Memleketimiz fikir atmosferinde gerçekçilik adına uçurulan balonlardan biri de milliyetçiliğin pratik hayat ta tesirsiz, ancak liseli gençlerin heyecanı mahsulü, geçici bir düşünce olduğu iddiasıdır. Türlü neşir vasıtalarının kurnazca istismarı yoluyla işletilen propaganda çarkı bu saçma ve uydurma iddiayı, maalesef, hakikati idrakte ye tersiz bazı kafalara yerleştirmekte başarı kazanmış gibidir. Bu acı gerçeği vatansever Türk aydınlarının dikkatine sunarken, aynı zamanda, insanın ruhî temayülünün en tabiî eseri olan milliyetçilik gibi ölümsüz fikir sisteminin, muvakkaten gölgelendirilse bile, ortadan kalkacağını umanların da yanlış ve sahte bir nazariyat plânında seyrettiklerini hatırlatmak isteriz. Milliyetçilik, kendisine ebedîlik vasfını sağlayan, tamamıyla ilmî temellere dayanmakta olduğu gibi, tatbikat yönünden de cemiyetlerin kurtuluşlarında ve halle muhtaç meselelerinde kesin ve reel çözüm yolları gösteren müsbet bir düşünce tarzıdır. Bunun açık delillerinden biri olarak, bahis konusu edeceğimiz, milliyetçilikte millet anlayışı, bu ebedî ve asîl fikire aleyhtarlığın iç yüzünü de aydınlatacaktır kanaatindeyiz.

Millet, dar ve geniş mânasıyla, çeşitli şekillerde tarif edilmiştir. Fakat bu mefhumun, birbirinden esasta ayrılık gösteren, biri hukukî-siyasî, diğeri ilmî olmak üzere başlıca iki tarifi vardır. Hukukî-siyasî tarife göre, millet, belirli coğrafi sınırlar içinde yaşayan, bir resmî dili olan, müşterek kanunları bulunan insanların meydana getirir birliktir. Burada bir insan topluluğuna millet denebilmesi için aranan hususiyet, topluluğun siyasî istiklâle sahip olmasıdır. Hukukî-siyasî tarifte bazı bakımlardan ilme aykırı düşen tarafların mevcudiyeti derhal dikkati çekecek kadar açıktır. Bu mânasıyla millette, siyasî bir heyet teşkili herhangi bir özellik istenmemektedir. Buna göre, başka başka diller konuşan, ayrı kültürlere mensup birbirine yabancı kütleler, sırf bir devlet organizasyonu içinde yaşadıkları için, millet sayılırlar. Hu kukî-siyasî millet, böylece, savaşlar ve barışlar sebebiyle sınırların daralması veya genişlemesi neticesinde, tıpkı eşya yığını gibi, azalıp çoğalan ve mevcudiyeti milletlerarası siyaset muvazenesine bağlı mekanik bir topluluktan başka bir şey değildir. İnsana mahsus akıl, zekâ düşünce, duygu gibi mânevî melekelerle birlikte, bu melekelerden doğan ve her topluluğun kendi sosyal bünyesi içinde gelişen millî kültürü bir kalemde reddeden mâlum çevrelerce müdafaa edilen bu mekanik millet telâkkisinin Türk topluluğundaki tesirleri de meydandadır. Onlara göre, meselâ Türk milleti Cumhuriyet sınırları dahilindeki ahaliden kuruludur ve ondan ibarettir; halk kütleleri arasında dil birliği, kültür ortaklığı, vb. lüzumsuz olduktan başka, tabiatıyla, ferdi önce insan haysiyetine yükselten, sonra da millî cemiyetin tamamlayıcı ve faal uzvu haline getiren millî kültürün yayılma ve işlenmesine de hacet yoktur. Türkiye’de nüfus kâğıdında Türk vatandaşı yazılı herkes Türktür, fakat resmî sınırlarımız dışında kalmış, anadili Türkçe ve Türk kültürüne mensup milyonlarca insan Türk değil, yabancıdır!

