Milli Eğitimde yeniden reform hazırlıkları konuşulurken, din eğitimi tekrar günün konusu haline geldi. Basındaki yazıların yanısıra ilmî toplantılarda da bu konu ele alınıyor; Ankara’daki İlahiyat Fakültesinin tertiplediği din eğitimi semineri geçen hafta sona erdi, yine Ankara’da Aydınlar Ocağının tertiplediği din eğitimi semineri ise mayıs ayının dokuzuncu ve onuncu günleri yapılacak. Bu toplantılardaki tebliğlerin ve müzakere zabıtlarının yayınlanması kamuoyunun aydınlatılmasında önemli rol oynayacaktır.

Türkiye’de din eğitimi çok partili idarenin başlayışından beri her zaman günün konusu olmuş, hiçbir zaman siyasî tartışmaların dışına çıkarak gerçek yerini bulmamıştır. Çünkü bizde din eğitimi genellikle dine ve İslâm medeniyetine karşı takınılan iki siyasi tavra göre şu veya bu yönü almaktadır. Tek partili idare zamanında Türkiye’nin siyasî iktidar eliti memleketin din ve dindarlar, din adamları yüzünden battığını düşünüyor, İslâm medeniyetinden uzaklaştığımız ölçüde modernleşeceğimize inanıyordu. O tarihte modernleşme ile Avrupalılaşma eş değerli sayılıyor, Avrupa’nın dışında başka bir medeniyetin bütün unsurları gerilik eseri olarak görülüyordu. Ahmet Ağaoğlu’nun tabiriyle ‘’Üç medeniyet’’ ten sadece Batı medeniyeti bize yol gösterebilirdi.

Tek parti idaresinin siyasî kadrosunu din düşmanı saymak doğru değildir, fakat onların medeniyet konusundaki bazı sabit fikirleri din adamı yetiştiren bütün okulların kapatılmasına ve bütün okullarda din derslerinin kaldırılmasına yol açtı. Bunun tabiî bir neticesi, Türkiye’de bir gün halka din işlerinde rehber olacak veya kaynağını dinden alan bir fikir çerçevesi yaratacak kimseler arasında bir tek yüksek tahsilli insanın kalmayışı oldu. Bu defa dinin büsbütün gerilemesi beklenirdi, çünkü artık din denince mektep-medrese görmemiş birtakım insanların telkin etmeye çalıştığı ve aydın bir kimseye hiç de hitap etmeyecek nitelikteki inanç ve pratikler akla geliyordu.

Bununla birlikte Türkiye’de din bütün tazeliğini –ama daha çok duygu planında- muhafaza etti ve Türk halkı bir gün demokratik haklarına kavuştuğu anda din eğitimi görme hakkını tekrar aldı. Ben bu gelişmeleri yakında yayınlanan ‘’ İslâmın Bugünkü Meseleleri’’ adlı kitabımda etraflıca anlattığım için burada tekrar üzerinde durmayacağım. Orada da belirttiğim gibi, din meselesini bir an önce siyasî platformdan çıkarmamızda büyük fayda vardır. Maalesef memleketimizdeki siyasî gelişmenin bir sonucu olarak, bir siyasî ekip dinin ve din eğitiminin aleyhinde, öbürü lehinde görünmüş ve bu yüzden meseleyi ilmî, objektif açıdan değerlendirerek halletmek imkânı kalmamıştır.

Şu günlerde parti politikasının çıkmazlarında hayli uzakta bulunduğumuz için, din eğitimi konusunda da oldukça sıhhatli müzakereler yapmak ve kararlar almak fırsatının doğduğu kanaatindeyiz. Şimdiki rejim hem din istismarının aleyhindedir hem dinin Türk cemiyeti içindeki gerçek yerini almasına taraftardır. Şu hâlde meseleye bakış açısı bizce gayet müspettir, ancak bu açıdan yapılabilecek düzenlemeler hususunda son derece dikkatli olmak gerektir.

Önce şunu kabul etmeliyiz ki, laiklik prensibi devletin din eğitimde öncülük etmesine kesinlikle engel değildir. Hatta laikliğin böyle bir tatbikatı özellikle teşvik etmesi gerekir, çünkü din eğitimi gereği gibi verilmediği takdirde hiç istenmeyen şekliyle başka mahfil ve merciler tarafından verilecek, bu da neticede dinin siyasî çekişme ve istismar konusu yapılmasına yol açacaktır. Devletin mutlaka bu işi düzenlemesi, kendi nezareti altına alması ve memlekette ancak din ihtisası yapmış kimseleri bu hususta söz sahibi kılması lazımdır. Din her şeyden önce bir ilim ve tefekkür işidir, bu ilim ve tefekkürü hazırlayacak eğitim müesseseleri olmadıkça memlekette ne din ne de laiklik doğru dürüst anlaşılabilir. Halbuki bizde iktidar sahipleri uzun yıllardır din eğitimi deyince bundan Müslüman cemaatine namazda rehberlik eden ve zaman zaman ahlakî öğütler veren ‘’cami hocası’’ zümresini anlamıştır. Bu tıpkı inşaat mühendisi yetiştirmeyip inşaat teknikeri ile işi idare etmeye benzer; halbuki birinciler olmadan ikincilerden faydalanma imkânı da son derece azdır.

