Televizyonda Dördüncü Murad piyesini seyredenlerin hayreti, Türk aydınının ruh haline yeniden ve ibretle seyretmek için bir fırsat yarattı. Piyeste Dördüncü Murad’ın Kur’an’ı alarak onu yücelten sözler söylemesi, onu, kendisine rehber ettiğini yiğit bir sesle haykırması kimini öfkeye boğarken kimini de ümitle korku arasında garip duygulara sevketti. Hemen herkes birbirine ‘’ne oluyor’’ diye soruyor. Resmî bir ağızdan ‘’Allah’’ kelimesini duyunca bile memleketin battığını düşünmeye alışmış bulunan bir zümre ‘’buna nasıl müsaade edilir’’ diye köpürürken, imanını göstermekten korkmayı öğrenmiş bir zümre de ‘’buna nasıl müsaade edildi?’’ diye soruyor. Evet, daha düne kadar Fatih’in, Yunus’un, Mevlana’nın, Alpaslan’ın tablolarının anarşi sebebidir diye resmi binalardan kaldırıldığı bir ülkede ‘’buna nasıl müsaade edilirdi?’’.

Ortak manevî inançlar bir kültürün çekirdeğini meydana getirir, yani bunlar bir ülkedeki insanların birlik duygusu kazanmaları ve iş birliği yapmaları için şart olan bir cazibe merkezi teşkil eder. Bütün sosyal ilim adamları kültürün en az ve en son değişen kısmının bunlar olduğunu söylerler, öyle ki kültürün çekirdeğinde meydana gelen bir parçalanma artık bütün bir milletin -eğer herkesi toplamaya yeten yeni bir cazibe merkezi bulunamamışsa- çözülüp dağılması mânasına gelir. Bu çekirdek bir memleketteki aydınların geliştirdiği kültür halinde kendini belli eder; bu yüzden mesela Katolik kültürü, İslam kültürü, Hindu kültürü gibi terimler kullanabiliyoruz. Bu kültürlerin her biri, güneş etrafındaki gezegenler sistemi gibi, aynı merkezin etrafında düzenli hareketlerin meydana getirdiği birer sistem teşkil eder. Kültür çekirdeğindeki birlik aydınların temel değerlerindeki birliğin de kaynağıdır. Bu birlik dağıldığı zaman aydın kitlenin düşünce yapısı ve dünya görüşü de parçalanır ve böylece bir çeşit sosyal şizofreni ortaya çıkar; topyekün cemiyetin kafasında bir ‘’çatlak’’ meydana gelir.

Dünya tarihine baktığımız zaman, zihniyet buhranı geçirmiş ülkelerin hiçbirinde bizimkine benzeyen bir çatlama görmüyoruz. Fransız inkılâbının ters-yüz ettiği sosyal düzen dahil, hiçbir buhran bir ülkenin insanlarını kültürün temel değerleri konusunda bu kadar karşı karşıya getirmemiştir. Biz de birkaç inkılâp -Tanzimat, Meşrutiyet ve Cumhuriyet- geçirdik, ama bu çatlamayı inkılâp idarelerinin radikal teşebbüslerine bağlamak doğru olmaz; çünkü hiçbir resmî otoritenin bu çapta bir zihin sarsıntısı yaratmasına imkân yoktur. Şahıslar ve siyasî rejimler bu kadar güçlü olabilseydi, iyi niyetle ele aldıkları pek çok işleri başarabilirlerdi. Kaldı ki hiçbir otorite, ülkesinin bu keşmekeşin içine düşmesini istemez.

Bizim başkalarına benzemeyen bir tarafımız da değişmenin çok uzun sürmesi ve bu kadar uzun bir zaman içinde ciddi bir toparlanma ümidinin belirmeyişidir. Avrupa çok ıstıraplı bir buhranın içinden geçti, ama bir zaman için sarsılan değer sistemini tekrar yeni baştan düzenlemeyi bildi. Ne gariptir ki Türkiye’nin model diye bildiği Batı işte bu toparlanmadan önceki Avrupa olmuş ve Türk aydını demokrasi denince Fransız inkılâbını görmüştür. Bu model yapmaktan çok yıkmaya yöneliktir, imandan çok inkâra önem verir. Fransız inkılâbının geleneği Avrupa’da bile esefle karşılanırken, Türkiye’nin onu ‘’modernleşme’’ davasına bayrak yapması hem üzücü hem düşündürücüdür.

