Osmanlı İmparatorluğu ve Balkanlar dendiğinde birçok mesele, birçok soru ve birçok sorun yan yana gelmektedir. Balkan coğrafyasının önemini sadece Osmanlı İmparatorluğu devri ile kısıtlamak ve sınırlandırmak her ne kadar doğru bir okuma olmasa da coğrafyanın sabit misafirleri değişken kabul edildiğinde Osmanlı İmparatorluğu için Balkan toprakları her açıdan ayrı önem arz etmektedir. Payitaht İstanbul’dan önce Balkanlarda toprak sahibi olunduğu, Edirne’nin imparatorluğa payitahtlık yaptığı da göz önüne alındığında bir defa daha, Balkan coğrafyasının anlamı ortaya çıkmaktadır. Sadece Edirne yahut bugün Türkiye Cumhuriyeti içerisinde yer alan toprak sınırları dahilinde konuşmak eksik kalır ve içerisinde birçok hatalar barındırır. Balkanlar her dönemde imparatorluk için ayrı özellik ve önem teşkil etmiştir. Fetihlerin başlangıcında imparatorluğun yayıldığı ve devletleşme sürecine girdiği coğrafya olarak öne çıkan Balkanlar, ilerleyen süreç içerisinde devlet içerisinde yer alan bürokrasi ve asker sınıfından yetişmiş insan vasfının taşıması, topraklarının bereketi ve ticaret hacmi ile imparatorluk ekonomisinde tuttuğu yer göz önüne alınmalıdır. Balkan coğrafyası, imparatorluğun yükselişi ile birlikte artan refah ve kaynak bolluğu, imparatorluğun durağanlaşması ve gün geçtikçe güç kaybetmesi, dünya çapında meydana gelen devrim niteliğinde hadiselerle ile refahı gitgide azalmış, artık imparatorluk için bir yaşam savaşı verilecek ölüm-kalım meselesi haline dönüşmüş ve en nihayetinde Osmanlı İmparatorluğu kendisinin devletçikleri olarak tabir edilebilecek milletlere karşı önce zihinde ve sonrasında sahada kaybedilen mücadeleyle Balkanlar’dan atılmıştır. (Bu atılmanın alelade atılma olmadığı, kök söktürürcesine ve nice fenalıklar neticesinde olduğu hatıratlarda yer alan kayıtlarda sabittir.)

Yazımızın konusu, Osmanlı İmparatorluğu’nda Balkan coğrafyasında görev yapan bir askerin hatıratı olan Osmanlı Balkanlarının Son On Yılı (1902-1912) adlı eserdir. Hatırat sahibi, Mehmet Ali Okar 1880 Selanik doğumlu Harbiye Mektebi mezunu bir askerdir. Hatıratın başlangıcında Balkan coğrafyası haritasında “anılarda adı geçen yerleşim merkezleri” gösterilerek okuyucuya bir izlek, yol gösterme amaçlanmıştır. Bu sayede hatırat sahibini adım adım takip etmek, hatıratta geçen yerleşim yerlerini göz önüne getirmek kolaylığı sağlanmıştır. Hatırat, “1318’de (1902) Mekteb-i Harbiye’den piyade mülazım-ı sanisi olarak çıktım ve Üçüncü Ordu’ya tayin edildim.” cümlesi ile başlamaktadır. Az çok hatırat okuyan, İttihat ve Terakki Cemiyeti tarihine merakı olanlar bilirler ki, bu yıllar için Balkan coğrafyasına tâyin olmak demek, eşkıya, çete peşinde koşmak, kelle koltukta gezmek, uykusuz ve dertsiz gününüzün geçmemesi demektir. Balkan coğrafyası uzun süredir milliyetçilik cereyanları ile kaynamakta, her millet kendi çetesini teşkil ile Müslümanlara kan kusturmakta baskın vermektedir. Ahalisinin ekseriyetinin Müslüman olduğu bir coğrafyada azınlıklar kendi hürriyetlerini îlân etmek istemektedirler. İşte böyle bir coğrafyaya düşmek yahut tayin hakkını bu coğrafyadan yana kullanmak her babayiğidin kârı değildir. Balkan coğrafyasında resmi vazife üstlenmek; gündüz vakti resmi evrak ve diğer işler ile meşgul olmak, gece vakti dağda komitacı avlamak, yeri geldiğinde göğüs göğse çarpışmaya girmek demektir.