Memleketimizde din eğitiminin asıl yeri İmam-Hatip okulları ve Yüksek İslâm Enstitüleridir, bunların üstünde üniversite seviyesinde Ankara’da İlahiyat Fakültesi, Erzurum’da ise İslâmi İlimler Fakültesi vardır. Okul ve enstitüler daha ziyade pratik sahada din adamları yetiştirmektedir. Bunlar devlet okulu olmakla birlikte esas itibariyle halkın gayretiyle ve halkın mâli desteğiyle meydana gelmiştir. Pek çok ilimizde imam-hatip okulunu halkımız yaptırmış, sonra Millî Eğitim Bakanlığı’na başvurarak buraya öğretmen verilmesini istemiştir. Belki vakıf kurma imkânı bulunsa halkımız öğretmenlerin maaşını da temin eder ve böylece devlete hiçbir mâli külfet bırakmaz. Şimdiye kadarki tatbikat bu müesseselerin cemaate çok faydalı olduğu gibi, laiklik konusunda da hiçbir problem çıkarmadığı merkezindedir. Halbuki devlet nezareti altındaki bu okulların dışında kontrolsüz ve vasıfsız bir eğitim görerek din hizmetlerine girenler sık sık şikâyet konusudur, üstelik bunlar tahsil görmüş din adamı zümresine karşı da açıkça husumet beslemektedir. Bu yüzden devletimizin din sahasında okul tahsiline iyice önem vererek bu ikincileri bertaraf etmesinde büyük fayda vardır.

İmam-Hatip Okullarında hem orta hem de lise kısımları vardır. Din bir genel bilgi değil bir ihtisas sahası olarak düşünüldüğü takdirde, bu ihtisasa ortaokuldan itibaren başlamış olmanın faydası açıktır. Kaldı ki din tahsili, diğer sahalardan farklı olarak, özel bir ahlakî şahsiyet disiplinini gerektirir ki bu disiplin sadece ders okuyarak kazanılmaz; insanın ahlakî şahsiyetinin teşekkül ettiği kritik çağlarda belli bir istikamete sokulmuş olması son derece önemlidir. Bu sebeple de İmam-Hatip okullarının orta okul seviyesinde başlayan bir eğitim vermesi pedagojik bir zarurettir.

Şu hâlde ilk yapılacak iş mevcut eğitim müesseselerini bir bakıma kanun-dışı diyebileceğimiz eğitime karşı daha da güçlendirmek ve hâkim kılmak olmalıdır. Ayrıca İmam-Hatip okullarının birer meslek okulu olmak itibariyle yüksek öğretimde anormal yığılmayı önleyen başlıca kanallardan biri olduğu da akılda tutulmalıdır.

İkinci büyük mesele ihtisas-dışı din eğitimidir. Hepimiz mühendis olmuyoruz, ama hepimiz geometri okuyoruz. Bunun gibi, ilk ve ortaöğretimin her kademesinde çocuklarımız Müslüman bir ülkenin vatandaşları olarak din eğitimi görmelidirler. Bu türlü mecburi din eğitiminin Batı ülkelerinde verildiğini ve hiç şikâyet konusu olmadığını biliyoruz. O kadar ki, oralarda okuyan Müslüman-Türk çocukları bile din (Hristiyan) derslerinden muaf tutulmakta büyük güçlük çekmektedir.

Türkiye din deyince büyük korkuya kapılarak aleyhte tavır alanlardan olduğu gibi, din adına adi menfaat bezirganlığı yapanlardan da çok çekmiş bulunuyor. Ümit ederiz ki bu türlü ıstırap kaynakları artık ortadan kalkar. Bunu sağlayabilmek için biz eğitimden başka bir çare görmüyoruz. Mesele halkı kimin aldatacağı konusunda çekişmek değil, halkı kimsenin aldatamayacağı bir eğitim seviyesine çıkarmaktır. Dini bilen ne ona düşman olur ne de ihanet eder.

KAYNAKÇA

Prof. Dr. Erol GÜNGÖR, Sosyal Meseleler ve Aydınlar, 1993 Basım, Sayfa 388