Hayat boyu sevdiğim ve bakış açıları ile örnek aldığım birçok büyüğüm tarihçidir. Ancak ne hikmettir ki en çok kavga ettiğim kişiler de tarihçiler olmuştur. Bu sebepten katıldığım sempozyum, panel, açık oturum gibi programlara bir tarihçi geliyorsa ona hep şüphe ile yaklaşırım. Meselâ kendimce üretmiş olduğum birkaç turnusol kâğıdı vardır. Bu turnusol kağıtlarımdan en meşhuru, konuşan tarihçinin gönül telime dokunup dokunamadığı hususudur. Eğer o konuşmalar dilden değil de kalpten geliyorsa benim talebeliğim de başlamış demektir.

Yanılmıyorsam 2015 senesinin sonlarıydı. İstanbul’da havalar iyiden iyiye soğumaya başlamıştı. Bilenler bilir İstanbul’un soğuğu oldukça fenadır. İnsanın iliğine, kemiğine işler. Boğaz’dan esen rüzgâr benim diyen adamın feleğini şaşırtır. Ne olduğunu anlamadan bir anda kendini hasta yatağında buluverirsin. İşte ben Haluk Hoca’yı böyle bir günde tanıma şerefine nail oldum. Bereket versin onun sıcak sohbeti İstanbul’un soğuğunu hemen unutturmuştu. Hocanın daha ilk cümleleriyle dilden değil kalpten konuştuğuna ikna olmuştum. Can kulağım istemsizce ve bir anda açılıvermişti. Konferansın başlığı “Coğrafyadan Vatana” idi. Küçük not defterim her zamanki gibi kenarda duruyordu. Bir telaşla ceketimin cebindeki kaleme sarılmıştım. Söylenenleri muhakkak not etmem gerekiyordu. Hoca, “Gençler, Türkler bulundukları coğrafyalarda en çok nehirlere isim verir.” diyordu. Bilim her ne kadar ışınlanma teknolojisini henüz elde edememiş olsa da kendimi bir anda Aral Gölü’nün etrafında buluvermiştim. Seyhun ve Ceyhun tıpkı Seyhan ve Ceyhan gibi o bereketli toprakları mamur ediyordu. O da nesi? Gözlerimi bir daha kapatıp açtığımda sanki bir anda Adana’da pamuk işçisi oluvermiştim. Seyhan’ın kenarında öğle sıcağında elimi yüzümü yıkıyordum. Ben bunları hissederken salonun içinde garip bir havanın oluştuğunun da farkına varmıştım. Ufukları 783.562 km²’den ibaret olanlar ya kulaklarını tıkamışlardı ya da öfkeden yüzleri kızarmaya başlamıştı. Oysaki ata topraklarına giderken uçağa binmek için havalimanının dış hatlar bölümünde beklemek hiçbirini sinirlendirmemişti. Keza dedelerinin bir cennete çevirdiği Balkanlara düzenledikleri seyahatlerde şart koşulan vize ile pasaport da ağırlarına gitmemişti. Ancak şu an o toprakların her köşesine izinsiz, vizesiz, destursuz gidebiliyorlardı. Hoca yılların kurdu idi. Gençlerin meramını anlaması için konuyu kendi hayat hikayesinden güncel bir probleme getirdi. 1985 yılında araştırma yapmak için Suriye’ye gitmişti. Hani derler ya, “Evvel-i fitne Şam, Ahir-i fitne Şam” hoca da bu sözün hikmetini anlamak için yollara düşmüştü. Suriye, o dönem Hafız Esad’ın yönetimi altındaydı. Görünürde hiçbir problem yoktu. Hatta insanlar daha mutlu bir yarın ve daha güçlü bir Suriye için hayaller kuruyorlardı. Ne tesadüftür ki hoca Şam’da tıpkı kendi gibi Suriye konusunda çalışmaya gelen yedi kişilik Alman kökenli oryantalist araştırmacı grubuyla karşılaşmıştı. Onlarla yaptığı sohbetlerde bilmediği birçok hususu da öğreniyordu. İşin ilginci yüzyıllarca hükmettiğimiz bu toprakları Almanlar bizden daha iyi biliyordu. Yine böyle bir sohbet akşamında Alman oryantalist araştırmacılardan birisi yaz tatilini ekip olarak Türkiye’de geçireceklerini ifade etmişti. Hoca ekibin Marmaris ya da Bodrum taraflarına gideceğini düşünürken muhatabı ekibin Türkiye’de ki üç aylık seyahat planını açıklamıştı. Yedi kişilik ekip Türkiye’nin yedi farklı iline dağılacaktı. Kimi Tunceli’ye giderken kimi Van’a gidiyordu. Trabzon ekipten bir başkasının durağıydı. Kahramanmaraş ve Çorum muhakkak görülmesi gereken yerlerdi. Kalan iki kişiden biri Diyarbakır’a diğeri ise Şırnak’a gidecekti. Hepsinin son buluşma noktası ise İstanbul’du. Hocanın beyninde şimşekler çakıyordu. Bu ekip Suriye’de de etnik ya da dini grupların yaşadığı bölgelere aynı şekilde dağılmıştı ve ne hikmettir ki son buluşma noktaları da Şam’dı. Nitekim aradan 30 yıl bile geçmeden mutlu bir yarın için hayal kuran Suriyeliler birbirini boğazlamaya başlamıştı. Ne rastlantıdır ki Alman oryantalistlerin temas ettiği etnik ya da dini tüm gruplar bu kanlı kavganın bir tarafını oluşturuyordu. Velhâsıl buna kaderin cilvesi demek herhâlde aptallıktan başka bir şey değildi. Vatansız kalan Suriyeliler hayatımızın her anında gözümüzün önündeydi. Peki ya Türkiye’ye yapılan seyahatin sonucu ne olacaktı? İşte coğrafyadan vatana uzanmak bu sebepten önemliydi. Yoksa maazallah Munzur’un, Dicle’nin, Asi’nin, Sakarya’nın kuzuları Ren’in, Thames’in çakallarına yem olabilirdi. Mücâdelemiz kuzularımızı çakallara kaptırmama mücadelesiydi ve unutulmamalıydı ki gitmediğimiz köy hiçbir zaman bizim değildi.