Hatırat Sahibi Mehmet Ali Bey, avlanmaya düşkün birisidir ve gideceği yerin de av yapılabilecek bir yer olmasını ister ve yolu Yunan hududunda bulunan Koz Köyü’ne düşer. Yola düşen hatırat sahibi, daha ilk görev yerine giderken bile avlanır ve bu sırada kendi eşyalarını taşımak isteyen erleri kaybeder. Hatıratın devamında da Mehmet Ali Bey’in avlanmaya ne kadar hevesli olduğu görülmektedir. Hatırat sahibi, görev yerine giderken coğrafya hakkında bilgiler aktarırken, geçtiği yerleşim yerlerinin nüfusu ve diğer bilgilerini de aktarır.

Hatırat sahibi, göreve başladıktan sonra; ordu içerisinde en önemli eksikliğin iletişim kaynaklı olduğunu tespit etmiş, yeri geldiğinde tatlı dille sorun çözerek, yeri geldiğinde kaba kuvvete başvurarak çözümün mümkün olduğunu görmüştür. Bu problemlerin yanında ordu mensubu erlerin ve rütbelilerin eğitim eksikliği ve vurdumduymaz tavırları da Balkan coğrafyası için problem teşkil etmekte olup, Mehmet Ali Bey bulunduğu her birlikte eğitime ve askerin nizamına dikkat etmiştir: “Vatanın ücra köşelerinde olan bu tabur acınacak bir halde idi. Talim terbiye namında hiçbir şey yoktu. Bizim sınıfımızdan bir arkadaşımız daha buraya tayin edilmiş. O da çıkageldi. Üç sınıf arkadaşı baş başa verip askerin tâlim ve terbiyesiyle uğraşmaya karar verdik. Askerin hepsinde ayakkabı yoktu. Ayakkabısı olanları tâlime çıkarmaya başladık. Hakikaten asker yaratılmış Türk milletinin bu temiz kanlı çocuklarını gözle görülecek kadar yetiştirdik ve bölüklerimize hâkim olduk”. (1)

Bir yanda ordunun eğitimsiz ve umursamaz neferleri, bir yanda milliyetçi düşüncelerin uyanış safhasını çoktan geçerek devletleşme yolunda atılan adımlar ve bir yandan halka kan kusturan çeteciler… İşte Balkanların son on yıllık hikâyesinin kısa özeti bu şekildedir. Aslında zaman projektörü içerisinde bakıldığında son yüz belki yüz yirmi yıllık büyük zamanın içerisinde bir on yıllık final sahnesidir hatıratın devamı.

Mehmet Ali Bey’in yolu İttihat ve Terakki’nin Paris taraftarlarıyla kesişir. Dereli Karakolu’na gönderilen Mehmet Ali Bey, tıbbiyeli Arif Hikmet’le karşılaşır. Arif Hikmet kendisine Abdülhamid’in müstebit oluşundan bahseder ve içlerinde İttihad ve Şuray-ı Ümmet gibi gazetelerin de yer aldığı 20-30 adet gazete vererek bunların imparatorluk içerisinde dağıtılarak okunmasını sağlamasını ister. Mehmet Ali Bey, ilk başta bu kişinin hafiye olabileceğinden şüphelense de gazeteleri alır, okur ve ertesi sabah bir posta ağı kurarak sınır karakollarına kadar bu gazeteleri ulaştırmak suretiyle bir bilinç oluşturmak amaçlanır.

