İdeal ferdî mânâsıyla varılması özlenen herhangi bir gayedir.

Biz idealden bunun tam zıddını anlıyoruz.

İçtimaî mânâsıyla ideal, gelecekte varılması özlenen ve tasarlanan, meçhul yarınlara ait bir hayal değil, taze ve dolgun bir millî şuur hali, cemiyet ve fert arasındaki gizli telleri seslendiren bir sosyal uyanış, tastamam bir realitedir. İçtimaî mânâsıyla bir ideal, milli şuurun ferdî şuurumuza dolması, benimizi bizin iştiyakları ve heyecanları ile doldurmasıdır. Burada artık habire peşinden koşulan ve bir türlü varılmayan bir serap yok, her an aşılan bir merhaleden yeni bir merhaleye doğru koşma ve kavuşma vardır.

İçtimaî ve millî mânâsıyla ideal, cemiyete zararlı, hatta sâdece faydasız, nâfile ferdî isteklerimiz yerine içtimaî isteklerimizi dolduran millî şuur zenginliğidir. Bu her an tazelenen dolgun şuur hali içinde artık niçin yaşadığımızı biliyoruz: Eğer evleniyorsak; bu yalnız şu güzel kızın gözlerinize vurulduğumuz için değil, yalnız ev hayatının disiplinine kavuşmak için değil, bunlardan ve buna benzer ferdî keyif ve menfaatlerden evvel, cemiyete bir âile hücresi daha kazandırmak, nüfusu çoğaltmak, memlekete yeni kuvvetler ve millî hayata yeni hayatlar katmak içindir. Eğer ticâret yapıyorsak; bu yalnız para kazanmak için değil, ondan evvel memleket istihsalini, paramızın kıymetini, millî serveti çoğaltmak içindir. Ferdî hareketlerimizin en büyüğünden en küçüğüne kadar hepsinde bir millî menfaat hesabı vardır. Şu köşeyi dönüyorsak, şu tramvayı bekliyorsak, şu dostla sevişiyorsak, şu gazeteyi okuyorsak, şu tiyatroyu seyrediyorsak bunların hep memlekete faydalar temin ettiğine emin olduğumuz içindir. Hatta yemek, içmek gibi uzvî faâliyetlerimizin de gayesi millîdir. Bir milletin uzvu olmazsak hayvanlaşacağımızı biliyoruz; bir milletin uzvu olmamanın mümkün olmadığını biliyoruz, ferdî hayatımızın millî hayatımızla kaim olduğunu biliyoruz; bir milletin uzvu olmamanın mümkün olmadığını biliyoruz; ferdî hayatımızın fâni, millî hayatımızın bâki olduğunu biliyoruz; millî hayatımızın devam edebilmesi için ferdî hayatımızı onun emrine vermek lâzım olduğunu biliyoruz.

Liberal demokrat cemiyetlerde bu millî şuur, sükûn ve refah zamanlarında uykuya dalar; harp, ihtilâl ve buhran zamanlarında uyanır. Sükûn zamanlarında fertlerin çoğu ancak âile ve dost kadrosu içinde sosyal hayatlarını yaşarlar; bütün fedâkârlıkları kendi yakınlarına inhisar eder, kendilerinin ve yakınlarının saâdetinden başka bir şey düşünmezler. Millî şuurlarının memlekete şâmil tarafı derin bir uyku içindedir. Fakat Gökalp’imizin îzah ettiği gibi: “Milletin hayatı büyük bir tehlike ile tehdit olunduğu, cemiyet büyük bir hamle ile kendini kurtarmaya azmettiği galeyanlı dakikalarda, cemiyet bu derin uykudan birdenbire uyanır. Fertler bu esnada kendi menfaatlerini, şahsî arzularını, gailelerini unuturlar. Hepsinin ruhunda yalnız müşterek bir heyecan, müşterek bir ihtiras hüküm sürer.”

“…Bu galeyanlı anlarda fertler son derece fedâkâr olurlar. Bundan başka onların ümitleri, azimleri, metânetleri de fevkalâde şiddet kazanır. Bu anlarda nice sâkin adamlar kahramanlıkta, nice bedbinler nikbinlikte, nice meyuslar ümitvarlıkta nümûne olmuşlardır. Bu anlarda bütün ruhlarda sari ve müstevli bir vecd vardır ki, hepsini en tatlı saâdet duygularına boğar.”

Gökalp’imizin -mürşidi Durkheim gibi- en büyük eksiği, liberal cemiyetlere has olan bir hali bütün cemiyetlere teşmil etmesidir. Sükûn zamanlarında millî şuurun uykuya dalması liberal cemiyetlere hastır. Çünkü bunların sosyal yapıları ferdîdir; bütün kanunları ve an’aneleri ferdin selâmetini idealleştirir. Ancak harp ve buhran zamanlarında memleketin selâmetine ferdin menfaatleri fedâ edilir. Böyle cemiyetlerde millî şuurun uyanması için harp, ihtilâl ve buhran sarsıntıları lâzımdır. Liberal demokrasi “hürriyet, sulh ve refah” afyonlarıyla, sükûn zamanlarında fertlerin millî şuurunu kendi eliyle uykuya yatırır.

Millî cemiyetlerin sosyal yapıları millîdir. Bu cemiyetlerde fert, refah mirasyedisi, hürriyet sarhoşu ve sulh esrarkeşi değildir. Her mesele onun için millî dâvâdır ve sükûn zamanlarında da o, bu dâvânın zaferi için uyanık durur. Korparasyon nizamı içinde mesleğini millî menfaat emrine veren teşkîlâtta vazîfe almıştır. Hiçbir millî meseleye omuz silkemez. Çünkü sükûn zamanlarında da millet bir ordu halinde ve millî hayat kansız fakat galeyanlı bir mukaddes harp halindedir.

Millî adam sükûnu değil mücâdeleyi, emniyeti değil tehlikeyi, politikayı değil kahramanlığı, uyuşukluğu değil atılganlığı sever. Bu adamın gözünde sulh ve harp aynı şeydir. Birkaç damla kan, ikisinin arasındaki iştiyak, heyecan ve hedef birliğini ortadan kaldırmaz.

Millî adamın ideali her zaman uyanıktır çünkü onun bütün hayatı bu ideal hayatından başka bir şey değildir.

KAYNAKÇA                                                                                                                                                                                Peyami Safa, Eğitim Gençlik Üniversite, Ötüken Yayınları, Sayfa:186