İkinci Meşrûtiyet, gerek siyasî ve sosyal gerekse iktisadî açıdan çok önemliydi. Yeni bir siyaset hâkimdi; farklı bir özgürlük elde edildi (işçi ve kadın örgütlenmeleri, grevler, vb..) ve bu serbestlik gazete, dergi ve diğer süreli yayınlarda da geniş yer buldu. Bu dönemle birlikte, Tanzimat’tan bu yana süregelen modernleşme hareketi hız kazandı. Bunlar devam edip hürriyet sevdalılarının zafer çığlıkları bile bitmemişken Avusturya 5 Ekim 1908’de Bosna Hersek’i ilhak ettiğini ilan etmiştir. O ana kadar Osmanlı Devleti’ne bağlı bir prenslik olan Bulgaristan, bağımsız bir krallık olduğunu ilan etmiştir. Meşrûtiyetin üzerinden sadece iki ay gibi bir süre geçmişken sembolik de olsa Osmanlı’ya bağlı iki devlet Osmanlı’dan kopmuş, koparılmıştır! İşte tam da bu zamanlarda Türklerin “Girit bizim canımız, feda olsun kanımız.” diye diye meydanlarda yürüyüp haykırdığı, uğruna ölümü göze aldığı Girit adası Yunanistan’a katıldığını açıklamıştır. Bu üç önemli vatan parçasının bağrından kopartılıp alınmasına Osmanlı’nın tepkisi korkunçtur: Şiddetle protesto etmek! Zira devletin keskinliğini koruyacak bir ordusu neredeyse yoktur. Ordu ordu olmaktan çıkmış adam kayırmalar, emeklilik vakti gelmesine rağmen emekli olmayıp ticaretle uğraşanlar, kadrolaşanlar, liyakatten yoksun paşalar, askerlik ve savaş bilgisini tazelemekten ar duyan subaylar almış başını gitmiştir. Meşrûtiyetin ilanı ile ülkenin içinde ve dışında, ilerde alev olarak dönecek olan bu kıvılcım görünüşlü olaylar yaşanırken, Hürriyet Kahramanı Enver Bey, 12 Ocak 1909’da Berlin’e askerî ateşe olarak gönderilmiştir.

Enver Bey Berlin’de 2 yıl kalmış. Çağın gereklerine göre kurulmuş olan Alman ordusu ile parçası olmaktan gurur duyduğu Türk ordusu arasındaki uçurumu bizzat gözlemlerken, İstanbul’da büyük bir ayaklanma başlar. Sabaha karşı Taksim Taşkışla’daki “Avcı Taburları”na mensup askerlerin, Ayasofya Cami önünde toplanıp, Meclis-i Mebusan’a doğru harekete geçmesi üzerine başlayan ihtilal, meşrûtiyet karşıtı mutlakiyetçi bir söyleme sahiptir. Bununla birlikte Harbiyeli subaylara ve Harbiyeli öğrencilere karşı da bir düşmanlığın olduğu görülmektedir. Şeriat isteriz! diyen mollaların sokaklara sığmadığı o günlerde bir de Çukurova’da Ermeniler ayaklanmıştır. Tarihe “1909 Adana Ermenî Olayları” diye geçen olaylar ile İstanbul’daki “31 Mart Olayı”nın bu kadar denk gelmesi şaşırtıcı bir olaydır. Kanımca da bu olayın rastlantı olabilme ihtimali çok düşüktür.

İstanbul’dan gelen haber Selanik’te bomba etkisi yapmış, özellikle genç subaylar öfke ve endişe içinde olayların doğruluğunu öğrenmek için beklemeye başlamışlardır. Makedonya’da İttihat ve Terakki Partisi’ne bağlılık, bir îman halinde kökleşmiştir. Selanik Genel Merkezi ayaklanmaya zaman yitirmeden müdâhale etmek için, ordunun yüksek komutanları ile görüşmüş ve III. Kolordu Komutanı Mahmut Şevket Paşa, Meşrûtiyetin korunması için ant içmiş olan ordunun ayaklanmayı bastıracak güçte ve harekete hazır olduğunu bildirmiştir. Genel Merkezin girişimi ile İttihatçı örgütlerden Padişaha, Sadrazam Tevfik Paşa ve Mebuslar Meclisi Başkanlığı’na telgraflar yağmaya başladı. Halkın isteği üzerine İttihat ve Terakki adına çekilen ilk telgrafta istibdat kabinesi olan Tevfik Paşa Hükümeti’nin değiştirilmesi istenmiş, fakat buna bir karşılık gelmeyince padişaha şu ikinci telgraf çekilmişti:

“Padişah, iftihar ediniz, yere batası bir gericilik hareketi ile Meşrûtiyet yapıtı yıkılarak istibdat yönetimi tekrar kuruldu. Bütün bu milletin hakları korunacak yerde, bu gericilik hareketi büyük bir ustalıkla yürütüldü. İğrenç bir İstanbul halkının kötü isteklerine uyularak otuz milyonluk büyük bir milletin yok edici ellere geçirilmesi istendi. Fakat ne mümkün, o cehennemliklerin görecekleri, başarı değil mezar olacaktır.”

