Bir sayı ve bir sözcük sizin için ne ifade eder? Kelimelerin veya sayıların sırtladığı anlam yüküne hangi durumlarda omuz vermek gerekir? Onları ayakta tutmak için nasıl bir desteğe ihtiyaç duyulur? Ve asıl önemlisi bunca ağır yük, hangi sayı ve kelimeler bir araya geldiğinde oluşur?

Ben size bir sayı ve bir sözcüğü yan yana getirsem, mesela, 18 Mart, 19 Mayıs ya da 23 Nisan desem duygu, bellek ve anlam dünyanızın nerelerinde kıpırdamalar olur? Hangi hisler türlü çağrışımlarla benliğinize üşüşür? Biliyorum ki – bu sayı ve sözcükler hakkında eğer bilgi sahibiyseniz – ‘hüzün, zafer, sevinç ve gurur’ duygularınızda; 1915, 1919 ve 1920 yılları bütün yaşanmışlıkları ile belleğinizde ve kökleri, “(Ey Türk!) Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe senin ilini, töreni kim bozabilir!” satırlarına ve hatta onun da çok ötesine uzanan bir Türk var oluş mücadele ve gayesi tüm ihtişamıyla anlam dünyanızın engin ufuklarında; kökleri mazide, dalları atide bir ağaç gibi yükselecektir.

Milletleri ayakta tutan, onlara belli bir karakter ve mevcudiyet kazandıran özelliklerin başında dil, tarih ve kültür gelir. Bu dinamik ve köklü yapıları birbirinden ayırmak neredeyse imkânsızdır. Zira, “Dil, edebiyat ve umumiyetle kültür kavramına giren her şey, tarih boyunca gelişmiş, bize tarihten miras kalmıştır.” (1) Dil birliğiyle bir arada olma, yaşama, aynı duygu ve düşüncelerde birleşme ve anlaşma bilincini taşıyan ulus; tarih ve kültür ile de nesillerin devamlılığında ve aidiyet duygularını sürdürmede, aktarmada, var olmada, yekvücut olarak diğer uluslar içinde gururla ‘Benim!’ diyebilmede ve ortak bir kaderi paylaşmada etkin bir rol üstlenir. İşte bir sayı ve bir sözcüğün çağrışım evreninde beliren ve duygu, bellek ve anlam dünyamızı içine alan özel tarihlerden biri de sırtladığı koca bir devirle 29 Ekim’dir.

” Yarın, Cumhuriyet ilan edeceğiz!”

28 Ekim 1923… Çankaya’da akşam yemeği… Ortada büyükçe bir yemek masası… Merkezinde mavi gözlü, sarı saçlı, kurt bakışlı bir adam… Ve o adamı pürdikkat dinleyen yedi çift göz… O gözlerde varoluş mücadelesinden büyük bir zaferle çıkmışlığın haklı gururu… O gözlerde Türk’ün bayrağını ve sancağını, inancını, ırz ve namusunu, taşını, toprağını korumaya ve emniyet altına almaya muktedir olmuş büyük destan kahramanlarına mahsus ciddiyet ve kararlılık… O gözlerde her karışı –neredeyse- paylaşılmış bir vatanı tükenmişlik duygusundan çekip yepyeni bir kudret ve dirayetle yedi düvelin karşısına “Türk Devleti” olarak diken bir iradenin yılmaz kararlılığı… O gözlerde 18 Mart’ın Çanakkale’si, 19 Mayıs’ın Samsun’u, 23 Nisan’ın coşkusu ve inancı ile “Efendiler! Yarın Cumhuriyet’i ilan edeceğiz.” cümlesiyle kastedilen 29 Ekim 1923’ün azmi ve arzusu var.

Peki, Cumhuriyet Nedir?

Gazi’ye göre; “Cumhuriyet, fazilettir.” ve “Cumhuriyet, imkân demektir. Cumhuriyet, yalnızca adıyla bile birey özgürlüğünü aşılayan sihirli bir aşıdır. Görülecektir ki, cumhuriyet imkânları olan her memleket, özgürlük davasında er geç başarılı olacaktır. Cumhuriyet, kendisine bağlı olanları en ileri aşamalara götüren imkânları verir. Bağımsızlık ve özgürlüğüne sahip olan milletler, ilerleme yolunda imkânlara sahip demektirler. O halde cumhuriyet, her alanda ilerlemenin de en belirgin teminatıdır. Cumhuriyeti bu anlamıyla ve bu kapsamıyla anlamak gerekir.” (2)

Neden Cumhuriyet?

Devletler de insanlar gibi doğar, büyür, yaşar ve ölürler. Bunun savunmasını tarihin bize öğrettikleriyle pekâlâ yapabiliriz. Nitekim dünya üzerinde ilk kurulduğu coğrafyada hâlâ hüküm süren, aynı sınırlara sahip, aynı yapı ve nizamını hiç değiştirmeden günümüze dek ulaştırabilmiş bir devlet mevcut değildir. Ancak mevcudiyetini sürdüren yalnız köklü, güçlü ve özgürlüğüne düşkün milletlerdir.

