Şimdi içimizden çıkan dünya çapındaki ilim adamımız Prof. Dr. Erol Güngör’ü ve başarısını dost düşman herkesin tasdik ettiği Eski Gümrük ve Tekel Bakanımız Şehit Gün Sazak’ı ve yaptıklarını ele alalım: Mehmed Niyazi’nin anlatımıyla Kırşehir’den bir genç, İstanbul Hukuk Fakültesinde okumaktadır. Marmara Kahvehanesinde dedesine mektup yazarken Fethi Gemuhluoğlu inci gibi yazısını görünce “Bunları sen mi yazdın?” diye sorar. Mahcûbiyetinden onun yazdığını anlar. Ona “Kalk bir yere gidiyoruz.” diyerek genci doğruca Prof. Dr. Mümtaz Turhan’ın odasına götürür ve ona “İşte senin aradığın adam bu!” der. İlim, fikir, kültür dünyasına Erol Güngör böylece doğmuş olur.

Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel anlatıyor: “İyi not tutarım ben. Bir kelime kaçırmadan süratle yazmaya çalışıyordum. Bir ara gözüm sol yanıma kaydı. Ne göreyim? Yanı başımda, sanki kızıl saçlı bir genç de not alıyor. Ama benden bir farkı var, çok önemli bir fark. Öyle bir not tutuyor ki şaşırdım kaldım. Bir satırı soldan sağa bitirince ikinci satırı sağdan sola eski yazıyla yazarak not alıyor.”

Öneminden dolayı Prof. Dr. Mustafa Kafalı ile devam edelim: “Lütfi İkiz bana dedi ki Erol Bey iyi Rik’a bilir. Rik’a eski yazımızın el yazısıdır. Kitâbet yazısıdır. Onun için ayrıca meşk etmek gerekir. (…) Yirmi yaşında bir delikanlı yâni lise mezunu bir genç. Yeni yazı fakat yine şayan-ı dikkat, sanki bir Fransız mektebinde okumuş lezzette bir el yazısı, yeni yazıyla. Sanki büyümüş de küçülmüş bir insanı görüyorum. Konuşmasına bakıyorum kırk elli yaşlarında, oturaklı, artık kemale ermiş bir insanın konuşması, görünüşüne bakıyorum genç bir delikanlı. Dedim, azizim Arapçayı, Farsça’yı biraz öğrenmişsiniz. İşte yazı tertibinizden de anlıyoruz ki Fransızcayı da. Bunları nereden öğrendiniz? ‘Dedem ilmiyedendi efendim.’ dedi. Bir dede ki kendi muhtevâsını torununa ayniyle aktarabilmiş. Burada Erol’un çok üstün ve gizli kabiliyetlerinin de rolü olmuştur. Verileni olduğu gibi alabilen, hiç onu bırakmayacak tarzda alabilen üstün zekâlı bir insandır. Yâni yirmi yaşında artık kemale ermiş bir insan karşımızda. Daha sonra Batı’ya gitti, İngilizcesini de bir kongrede tebliğ sunacak hale getirdi. Meselâ pek çok profesör, doçent büyüğümüz, o sırada ağabeyimiz durumunda olan insanlar ona Erol Bey diye hitap ederler ve onu dinlerler, acaba bu meselede ne diyorsun diye ona sorarlardı. Biz akran muâmelesi yaptık kendisine. Ancak Erol rahmetli bizim sözümüzü hiçbir zaman için çiğnemedi. Târih bölümüne girdiği zaman bir târihçi kadar târih bilirdi. Meselâ yakın çağ devresi târih kaynaklarından bahsediliyor, Erol Güngör rahatlıkla devreye girer ve falan kaynakta şu, filan kaynakta bu… Yâni onu dinleyen kendisini târihçi zannederdi. Kendisi sosyal psikologdu. Ama sosyolojide Ziya Gökalp’tan sonra Türkiye’nin yetiştirdiği ikinci büyük sosyolog diyebiliriz.”