İşte bu düşünceler aramızdaki sözde “ileri” zümrelerin millet ve kültür dâvalarındaki tutumunu açıklayan hususlardır. Milliyetçiliğe karşı uçurulan mâhut balonun dayanak noktalarından biri, yani, tatbikatta görülen manzarasıyla: bütün ilmî, fikrî faaliyetlerimizi millî kültür kadrosundan uzak tutmak; dil, tarih, sanat, ahlâk mevzularında Türk’e doğru yönelmeği engellemek; memleketteki kültür çalışmalarının hudutlardan ötelere sızmasını önlemek gayretleri hep bu siyasî, fakat gayrî ilmî anlayışa dayanmaktadır. Bizi, bir yandan,Türk kültürünün zayıflayıp yok olması suretiyle milletç tarihe veda etmek gibi feci âkibetlere sürükleyecek, bir yandan da, Dünya Türklüğü ile büsbütün alâkamızın kesilmesi halinde Türk kültür abidelerinin bezediği ve yeraltı-yerüstü servetleri bakımından pek zengin ülkelerin sahibi muazzam kuvvetlerin mânevî desteğinden mahrum bırakacak olan bu tutumun doğuracağı korkunç gelişmeleri malûm çevrelerin asla dikkate almadığı açıkça görülüyor.

Sosyoloji ilmince tesbit edilen ve milliyetçiliğin tamamıyla benimsediği gerçek millet tarifi ise şöyledir: Millet, topluluk bütününün tamamlılık ve âhengini sağlayan, orijinal müesseselerini yaratan ve yaşatan duygu ve kültür birliğinin kaynağı millî kültür unsurları bakımından, fertleri arasında iştirak bulunan bir sosyal birliktir. Bu tarifte  ilk göze çarpan özellik, dilde birlik, tarihte, fikirde, âhlakta, kısaca mânevî değerler şuurunda iştirak şartıdır. Bu ilmî tarife göre, millet mefhumu siyasî hudutlar benzerleri nevinden sun’î engeller tanımaz; Dünyanın neresinde olursa olsun aynı dili konuşan, aynı kültüre bağlı kalmış, fikir ve mâneviyatta bir olan insanların hepsi aynı milletin fertleri kabûl edilir. İlmî tarifin bilhassa Türkler için taşıdığı büyük ehemmiyet aşikârdır. Çünkü hâlen yeryüzünde, Cumhuriyetimizin 35 milyonluk nüfusu ile birlikte, 100 milyona yakın Türk, Türk yaşamaktadır. Türkiye sınırları haricindeki milyonlarca Türk, Asya ve Avrupa’da dağınık vaziyette, çeşitli hükûmetler idaresinde ve ideolojiler baskısında bulunmakla beraber, başta anadil Türkçe birliğinden başka, tarih ve kültür ortaklığı yönlerinden bir bütün teşkil etmektedir ki, bu muazzam kütlenin bir tek millet, Türk milleti sayılması ilmin zaruretinden olmaktadır. Millet mefhumunu ilmî, yani doğru mânasıyla kabûl ettiğini belirttiğimiz Türk milliyetçisi, bundan dolayı, kendinden bir parça, Türk millî bütünlüğünün fertleri olan dış Türklerle ilgilenecek, Türk kültürünün onlar arasında da gelişmesine yardım edecek, bir talihsizlik netîcesi mahkûm duruma düşmüş Türklere hürriyet, istiklâl ve demokrasi havası götürecek, onların mâneviyatlarını kuvvetlendirecek ve böylece en tabiî hakkı olan ve ilmin kendisine emrettiği millî ve beşerî vazîfesini yapacaktır.

KAYNAKÇA

İbrahim Kafesoğlu, Türk Milliyetçiliği Meseleleri, Sayfa 198-201.