Osmanlı İmparatorluğunun özellikle son yüzyılının muhârebe anlamında çok yoğun ve şiddetli geçtiği bilinmektedir. Vatan topraklarının büyük bölümünde cepheler açılmış, kan dökülmüş, can verilmiştir. Târih, tüm bunları yazar; biz de üzerine tartışır dururuz. Devletlerin stratejileri, hamleleri, asker sayıları, kazandıkları ve kaybettikleri muhârebeler… Ancak savaşın tesiriyle askerin hâlet-i rûhiyesine çoğunlukla değinilmez veya bu husustan üstünkörü söz edilir. Bu noktada yardımımıza genellikle günlük ve hâtıratlar koşar.

Günlüklerde savaşın sedâsını açık seçik işitir, husûle getirdiği manzarayı görürüz. Bununla birlikte günlüğü tutanın aşkı, heyecanı, ayrılık hasreti, bütün saydamlığıyla açığa çıkar. Bu husus, savaşın zâhirî sonuçlarıyla beraber bâtınî taraflarına da vakıf olmamızı sağlar. Vatanın her köşesini kanıyla sulayan şehitlerimizin de birer hayatları ve kurdukları hayalleri olduğunun şuuruna varmak şüphesiz ki bu kutsî toprakları tevârüs eden bizleri vatanına daha sâdık kılacaktır.

Günlüklerin en önemli özelliği, hâdiselerin birinci ağızdan anlatılması olarak bilinir. O andaki hissiyat aktarıldığı için genellikle samîmî ve etkileyici bir üslûpla kaleme alınırlar. Birinci Dünya Savaşı’nın Çanakkale Cephesi’nde şehit olan Teğmen İbrahim Naci’nin günlüğü bu samîmiyeti ve tesiri hâiz mühim bir kaynak olarak günümüze ulaşmıştır.

Çanakkale Cephesi’nde henüz 21 yaşındaki bir teğmenin 29 gün boyunca tuttuğu günlük notları Seyit Ahmet Sılay tarafından kitaplaştırılmıştır. Sılay’ın günlüğe uygun gördüğü isim ise şehidin kısacık ömründe dile getireceği son sözler olacaktır: “Allah’a ısmarladık!”

Bu, apaçık bir vedâ sözüdür. Teğmen İbrahim Naci, günlüğüne son noktayı koyarken şehâdet mertebesine erişeceğini gâyet iyi bilmektedir. Aynı şekilde ilk satırlarını yazarken de… Kendisini tanıtırken ev adresini verir ve şu sözleri kaydeder: “Bu defter kimin eline geçerse bir şehit hürmetine yukarıdaki adrese göndersin…” (s.41)

Allahaısmarladık – Çanakkale Savaşı’nda Bir Şehidin Günlüğü, Yeditepe Yayınevi’nden çıkmıştır. Kitabı yayına hazırlayan Seyit Ahmet Sılay, Çanakkale Savaşı Harp Malzemeleri ve Belgeleri Koleksiyoneridir. Sılay, günlüğe ulaşma serüveninden de söz ettiği bir takdim yazısının ardından uzunca bir giriş bölümü kaleme almıştır. Burada cephedeki vaziyetten, İbrahim Naci’nin kimliğinden, günlüğe dâir bazı bilgilerden bahsetmiştir. Ayrıca günlüğün muhtevâsına değinerek seçtiği bazı konu başlıklarını yorumlamıştır. Bu bölüm, günlüğü okumadan önce hem şehit teğmeni tanımak hem de cephenin durumu hakkında fikir edinmek için faydalı bir bölüm olarak karşımıza çıkar.

İbrahim Naci’nin günlüğü 1915 yılının 24 Mayıs ve 21 Haziran târih aralığını (29 gün) kapsamaktadır. Bâzen kısa bâzen uzun notlar almış; yola çıktığı İstanbul’dan harp meydanındaki şehâdetine kadar geçen sürede yaşananları kaydetmiştir. Günlüğünü tutarken sayfanın sağ üst köşesine târih bilgisini ve o sırada bulunduğu mevkii iliştirmiştir.