Şimdi bu meziyet ve donanımını Doç. Dr. M. Tayfun Amman’ın kalemi ile değerlendirelim: “Erol Güngör; edip, âlim ve münevverdi. Edip olmak için lisan ve üslûp gereklidir. Âlim olmak için usûl ve ilim. Münevver olmak ise irfanı ve îmanı gerektirir. Demek ki Erol Güngör’ün lisanı vardı, üslûbu vardı, usûlü vardı, ilmi vardı, irfanı vardı, îmanı vardı. Îmanı ile hissetti, irfanıyla sezdi, usûlüyle tahlil etti, ilmi ile terkip etti, lisanı ve üslûbuyla ifâde etti. Erol Güngör iki Doğu, iki Batı lisanını biliyordu: Arapça, Farsça, Fransızca, İngilizce. Erol Güngör Türkçeyi hakkı ile biliyordu. Erol Güngör’ün başarısının sırrı lisanındadır. O kadar ki hocası Mümtaz Turhan, eski bir kelimenin yazılışında tereddüt ettiğinde ya da bir kelimenin Arapça kökeni söz konusu olduğunda ‘Erol’a soralım.’ diyordu. Erol Güngör Hoca’nın ikinci özelliği üslûbuydu. İlk dikkat çeken husus rahat ve kolay okunan dilidir. Sâde bir dili tercih ettiği açıkça görülür. Üçüncü olarak usûl. Hoca ele aldığı konularla ilgili yoğun bir okuma faâliyeti yapıyor, birincil kaynaklara inerek. İyi kitapları çok okumaktadır. Sonra zihninde konuyu olgunlaştırır. Âlim kendisini iki

yolla gösterir: Biri, diğer ilim adamlarının onunla ilgili kanaatleri; ikincisi, ortaya koyduğu ilmin kendisi.

Profesör Dr. Sabri Özbaydar, hocanın vefatı münâsebetiyle yazdığı bir yazıya şu şekilde başlar, yazının başlığı şudur: “Hocam Erol Güngör.” Özbaydar, Erol Güngör Hoca henüz öğrenci iken ve yeni asistan olduğu zaman doçent olmuş bir kişidir. Bu nasıl bir ilimdir ki henüz asistanken, doçent olan bir hocasına hakkında hocam Erol Güngör diye yazı yazdırabiliyor. Amerika’ya gitmesinde de etkisi olan Özbaydar Hoca, oradaki meslektaşlarına yazdığı mektupta şöyle bir ifâde kullanır: “Erol Güngör’ün yaşı 30’un altındadır fakat o olgunluğu 60’ın üzerinde olan bir insandır.” Daha sonra, Moskova’da bir kongrede o meslektaşlarıyla karşılaştığı zaman onların dediklerini şöyle aktarıyor: “Sizin mektubunuzu aldığımızda inanamadık, mübalağa olarak algıladık fakat Erol Güngör’ü tanıdıktan sonra söylediklerinizin mübalağa olmadığını gördük.” Ancak başka ilim adamlarının şahâdetleri ilme sâdece işâret olabilir, delâlet olamaz. Gerçek ilim, kendisini eseri ile gösterir. İlme delâlet eden özellikler beş başlık altında toplanabilir: tenkit, tahlil, ihâta, terkip ve tecdit. İlim ya hiç sorulmamış soruları sorarak ya da mevcut sorulara yeni cevaplar vererek gelişir. Mevcut sorulara cevaplar verebilmek daha önce verilmiş cevapların tenkidi ile mümkündür. Erol Güngör, tenkidi sosyal bilimlerin abecesinden başlayarak yapar. Bu ilimlerin ana konuları, temel kabulleri, kavramları ve yönlendirici fikirleri Batılılar tarafından üretilmiştir. Erol Güngör’ün başarısı bu kavram ve fikirlerden en azından “bizim”le ilgili olanlara kuşkuyla bakabilmesinde gizlidir. Bunları çok iyi sorgular ve eleştirir. Sonra kendi görüşlerini iknâ edici bir dille anlatır.