Üçüncü Ordu birlikleri İstanbul’a yürümeye hazırlanırken, bu birliklere Edirne’de bulunan İkinci Ordu birlikleri ve Selanik çevresinde sivil gönüllülerde katılıyordu. Özgürlük kahramanı olarak tanınan Resneli Niyazi Bey’de, Resne’de bir araya getirdiği gönüllülerle birlikte bu hareketin içinde yer almıştı. Tüm bu kuvvetlerin Yüksek Komutanlığını Mahmut Şevket Paşa, Komutanlığını Hüseyin Hüsnü Paşa, Kurmay Başkanlığını da Ön yüzbaşı (Kolağası) Mustafa Kemal (Atatürk) üzerine almıştı. Selanik Redif Tümeni ise sözü edilen kuvvetin çekirdeğini oluşturuyordu. Meydâna getirilen kuvvete Mustafa Kemal’in teşvikiyle  “Hareket Ordusu” adı verilmiştir. Berlin’de bulunan Enver Bey, olaylar üzerine derhal Selaniğe gelir. Ve Hareket ordusu kurmay başkanlığını Mustafa Kemal bey’den devralır. Enver Bey Kurmay başkanı olmasına rağmen İstanbul’a ilk giren öncü birliklerinin en önündedir.

Hareket  ordusu isyanı bastırır. Sultan Abdülhamit Han otuz üç yıldır oturduğu tahttan indirilerek yerine Sultan Mehmet Reşat Han getirilir. Evet isyan bastırılmıştır.  Fakat ordu her şeyiyle artık siyasetin içindedir. Bu gerçek artık herkesçe bilinmekte ve artık bir şeyler yapılması gerekmektedir. Ordunun revize edilmesi gerekliliği herkesin malumudur. Ordunun bu durumunu düzeltecek olan ise ordunun içinden gelen, yüreği hilal ile sarılı bir vatan evladı olan Enver’den başkası olmayacaktır.

Enver Bey isyan yüzünden geldiği Berlin’deki görevine döner. Bu dönemde Osmanlı sarayından Şehzade Süleyman’ın kızı Naciye Sultan ile nişanlanır. Saraydan kız almak büyük bir ayrıcalıktır. Ve gurur verici bir durumdur. Bu ayrıcalığı ilerde fazlasıyla yaşayacak ve bu durum onun daha fazla saygı görmesine yardımcı olacaktır.

Enver Bey Berlin’deki görevine devam ederken etrafındaki kadınların rahatsız edici bakışlarını üzerinde hissetmeye başlamıştır. Ve ahlâkının ne minvalde olduğunu bu bakışlara karşılıksız kalmasıyla bizlere bir kez daha ispat etmiştir. Zira Enver Bey genç ve fazlasıyla yakışıklıdır. Artık Berlin’de tüm dikkatler onun üzerindedir. Kız kardeşi Hasene’ye yazdığı mektuplarda bu bakışlardan rahatsız olduğunu hatta “buranın kadınlarından adeta iğreniyorum. Onlara bakmaya tenezzül bile etmiyorum.” diye anlatacaktır. Zaten ahlâkî seviyesiyle de sevilen Enver Bey’in saraya damat olarak gösterilmesi de pek şaşırtıcı değildir.

Enver Bey Almanya’daki görevinden döndükten sonra görevli olarak gittiği Balkanlarda da çok büyük bir ilgi görmekteydi. Onun hakkında yazılan hatıratlar da gösteriyor ki Enver Bey, insanlar üzerinde farklı bir etki yaratıyordu. Gösterişi sevmeyen, övülmekten hoşlanmayan bir yapısı, onun şahsına münhasır bir duruşu, korkusuzca bir cesareti ve büyük bir imanı vardı. Ve bu iman onu hiç bilmediği ama acısını yüreğinde taşıdığı diyarlara sürükleyecekti.

“Çeğen Tepesi’ndeki güneş, batana kadar”