İbrahim Naci, notlarında cephede şâhit oldukları, savaşın acı manzarası, kendisinin ruh hâli, iâşe meselesi gibi birçok önemli noktaya temas etmiştir. Bir günlükten elde edilebilecek âzamî mâlûmata erişmek mümkündür, diyebiliriz. Özellikle günümüzde doğru bilinen bazı yanlışların, bu ve benzeri kaynaklar dikkate alınarak düzeltilmesi îcap etmektedir. Günlüklerin en önemli özelliklerinden biri de budur.

Meselâ Çanakkale Savaşı denince akla gelebilecek en önemli tartışma konularından biri cephedeki iâşe meselesidir. Birçok hâtırattan olduğu gibi İbrahim Naci’nin günlüğünden de iâşenin kusursuz olduğu anlaşılmaktadır. Menüde genellikle etli yemekler bulunmaktadır. Askerin çay, kahve ihtiyacı dahi karşılanabilmektedir. Aslında bu, olması gerekendir. Çanakkale’nin İstanbul’a yakınlığı ikmalin nispeten mümkün olmasını sağlamıştır. Esâsen karnı doymayan, kuvveti yerinde olmayan ordudan güçlü bir mücâdele beklemek de zordur.

Notlarına bakıldığında, henüz 21 yaşındaki teğmenin fevkalâde bir edebî üslûba sâhip olduğu görülür. Tasvirleri ve duygu yüklü satırlarıyla bazı bölümlerin bir öykü tadında okunduğu söylenebilir. Esâsen tahsilli ve kendisini yetiştirmiş olduğu da anlaşılmaktadır. Üstelik İbrahim Naci, cephede roman dahi okumaktadır. Onun, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’te de karşılaştığımız bu yönü; okumanın lüks değil, bir ihtiyaç olarak algılanması gerektiğini gösterir güzel bir örnektir.

İbrahim Naci’nin cephede bir gece “ay”ı tasvir ettiği satırları, edebî yönünün îzahı için yeterli olacaktır, kanaatindeyim: “Oh! Fakat onda öyle bir akşam kızıllığının hüznü vardı ki! Bütün bu yarımada üzerinde cereyan eden facialara sanki ağlar gibiydi. Şimdi onda kim bilir ne müthiş acı ve kederler vardı. Kâinat artık tekrar hafif bir aydınlığa boğuldu. Ay o hazin ve ağlamış çehresini kâh saklayarak, kâh biraz daha göstererek gittikçe yükseliyor ve vurulan, inleyen memleketi için ağlayan, ayrılığı için sızlayan, çoluk çocuğu için yanan, intikam için tutuşan binlerce insanı görmek, görerek o ayrılık acılarını bütün sızılarıyla duymak, içmek istiyordu. Şimdi ayın etrafında koyu bir takım hatlar belirmişti. Bütün bu manzara sanki ayın üzüntüsüne iştirak etmek isteyen fedakâr ve harikulâde şeylerdi.” (s.56)

İbrahim Naci’nin, notlarını alırken düz bir anlatıma başvurmadığı belli olur. O, mekân tasvirleri yaparak günlüğüne bir seyahatnâme havası katmayı da başarır. Aslında savaşın her yönünü açığa çıkarmaya çalıştığı da söylenebilir. Onun notlarında günlük gazetenin bile ne kadar kıymetli olduğu anlaşılır. O, vatan aşkının yanında memleket hasretini; memleketine ve sevdiklerine kavuşmanın yolunun vatanın kurtarılmasından geçtiğini büyük bir ustalıkla sezdirir. Savaşın ortasında, bir neferin hissettiği karmakarışık hisleri satırlarına nakış nakış işler. Onda aşkı, özlemi, umudu, coşkuyu, korkuyu, cesâreti, inancı bir arada bulursunuz. Ve savaşın en acı gerçeği olan ölümle şu satırlarda karşılaşıp hüznün doruklarına ulaşırsınız: “Ve şimdi doğrusu kalben pek sarsılmış bir haldeyim. Kendisi kim bilir nasıl bir naz u niyaz içinde büyümüş, ne yüce bir anne-baba şefkati ve merhameti ile yetiştirilmiş bu vücutlar şimdi nerede yatıyorlar. (…) Ve kim bilir bu sararmış, dökülmüş toprakların siyah ve katı sinesine bırakılan bu vücutlar muharebeye nasıl bir geriye dönmek ümidi ile girmişlerdi…” (s.112-113)