Tahlil konuyu unsurlarından ayırarak incelemedir. İhâta konuyu kuşatmak, konuyu tüm boyutları ile inceleyebilmektir. Terkip; birleştirebilme, özünü toplayabilme, bir araya getirebilme. Tecdit; yenileme, yeni bir şeyler söyleyebilme. Büyük ilim adamlarında bir özellik daha kendini gösterir: Ferâset, geleceği sezme. Hoca, Sovyetler Birliği’nin çökeceğini ve Batı’nın komünist ve kapitalist bloklar arasındaki rekabet ve mücâdeleden kaynaklanan sebeplerle henüz İslâm’a hücum etmediğini, Sovyetler Birliği çöktükten sonra Batı’nın İslâm’ı düşman îlân edeceğini daha o yıllarda açıkça görmüş ve bunu yazmıştır.

Beşinci olarak irfan… Kamus-ı Türkî, irfanı “anlayış, vukuf, hakîkate vâkıf olma, künhe varma, ilim ve zekâ ile hâsıl olan kemal (…)” olarak tanımlıyor. Ve son olarak îman… Dinine îman ve milletine îman. Daha fazla uzatmamak için not edelim: Yücelttiğimiz kültürün kenarında kalmamalıyız. Geleneğimize sâdece saygı duyacak olursak Türk aydını ile Pierre Loti arasında hiçbir farklılık kalmaz. Türkiye’de devamlı, bir kültür yıkımı olmaktadır. Açılan boşluğa Batı kültürünün hem de en seviyesiz şekliyle girmesini tabiî karşılayamayız. Türkiye hakkında kötümser olanlar çok defa kötümserliğin bütün şartlarını kendileri yarattıktan sonra geriye çekilip “Bu millet adam olmaz.” demişlerdir. Türk milleti bundan daha ızdıraplı fetret devirleri geçirdiği halde, dâima silkinip çıkmayı bilmiştir. Kısaca Hoca’nın ilmi bu… İlmi ile amel eden biri. Yazdıklarını yaşantısıyla hep hayata geçirdi.

Profesör Doktor Edibe Sözen’in dediği gibi “Toplumun sorunlarını kendi ilmi ile birleştirip çözme çabasıyla bence kendini, ilmini bu toplum için harcamış, bu topluma armağan etmiştir.”

Doçent Dr. M. Tayfun Amman’ın söylediği gibi “Bu ülkenin, bu vatanın, bu irfanın tamamı ile yerli, tamamı ile millî ve mükemmel bir îmâlâtıdır. Türk milletinin en önemli meselelerinin o güne kadar ‘ilmî olmaktan çok ideolojik bir düzlemde’ konuşulduğunu ancak Erol Güngör’ü okuduktan sonra fark etmeye başladık.”

İşte bu Erol Güngör, bir gün Selçuk Üniversitesine rektör oldu ve olmazları oldurdu. Câmi ile üniversiteyi, Konyalı ile üniversiteliyi bir araya getirdi. Bu ne demek? Aydın – halk ikiliğini kaldırıp milletin birliğini sağlamak demek. Milletin meselelerini birlikte çözerek huzura ve aydınlığa kavuşmak demek. Bu yazı bu yüzden uzadı. Erol Güngör’ler nasıl yetişir ve Türkiye’nin meseleleri nasıl hallediliri idrak edebilmek için. Bu maksatla dipnottaki kitabı en iyi şekilde okumalısınız. Tekrar tekrar not ederek, özet yaparak, fişleyerek, altını çizerek iyi seçilmiş kitabı en iyi okumak…

