kurtuluş yolu arayacaklardır. O zaman, şimdiki zihniyetin yerini yeni bir zihniyet alacaktır. (…) Şâyet bugünkü zihniyetin desteklenmesi suretiyle Anadolu’daki Türkler, Batı içinde kaynaştırılmazsa önümüzdeki on yılda 50 milyonluk, kendi târihine bağlı yeni bir Türkiye doğacaktır. Bu Türkiye, Avrupa ülkeleri için büyük büyük bir tehlikenin ifâdesinden başka bir şey değildir.”  diyen onlardı. (1)

Harekete geçtiler, NATO’nun düşman rengini yeşil yaptılar. Müslümanları terörist îlân ettiler. İslamofobiyi hortlattılar. 11 Eylül’le İslâm’ı olduğundan çok farklı bir şekle sokup onu kötülediler. Bütün bunları alenen yaptılar. Tezler yazdılar, projeler geliştirdiler. Gazetelerde işlediler, konferanslar verdiler, kitaplar yazdılar, filmler çektiler. Ve biz uyurken veya bakarken bütün bunları yaptılar.

BİZ NE YAPTIK?

İşte merhum Aliya İzzetbegoviç’in söyledikleri: “Dünyadaki Müslümanları düşündüğümde ilk sorum şu olur: Acaba hak ettiğimiz kaderi mi yaşıyoruz yoksa yenilgilerimiz konusunda hep başkaları mı suçlu? Eğer biz suçluysak -ben bu kanaatteyim- yapmamız gereken neyi yapmadık yâhut yapmamamız gereken neyi yaptık?” Yâni biz yenilgilerimiz konusunda hep başkalarını suçladık.

İşte Bangladeş Cemâat-i İslâm Partisi’nin lideri Mutiurrahman’ın îdama giderken yayımladığı vasiyeti rahmetli Fethi Gemuhluoğlu’nun 1975’te irticâlen yaptığı meşhur konuşmayı hatırlatıyor. Şöyle demişti merhum Gemuhluoğlu: “Ben aşksız insanlar görüyorum, huzur içinde uyuyorlar, gülüyorlar, vitrinlere bakıyorlar, hâlâ büyük pazarlıklar peşindeler.”

Merhum Mutiurrahman ise “… Korkmuyorum. Ardımda pişmanlıklarım var ama üzgün değilim. Kırgınım. Sözünü unutanlara, kardeşinin elini tutmayanlara, düşeni kaldırmayanlara, Allah için gözyaşını sakınanlara…” demişti.

Yâni bırakalım Müslümanların sözlerini tutmalarını, Müslümanlar sözlerini akıllarında bile tutamıyorlar.

İşte merhum Durmuş Hocaoğlu’nun yazdıkları: “Bilim, teknoloji, fikir ürettiğimiz yok. Fakat görgüsüzce tüketiyoruz. Müslüman dünya yeterince bilinçli olmanın çok ötesindedir, kritik nedir habersizdir; her kazancını kendi hânesine, her kaybını başkasının hânesine fatura etmektedir. Bilgiye bizâtihi bilgiye îtibar etmemekte… Üzerinde Müslümanların patentini, markasını, imzâsını taşıyan ciddi bir zihin ve emek ürünü bulmak imkânsız gibidir. Allah’ın kutsal kitabında 800’den fazla yerde düşünmeyi hatırlattığı hatta emrettiği unutularak akletme, düşünme reddedilmektedir.”(2)

Refah yok, teknoloji yok, umut yok. Müslümanlar bu sebepten İslâm ülkelerini terk ediyor, Avrupa’ya koşuyorlar.

Gelecek nesillerin istikbal vaat edenleri! Yüksek ve mukaddes İslâm binâsının temelini yâni îmanı sağlamlaştıracak direği namaza geçin. Buna merhum Seyyid Ahmet Arvasi Hoca’nın İlm-i Hal’inden başlayın.

KAYNAKÇA                                                                                                                                                                                   (1) Sadi Somuncuoğlu, Bozkurt, Ankara, Kasım, 1975.                                                                                                      (2) Durmuş Hocaoğlu, Devletçilik Bumerangı, Ufuk Kitapları, 2002.