Mehmet Ali Bey’in yolu Kuzey Arnavutluk’a düşer. Burada isyan bastırılır, isyancılar esir alınır, kimileri de teslim olmayarak öldürülür ve Makedonya’ya Bulgar çetelerine karşı savaşmak üzere emir alır. Artık Mehmet Ali Bey bir yanda Osmanlı İmparatorluğu’nun askeri vazîfesiyle resmî görevlerini yerine getirmekte, bir tarafta ise komitacılar ile göğüs göğse çarpışmalara girmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun dağılışının işaretleri uzun zamandır ufukta görünmekle birlikte artık ufuk yakın olmuş son zamanlara gelinmiştir. Hatırat sahibi farkında olmaksızın bu hikâyeyi anlatmaktadır. İlk görev zamanları kısmen daha rahat ve olanak açısından daha fazla imkânın bulunduğu zamanlar iken, aradan geçen zaman sürecinde süreç imkânları kısıtlayarak bitirmiş, Balkan coğrafyasından Türkler koparılıp atılmıştır. Bu koparılma basit bir şekilde yerinden etme değildir: “Bulgar komitaları işi bütün bütün azıttılar. Müslümanları kabahatli olsun, kabahatsiz olsun vurmaya, öldürmeye, Müslüman kadınlarının memelerini kesip ağızlarına koymaya ve cesetleri üzerinde alet-i tenasülleri ile istavroz yapmak gibi, nefret uyandıracak hallerde bulunmaya başladılar. Bu hareketler biz genç zabitleri bütün bütün çileden çıkarıyor ve bu yapılanların tahammül edilemez bir dereceye geldiği hissini pek haklı olarak veriyordu. Gece gündüz çetelerin arkasında koşuyor ve Makedonya mektebinde ameli bir surette, önümüze çıkacak bütün zorlukları sarsılmadan halletmeye hazırlanıyorduk.” (2)

Alıntılan satırlardan da görüleceği üzere bölgede açıkça Müslüman katliamı yapılmakla birlikte, dünya kamuoyunda katliama karşı herhangi bir ses ve tepki, îtiraz söz konusu değildir. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ortaya çıkışı Balkanlar’da yaşanan bu katliamlarla yakından ilişkilidir ki hatırat sahibi de İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girer ve 18 numaralı üye olarak kendisine yer bulur. Bu sırada Mehmet Ali Bey önemli bir seferberliği de başlatmak için Manastır’da bulunan Enver Bey’le görüşür. Vakt-i zamanında kılıç, top ve bilek gücü ile fethedilen toprakların elden gitmekte olduğu aşikâr olmuştur. Askerî gücün önemi yanında artık eğitim ve bilinçli olarak ne yaptığını bilir şekilde hareket etmenin de öneminin anlaşıldığı zamanlara gelinmiştir. Sadece bilek gücü iddiasıyla imparatorluğun toprakları korunamamaktadır. Enver Bey de bu gerçeği görerek Mehmet Ali Bey’e mektep açmanın zaruretini anlatır ve kendisini bu işle görevlendirir. Mehmet Ali Bey mektep açma fikrine karşı zorluklarla karşılaşsa da Balkanlar’da mukim olmak isteyen devletin olmazsa olmazlarından olan bu fikri hayata geçirmek için bütün bunlara göğüs germiştir. Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir vecizesi ile bu planı da hayata geçirmiştir. Fakat bu fikirlerin belki 100 yıl öncesinden hayata geçmesi gerekirken bu kadar zaman sonra uygulamaya dökülmesi kaçınılmaz sonu engellememiştir. En azından okuyucuya İttihat ve Terakki’nin bu vakitlerden itibaren çözüm arayışında olduğu ve Enver Bey’in de problemlerin farkında olduğunu göstermektedir.

Hatıratın devamında Hürriyetin îlânı ve Şemsi Paşa’nın vurulmasıyla beraber yeni dönemin açılışı okuyucuya aktarılır. Hatırat sahibinin siyaset ve ordu ilişkisine yönelik eleştirileri yer alır. Bu arada hatırat sahibi bir aylık Selanik’ten Avusturya-Macaristan’a gidecek bir gezi kâfilesine katılır. Askerlik ile iştigal ettiği için, gezi güzergâhında bulunan devletlerin askeri fabrikaları gezilir, atış talimlerine katılır. Hatırat sahibinin aktardığı bilgiler, Osmanlı İmparatorluğu’nun Balkanlar’dan çıkarılacağının habercisi, çan sesinin artık uzaklardan değil, hemen yanı başından geldiğine yönelik bir ikazdır. Çok zaman geçmeden de çıkarılışın ve hatırat sahibinin bire bir şahitliği ile imparatorluk 600 yıllık vatan toprağına, çok acı hadiseler eşliğinde veda edecektir.