Şimdi de bu başarının iç yüzünü araştıralım. Prof. Dr. Mustafa Kafalı hoca ile devam edelim: “Birdenbire Selçuk Üniversitesi bir yükselme merkezi haline geldi. At sâhibine göre kişner diye bir söz vardır. Orada görülen isim orijinal bir isimdi. Sevilen güvenilen bir isimdi. Hiçbir gün idârecilik yapmış değildi ama gönüllerde yeri olan bir insandı. O zaman yardımcı doçent diye bir şey çıkarmışlardı. Pek çok üniversitede onlar vardı. Selçuk Üniversitesine gidenler ağırlıkla doçent ve profesörlerdi. Erol, güvenilen bir insandı, sevilen bir insandı. Değer verilen bir insandı. Onun için Selçuk Üniversitesi bir câzibe merkezi haline geldi. Pek çok insan oraya gitti. Bugün Selçuk Üniversitesi 65 – 70 bin talebeyi bünyesinde barındıran, hiçbir eksik fakültesi olmayan hatta bazı fakülteleri ikincisi açılacak şekilde genişleyecek hale gelen bir üniversitedir. Bizim ilk gittiğimiz günlerde barakalardan başka bir şey yoktu. Temelini atmak için o zaman YÖK Başkanı olan İhsan Doğramacı Hoca ile beraber gittik. Cuma namazında câmideyiz. Çok genç bir hoca, Selçuk Üniversitesini methediyor. ‘Selçuk Üniversitesine maddî ne imkânınız varsa yapabiliyorsanız yapın. Hiçbir şey yapamıyorsanız dilinizle onu methedin.’ dedi. Başındaki ‘Erol Güngör’ olursa câmide hutbeye çıkanlar niye methetmesinler. Rahmetli Erol, on ay rektörlük yaptı ama Konya onu öyle tanıdı öyle tanıdı ki… Vefat haberini aldığımız zaman sabah ezanından evvel yüzlerce minâreden verilen bir sela… Biri bitiyor, biri başlıyor, biri bitiyor, biri başlıyor.” Gönülleri fethetmek bu olmalı.

Böyle dünya çapındaki kültür ve ilim insanlarının geliştireceği muhitte azamet devirlerine yeniden ulaştıracak devlet adamlarını yetiştirebilmek açısından da Gümrük ve Tekel Bakanımız Şehit Gün Sazak’ı tanıyalım, başarısını görelim: Dost düşman herkesin kabul ettiği, devlete hiçbir külfet yüklemeden, bakanlığın mevcut kadroları ile elde edilmiş istisnâî başarıyı. Gümrüklerin kalbura döndüğü, rüşvet ve kaçakçılığın tavan yaptığı, karaborsanın açıktan yapıldığı bir zamanda bu başarı nasıl sağlanmıştır? Böyle sırlı başarılar hangi profil ve vizyonun sâhibi devlet adamı ile gerçekleşiyor, bunu iyi görmek lazım. İşte karşımıza çıkan ilk özellik… Memleketin meselelerini çözmek için ilk tehditte kör olası vîrânede evlâdı iyal var diyerek kaçanlara değil, kelle koltukta hizmet edenlere ihtiyaç var. Gün Sazak, göreve başlarken TBMM’de yaptığı konuşmada bunu şöyle ifâde ediyor: “Ben Millî Mücâdele’de, Cumhuriyet, millî hâkimiyet ve demokrasi mücâdelesi vermiş bir insanın evlâdıyım. Şahsımla ilgili yalan ve iftirâlardan yılacak karakterde bir insan değilim. Şahsıma yapılacak isnat ve iftirâların, şerefli mücâdelemden beni alıkoyacağını zannetmeyin. Devlet ve milletimize hizmet yolunda beni hiçbir baskı ve edepsizlik yolumdan döndüremeyecektir.” Devlet gazetesinde yayımlanmış söyleşisinde de başarısını şöyle anlatıyor: “ (…) Öncelikle bakanlık makamını kötü işlere alet ettirmemeyi prensip olarak koyduk. (…) Şâibeli memurların, âmirlerin vazîfelerinden başka yerlere nakledilmelerinde parlamenterlerin, yakınlarımın, akrabalarımın veya partili arkadaşlarımın müdâhalelerine göğüs germeyi peşinen bir prensip olarak ortaya koydum. Böylece her türlü yârenlik, ahbaplık suretiyle bakanlık içinde tâyin yaptırma yolunu kapattım. Bu, muvaffakiyetimizin başlıca unsuruydu. İkincisi partili olarak bize hulûl etmeye çalışan birçok gümrük memuru olmuştur. (…) Bunları da diğerleri gibi hiç acımadan bulundukları menfaat kapılarından uzaklaştırmışızdır. Yeni memurlar almamız genellikle mümkün olmadı, kadro yokluğundan. Bu yüzden ancak bakanlık içinde mevcut olanların iyilerini seçmeye çalıştık ve bunların bir kısmında yanıldığımızı da tespit ettik fakat ülkücü – milliyetçi olarak aldığımız gençlerde yanılmadık. Ülkücü memurların kapılara yerleştirilmesi ile bakanlığımın sonlarına doğru artık kapılarda adeta ‘kuş uçurmaz’ hale gelmiştik.