Yıllardan beri muhafazakâr aydınlar ‘’ilerici’’ denenleri Avrupa’yı körü körüne taklid etmekle suçladılar ve bizdeki modernleşmenin bir taklid hareketi olduğunu söylediler. Keşke böyle bir taklid yapılabilseydi ve keşke şimdiki şahsiyet buhranı yerine Avrupa taklitçiliği gibi bir kusurumuz olsaydı. Bizim taklid edemediğimiz Avrupa’da bir insan geleneksel kültüre düşmanlık yaparak kendisinin ‘’ilerici’’, bilgili, aydın ilh. olduğunu göstermeye kalkarsa ona deli derler; ciddiye almazlar ve güler geçerler. Avrupa’da kiliseye gitmeyen pek çok aydın vardır, bunların içinde kiliseye gitmenin lüzumuna hiç inanmayanlar da vardır, ama orada hiçbir aydın Avrupa medeniyetinin Hıristiyan köklerini ve Hıristiyan geleneğini inkâr etmez. Üstelik bunlara büyük saygı gösterir. Bilir ki, şahsen dindar olmasa bile, bir Hristiyan medeniyetinin çocuğudur; İsa’ya inanmasa bile Hıristiyandır, çünkü imanın metafizik inançları onun ferdî vicdanıyla ilgili olmakla birlikte sosyal ve kültürel şahsiyeti bakımından kendi cemiyetinin değerlerini mutlaka paylaşır. Televizyonda her gün bir veya birkaç örneğini gördüğümüz Batı filmlerinde Hıristiyanlığın ne kadar büyük bir yer tuttuğunu düşünüyor muyuz? Batı medeniyetinin içinden Judeo-Hıristiyan geleneğini çıkardığımız takdirde geriye ne kalacağını hiç düşündük mü?

Avrupa tarihinde kiliseye karşı şiddetli hücumlar yapılmış, zaman zaman rahipler en ağır bir dille yerilmiş ve hicvedilmiştir. Ama Avrupa tarihinde İncil’e hücum edildiği, onun küçümsendiği görülmüş değildir. Batılı aydınlar Kur’an’dan bahsederken de çok büyük bir saygı ve takdirkârlık gösterirler. Bunun sebebi sırf insanların kutsal duygularına saygılı davranmak nezaketi değildir. Aydın olmanın başlıca şartlarından biri insanlığın büyük değer odakları karşısında entelektüel bir tavır takınmak, onu kendi dünyasının kıymetli bir unsuru gibi görmeye alışmaktır. Bu tavrın tersine ise zihin karanlığı veya yobazlık diyoruz.

Kötü şeylere o kadar alıştırılmışız ki, iyilik gördüğümüz zaman şaşırıp kalıyoruz. Sokaklarda rahat dolaşmaya, huzur içinde uyumaya, malımızdan ve canımızdan emin olmaya bile henüz alışamadık. Derken bir gün Türkiye’de, Türk televizyonunda, Türk milletinin mukaddes kitabı övüldüğü zaman ‘’aydın’’ dediklerimizin bir kısmı rahatsız oluyor, bir kısmı kendini rüyada zannediyor. Bundan daha tabiî ne olabilir diyen yok. Niçin bu ülkenin idaresinde bir gün de ona hakiki huzur ve sükûnu, fedakârlık ve feragati, cesareti, hatta refahı getirebilenler bulunmasın? Niçin kendimizi buna lâyık görmeyelim? Memlekete sahip çıkmanın bir yolu da onun kültür ve medeniyetine sahip çıkmak değil midir?

Bu vesileyle bir nokta üzerinde bilhassa durmakta fayda görüyoruz. Dördüncü Murad’ın Kur’an sahnesine öfkelenenler radyo ve televizyonda ‘’İnanç Dünyası’’ programlarına bir şey demiyorlar. O programları tıpkı köy saati gibi kendilerinin dışında özel bir kitlenin konusu diye görüyorlar. Onların tahammül edemedikleri şey, kendilerinin bir imtiyazı saydıkları ‘’modern’’ hayata İslâm unsurlarının girmesidir. Fikirde, sanatta, edebiyatta kendilerinin dışındaki değerleri temsil edenleri görmek istemiyorlar. Belki de Dördüncü Murad’ın kıymetli yazarını kendi reklam tezgâhlarından titizlikle uzak tutmalarının sebebi budur. Onlar da bilirler ki burada kimsenin ‘’devletin esaslarını dine bağlamak’’ veya laikliği tenkit etmek gibi bir davası yoktur. Dava zihinlerin ufkunu cesaretle genişletmek ve Türk milletinin birlik ve bütünlüğü için çırpınan yeni idareye şüpheli, hatta düşmanca bakanların aynı çevreler olmasında şaşılacak bir şey yoktur. Çünkü bu iki dava birbirinin tamamlayıcısıdır.

Fakat muhakkak ki Türkiye’de aydın zümrenin bünyesi değişiyor ve kozmopolitizme karşı yerli bir hüviyet bulma gayreti her yerde görülüyor. Önümüzdeki yıllarda böyle bir kültür hamlesine şahit olmamız için pek çok sebep mevcut bulunuyor.

KAYNAKÇA

Prof. Dr. Erol GÜNGÖR, Sosyal Meseleler ve Aydınlar, 1993 Basım, Sayfa 408