Göz göre göre gelen bu felakete karşın, yapılacak bir şey olmadığı, idârenin bile yapacaklarının bittiği sözün tükendiği yerdir: “‘Bak Mehmet Ali, bu kırmızı ile gördüğün 75 bin küsur rakamı bizim asker ve silah kuvvetimizdir. Beri yanda gördüğün 135 bin rakamı da Sırpların kuvvetidir. Bunun altındaki 30 bin rakamı da Bulgarların bize, yani Garp Ordusu’na sevk ettikleri kuvvettir. Bu hesabın haricinde Yunan, Karadağ kuvvetleri de vardır. Garp Ordusu kumandanı Ali Rıza Paşa bu kuvvetleri İstanbul’a bildirdi. Aramızda pek büyük bir fark olduğu bariz bir surette görülüyor. Bundan başka bizim 75 bin kişilik kuvvetimizin yarısı talim terbiyeden mahrumdur. Ali Rıza Paşa harp olmaması için İstanbul’a müracaat etti ve bu meselenin siyaseten halledilip muharebeye meydan verilmemesini rica etti. Maazallah muharebe olursa bu yerler kaybedilebileceği gibi, ordunun da mahv-ı perişan olacağını bildirdi. Bu telgrafa gelen cevap işte buradadır,’ deyip telgrafı okudu. Telgrafın meali şöyleydi: ‘Şark ordusu seferi harekete başladığından, siz de seferi harekete geçin. Cenab-ı Allah bizimle beraberdir. İmza, Nâzım.’” (3)

Hatıratın bu kısmı acı gerçeklerin yüzüme çarpması ve Balkanlar’dan ırzımıza geçilerek, okunduğunda iç parçalayacak şekilde, askerin moral kuvvetinin biterek atılmamızın hikâyesidir: “Asırlardan beri bekçiliğini yaptığı bu topraklar, Rumelili ve Anadolulu Türk yavrularına hemen yabancı oluvermişti. Bu toprakların yerlisi olanlar, bu zavallı hasta Türk çocuklarına düşman nazarıyla bakıyorlardı.” (4)

Balkan bozgunuyla beraber hatırat sona ermektedir. Son söz kısmında hatıratı yayına hazırlayan Ahmet Mesut Okar’ın, hatırat sahibi Mehmet Ali Bey’in hatırattan sonra devam eden parçası anlatılmaktadır. Hatırat içerisinde yer alan görseller ve hatıratın başlangıcında Mehmet Ali Bey’in yolunun uğradığı güzergâhın paylaşılması hatıratın değerini bir kat daha artırmaktadır. Tarihten ibret, ders almak için -öznel yargılar içerse dahi- hatıratlara başvurulmasının elzem olduğu bir kere daha ortaya çıkmıştır. Balkanlar’da yaşanan bozgunla birlikte İttihat ve Terakki Cemiyeti daha önce imparatorluk içerisinde çeşitli eylemlere girişen Ermenilerin Doğu Anadolu Bölgesi’ndeki ayaklanmalarının üzerine tehcir yoluna başvurmuştur. Böylece imparatorluğun Balkanlar’da yaşadığı hezimet ve ayaklar altına alınan itibarının doğu bölgesinde de tekrarlanmasının yolu önlenmiştir. Balkanlar her yönüyle bir ders, anlaşılması gereken bir mesele olarak önümüzde durmaktadır. İlgisiz ve bilgisiz kalınırsa bir yüzyıl sonra Anadolu hakkında hatırat okumak zorunda kalacağımız ihtarıyla yazımıza son verelim.

 

 

KAYNAKÇA

  • 15
  • 79
  • 211-212
  • 223

Mehmet Ali OKAR, Osmanlı Balkanları’nın Son On Yılı (1902-1912), Türkiye İş Bankası Yayınları, 2. Baskı, 304 Sayfa, Şubat 2018, İstanbul