Bakan olmak için, bakanlığa gelmek zâten işin başındaki hastalıktır. Bir insan bakan olmak için değil, hizmet etmek için o makama gelmelidir. Bu heyecanı duyarak iş başına geldik. Bütün arkadaşlarımızla, bütün ülkücülerle ‘devlete hizmet ve milletin refahı için çalışmak’ prensibini benimsedik ve beş buçuk aylık kısa bir sürede aldığımız netîce de herhalde küçümsenmeyecek bir netîcedir.”

Küçümsenmek ne kelime. Çok çeşitli çevrelerden tasvip ve takdir gördü. Meselâ bir İzmir milletvekili bütçe karma komisyonunda yaptığı konuşmada yeni bakana, kendinden önceki Gün Sazak’la ilgili olarak “Bakanlığınızın geçmiş tatbikatında düşüncelerini %100 paylaşmadığımız bir bakan, ahlâk değerlerini sıfıra indiren birtakım insanları tasfiye etmiştir. Doğru yapmıştır.” diyerek bu netîceyi tasvip etmiştir. Bu çeşit benzeri değerlendirme ve takdir çok vardır. En ilginçlerinden birini kaydetmekle bu hususu tamamlayalım: “Personel Genel Müdürü, Gün Sazak’ı yolcu ederken hıçkırarak ağlayan genç bir hanım memuru çağırtarak ‘Biraz önce Sayın Sazak’ı uğurlarken ağlıyordun. Ama şimdi burada söz sâhibi olanlar, bunu senin aleyhinde bir suç delili olarak telakkî eder, sana zarar verebilirler. Onun için biraz dikkatli olmalısın. (…)’ Genç kadının gözleri buğulanır: ‘Efendim, izninizle size söylemek istiyorum. Gün Sazak’ın bakan olduğu gün burada herkes korkuya kapılmıştı. Şimdi ülkücüler buraya yığılacak, dayak ve hakaretle herkesi sindirme eylemleri başlayacak. Hatta silah kullanacaklar gibi şeyler söyleniyordu. Hepimiz korku içindeydik. En çok korkanlardan biri de bendim. Âilem CHP’li, biz Alevî’yiz. Burada bize hayat hakkı yok artık diye düşünüyordum. (…) Sizlerle beraber bu bakanlığa huzur geldi. Ciddiyet, disiplin geldi. Kısa zaman içinde korkularımızın yersiz olduğunu anladım. Birtakım kabadayılar ortadan kayboldu. Buraya ayak basamaz oldular. Daha önce müdürlerimizin, şeflerimizin odaları mafya adamlarının mekânıydı. Gelip saatlerce oturur; çay, kahve, sigara keyfi arasında işlerini, evraklarını tâkip ederlerdi. Bizim âmirlerimiz de onların işleri için sağa sola telefon açarlardı. Gün Sazak bakanımızın gelişiyle böyle iğrençlikler bıçakla kesilir gibi bitti. Sizlerden hep iyilik gördük. İnsanca muâmele gördük. Kısa zamanda çok şey öğrendik. Kirli işlere bulaşmayan hiçbir memuru incitmediniz. Gün Sazak bakanımızı uğurlarken onun ilk geldiği günkü halini hatırladım, duygulandım ve kendimi tutamayıp ağladım. (…)”

Bu netîce tesadüf değildi. Donanımlı, sorumluluk sâhibi bir devlet adamı tarafından hazırlanmış, planlanmış ve titizlikle uygulanmıştı.