Değerlendireceğim eser de tıpkı yukarıda anlattığım yaşanmışlık gibi dolu dolu 58 kısa yazıdan oluşuyor. Eserin toplam sayfa sayısı ise 159. Yazılara kısa dediysem sakın aldanmayın. Kelime ve sayfa sayısı her ne kadar az olsa bile yazıların içinde eşsiz bir hazine yatıyor. Ayrıca eserin muhtelif yerlerinde ilginizi çekebilecek fotoğraflar da bulunuyor. Eser de dikkat çekilmesi istenen bazı paragraflar ise bir kutucuk içinde okuyucunun dikkatine sunuluyor.

Eserin ortaya çıkış hikayesi ise hem duygu yüklü hem de ibretlik. Haluk Hoca rahmeti rahmana kavuştuktan sonra kızı Nilay Hanım, kıymetli babacığının masasını toplarken “Gençlerle Baş Başa” isimli bir dosya buluyor. Tıpkı babasından öğrendiği gibi bu dosyayı Türk gençliği ile buluşturmak için hemencecik işe koyuluyor. Babasından şahsına miras kalan öğrenme ve öğretme arzusu daha acısı taptaze olmasına rağmen Nilay Hanım’ı harekete geçiriyor. Böylece bu nadide eser Türk yayın hayatına kazandırılıyor. Tıpkı Jules Payot’un İrade Eğitimi’nden etkilenip Gençlerle Baş Başa eserini yazan Ali Fuad Başgil gibi Haluk Hoca’da bilgi ve tecrübelerini biz gençlerle paylaşıyor. Böylelikle Haluk Hoca da gençlere kıymet verenler silsilesine adını altın harflerle yazdırıyor.

Sonuç olarak sıcak bir Ankara sabahında kapağını araladığım ve bir solukta okuduğum bu eser bana sadaka-i cariye kavramını bir kez daha hatırlattı. O kadar faydasız diri varken vefatından sonra bile bana ders veren hocamı rahmetle anmama vesile oldu. Türk gençliğinin böyle mühim bir eser ile buluşmasına vesile olan herkese şükranlarımı sunuyorum. Hocanın tâbiri ve muradı olan kalemli bir kalemiye ehlî olarak bu eser sayesinde kendime birkaç da söz verdiğimi ifade etmek istiyorum. Lisan işini halletmeden yüksek lisansa başlamayacağım ve merak etmekten, soru sormaktan, talebe olmaktan ömrüm boyunca vazgeçmeyeceğim. Velhasıl sizlerin de bu kıymetli eseri okuyup kendinize muhakkak birkaç söz vermenizi tavsiye ediyor ve keyifli okumalar diliyorum.