Şehit teğmenin vatan ve millet aşkıyla dolu olduğu, onun her satırında göze çarpar. Türk büyüklerine atıfta bulunur; Süleyman Gazi’yi, Namık Kemal’i anar. Hayatını tehlikeye atmadan terfî ve nişan alan askerden söz edip sitemde bulunur. Arkadaşları cephede savaşırken kendisi de düşman karşısına çıkmak için hayli istekli görünür. Nitekim şehâdet mertebesine ulaşır. Fakat tüm bunların yanında, şehâdetinden iki gün önce, gâyet tabiî olarak ölümün soğuk nefesini ensesinde hissettiği görülür: “Ahiret… İyi, neticede herkesin müracaat edeceği bir kapı idi. Fakat bizim için pek erken değil mi?..” (s.126)

İbrahim Naci’nin, 29 günlük serüveninde hazin sona yaklaştıkça üslûbunun değiştiğine şâhit olunur. Gittikçe daha tesirli bir anlatıma bürünen satırlar okuru etkisi altına alarak âdeta o günlere götürür. Günlüğün hitamı yaklaştıkça şehidin acısı ve savaşın ıztırabı daha yeğin hissedilir. Ve o acı son gelip çatar; şehit teğmen hayâtı (günlüğü) yarım bırakır.

İbrahim Naci şehit olduktan sonra günlükte Yüzbaşı Bedri Efendi’nin kaleme aldığı hâmiş de yarım kalır. Tabur imamı ve kâtibi, son cümlesini noktalama fırsatı bulamayan Yüzbaşı’nın şehâdetine dâir günlüğe not yazar. Bu durum, savaşın hakîkatini bütün çıplaklığıyla gözler önüne serer. Her şeyin ne kadar hızlı değişebileceğini, “yarın”ın olmadığını, sözün yarım kalabileceğini açıkça gösterir.

Şehit teğmen, bizim için onca zorluğa katlanan; başını sıcak döşeklerinde yastığa değil, savaşın acı sahnesinde sert kayalara koyan; silâhıyla arkadaş tüm şehitlerimizi anlatır. Onların sözcülüğünü üstlenir. Savaş gerçeğinin acısını ve vatan müdâfaasının kutsiyetini gelecek nesillere aktarır. Onun notları aynı zamanda bir nasihatnâme olarak algılanmalıdır. Şehitlerimizin yaşadıklarını okuyarak onurlu bir yaşam tesis etmek ve onların aziz hâtıralarına saygıyla, unutulmamalarını sağlamaksa bize düşen en basit mücâdele şeklidir. Dolayısıyla târihin derinliklerinden çıkarılıp literatüre kazandırılan bu ve benzeri eserler bize kim olduğumuzu hatırlatmak için önemli vesîkalardır.

İbrahim Naci’nin hacim olarak küçük sayılabilecek günlüğü, savaşın türlü açmazlarını ve zor şartlarını tafsîlâtıyla aktarır. Dr. Lokman Erdemir tarafından Osmanlı Türkçesinden günümüz Türkçesine çevirisi yapılan eserin gâyet anlaşılır olduğunu söyleyebiliriz. Seyit Ahmet Sılay’ın, gerekli görülen yerlerde dipnotlara başvurması, akim kalan bazı noktalara açıklık getirmektedir. İbrahim Naci’nin üslûbu da düşünüldüğünde eser, kısa sürede okunabilecektir.

“Ekler” bölümünde İbrahim Naci’nin fotoğrafının da bulunduğu künyesi, Yüzbaşı Bedri Efendi’nin künyesi, İbrahim Naci’nin yeğeni Nüzhet Hanım’ın günlüğün sonuna yazdığı not, günlüğün Osmanlı Türkçesi ile yazılmış aslının fotoğrafları ve İbrahim Naci’nin İstanbul’daki evinden şehit olduğu cepheye kadar olan güzergâhını gösteren harita yer almaktadır.

Bir teğmenin gözünden cephedeki ahvâli, mücâdeleyi ve askerin ruh hâlini idrak edebilmek için eseri herkesin okuması gerektiğine inanıyorum. Şehit teğmenin son sözüyle bitirelim: “Allah’a ısmarladık.”