“Hükümetin güvenoyu almasından sonra yapılan ilk MHP Genel İdâre Kurulu toplantısında ben bakanlık teşkîlâtını, gümrüklerin ve TEKEL’in içinde bulunduğu durumu inceledim. Yolsuzluk, hırsızlık, kaçakçılık ağları her yeri sarmış. Rüşvet ve korku herkesi susturmuş. Şimdiye kadar hiç kimse bu çürümüşlüğe el atmaya cesâret edememiş. Durum bu! Ben heyetinizin bir karar vermesini istiyorum: Partimizin yöneticilerinden ve milletvekillerinden hiç kimse; yapacağımız personel hareketlerine müdâhaleye kalkışmayacak! Bürokrat arkadaşlarımıza hiçbir konuda baskı yapmayacak. Kısacası Gümrük ve Tekel Bakanlığındaki çalışmalarımıza partimizden hiçbir müdâhale olmayacak. Sizler bu kararı vermezseniz bu bakanlıkta benim yapabileceğim bir şey yok!”

Tabiî MHP Genel İdâre Kurulu bu kararı konu üzerinde konuşma ve tartışmaya ihtiyaç duymadan oy birliği ile verdi.

Titizlikle seçip kendisine mesâî arkadaşı yaptığı yöneticilere onları göreve başlatırken söyledikleri bu hususu anlatmaya yetecektir:

Müsteşarına: “Bak, merkezi bürokraside yıllarını eskitmiş olanlar var ya, biz onlara tecrübeli diyoruz. İşte o adamlar, mevcut şartların işleyişinde ve hâkim zihniyet içinde törpülenmiş insanlardır. Kalıpların dışına çıkamaz, çıkılamaz sanırlar. Teşebbüs yetenekleri dumura uğramıştır. Hiçbir şeyi değiştiremezler, yenileyemezler. Akıntıya uymak, onların karakterlerine işlemiş ve bir yetenek haline gelmiştir. Suya sabuna dokunmaktan çekinirler. Biz burada çok şeyi değiştirmek, düzeltmek için varız. Suya da sabuna da dokunacağız.”

Personel müdürüne: “Bak Hoca, -ki o ilâhiyatçıdır- ben hem çok uysal hem de çok dikbaşlı bir adamım. Doğruluğuna, haklılığına inandığım hiçbir işten geri adım atmam. Müsterih ol. Birlikte yaptığımız işler doğru olacak ve doğru işlerden geri dönüş olmayacak.”

TEKEL Genel Müdürüne: “Bütün sorumluluğu cesâretle üstlen ve bütün yetkilerini tereddütsüz kullan. Uygun bulduğun, doğru gördüğün her tedbiri al. Dürüst ve cesur memurlarımızı hassas görevlere getir. Benim yapmam gerekenleri çekinmeden benden iste. Benim adıma veya partimiz adına haksız, yersiz bir istekle karşılaşırsan yapma. Baskı hissedersen bana haber ver. Bir şey daha ben İstanbul’a gelince beni karşılamaya havaalanına filan gelme. Bana refâkat etmek için görevinin başından ayrılma. Böyle işlerle boşu boşuna zaman harcama.”

Gün Sazak’ın devlet adamlığını anlatmaya çalıştık. Yazı yeterinden çok uzadı. Ne kadar devam etsem bir eksik yine kalacaktır.

Sonuç olarak Dündar Taşer’in dediği gibi Everest Tepesi, Gor Çukuru’ndan bir sırık gibi yükselmez. Himalaya’lar zemininden yükselir. O halde yetişecek Erol Güngör’lerle Himalaya’lar zemini oluşturulacak, Gün Sazaklarla yeni bir Türk doğuşu gerçekleştirilecektir. Türk’ün geleceği burada yapılacak hamlelerle kurulup parlatılacaktır.

Başta, yazımızda andıklarımız olmak üzere geçmişte İlâ-yı Kelimetullah için Nizam-ı Âlem kurmuş Türk’e hizmeti dokunanlara rahmet, gelecekte hizmet edeceklere selâm olsun!

KAYNAKÇA                                                                                                                                    

  1. Yılmaz Öztuna, Büyük Türkiye Tarihi I-II-III-IV ve X. ciltler, Ötüken Yayınevi, İstanbul, 1983
  2. Kültür Ocağında Bir Mütefekkir Erol Güngör, KOCAV Yayınları, İstanbul, 2009
  3. Himmet Kayhan, Gün Sazak Bir Şehidin Yolculuğu, Yarkın Yayınları, Ankara, 2015