Devletler işgale uğrama, iç savaşa sürüklenme, ekonomik çöküş, kargaşa ve terör eylemlerine maruz kalma, güvensizliğe bağlı buhran ve istikrarsızlık, hukuk düzeninin bozulması, kilit meselelerde ihanet vb. sebeplerle çökme tehlikesine veya nihayetine maruz kalabilirler. Onu yeniden inşa etme veya baştan ayağa kaldırma kudretini ise ancak bazı milletler gösterebilir. Onlar ki farklı isimlerde, farklı teşkilat yapılarıyla –hatta- farklı coğrafyalarda tekrar egemen, bağımsız ve varlığı kabul ve saygı gören bir devlet meydana getirme tecrübe ve azmine sahiptirler. Bu yönüyle Türk’e ait müstesna bir tarih yazan ve bunu bize miras olarak bırakan kahraman ecdadımızın esarete asla ve kat’a boyun eğmeme bilinci ve daima özgür bir devlet kurma azmi ve ihtiyacı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün, “Muhtaç olduğun kuvvet damarlarındaki asil kanda mevcuttur.” ifadesinde kendisini ne de güzel bulur. Çünkü;

“Türk Milletinin Karakterine ve Âdetlerine En Uygun Olan Yönetim, Cumhuriyet Yönetimidir.” (3)

Tarih boyunca pek çok devlet kuran ve kendi hâkimiyetini ancak kendi iradesine teslim eden yüce Türk milleti değişik dönemlerde, çoğu çağının gereği olarak, farklı yönetim şekilleri ile devlet teşkilatlanmasına gitmiş ve varlığını bu esaslara göre sürdürmüştür. Ancak bunu yaparken başka ulusların hâkimiyetini asla kabul etmeyen çelik bir iradenin varlığını da unutmamak gerekir.

29 Ekim 1923’e giden yolda, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkımını hızlandıran ve çöküşün en önemli sebeplerinden biri olarak gösterilen Fransız İhtilali, şüphesiz ki imparatorlukların, içinde barındırdığı farklı milletlerin “ulusal devlet kurma” bilincine erişmesine neden olmuş ve bu durum -hemen hepsi gibi- Devlet-i Aliyye’ yi de parçalamıştır. Bu noktada işgale uğrayan ve bağımsızlığını kaybetmenin eşiğine gelen Anadolu Türklüğü, Büyük Önder Gazi Mustafa Kemal’in ve onun silah arkadaşlarının arkasında dağ gibi durarak önce Sakarya’da düşmanı durdurmuş, akabinde Büyük Taarruz ile yeni bir devrin kapısını açmıştır. O devir ki yeni bir Türk Devleti’ni, Türklüğün on altı yıldızının yanına bir güneş olarak nakşetmiştir. O devir, bütün karanlıkları “Cumhuriyet” ışığıyla aydınlatarak Türk milletinin kötü talihini özgürlük, bağımsızlık ve milli egemenlik ilkeleri ile tersine çevirmiştir. Bundan sonra “Egemenlik kayıtsız, şartsız milletin” olacaktır. Zira millet iradesi, Cumhuriyet idaresiyle kendisini ve ülkesini ilgilendiren her türlü konuda doğrudan veya dolaylı olarak karar verme, onaylama veya reddetme yetkisine sahiptir.

Ve 29 Ekim 1923…

“29 Ekim Pazartesi günü öğleden sonra Mustafa Kemal Paşa TBMM kürsüsüne çıkmış, heyecan ve inanç dolu bir sesle cumhuriyetin feyizlerinden bahsetmiştir. Meclis, Paşa’nın önerisini kabul etmiş ve 1921 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 1, 2, 4, 10, 11 ve 12. maddelerini tadil etmiştir. 364 sayılı olup “Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nun Bazı Mevaddının Tâdiline Dair Kanun” başlığını taşıyan bu kanun, cumhuriyeti ilanının yanı sıra hükümet sistemiyle de ilgili önemli değişiklikler getirmiştir. Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait ve TBMM ‘nin milletin tek ve gerçek mümessili olduğunun kabulünden ve saltanatın da kaldırılmasından sonraki yönetim biçimi, geniş anlamıyla cumhuriyetten başka bir şey değildir. Bu açıdan, 29 Ekim 1923 tarihli anayasa değişikliği, aslında var olan ama adı konmamış bir durumu açıklığa kavuşturmuştur… Madde 1‘e eklenen bir cümle ile “Türkiye Devletinin şekli hükümeti, cumhuriyettir.”  hükmünü getirmiştir. Böylece, üç dört yıldır var olan fiilî cumhuriyetin adı konmuştur. Buna paralel olarak devlet başkanlığı makamı, yani dar anlamda cumhuriyetin gereği olan Cumhurbaşkanlığı oluşturulmuştur. Anayasa ‘da yapılan bu değişiklikler sonrası Mustafa Kemal Paşa Türkiye Cumhuriyeti ‘nin ilk Cumhurbaşkanı seçilmiştir.” (4)

Şüphesiz bu süreç; 18 Mart 1915’in Çanakkale’sindeki o çelik iradenin, 19 Mayıs 1919’un Samsun’undaki azim ve kararlılığın, 23 Nisan 1920’nin Ankara’sındaki egemenlik ve bağımsızlık vurgusunun ve 30 Ağustos 1922’nin Dumlupınar’ındaki destansı mücadelenin tezahürüdür. Bu süreç; mazisi zaferlerle dolu bir milletin bütün yokluklara, zorluklara ve engellere rağmen dimdik, özgürce ve bağımsız olarak ayakta durmayı başardığı ve bunu ilelebet payidar kılmayı en büyük ülkü olarak telakki ettiği bir varoluş sürecidir. Bu süreç bir sayı ve bir sözcüğün -29 Ekim’in- duygu, bellek ve anlam dünyamızdaki mana ağırlığını sırtladığımız ve nesiller boyu onu gururla taşımaktan, koruyup kollamaktan asla vazgeçmeyeceğimiz bir süreçtir.

Türk’ün bu son devletini, Türkiye Cumhuriyeti’ni, 29 Ekim 1923 Pazartesi günü tüm dünyaya haykıran ve onu Türk gençliğine emanet eden başta Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere onun silah arkadaşlarını, o kutlu yolda canlarını seve seve feda eden tüm şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet, hürmet ve minnetle yâd ediyorum.

Varlığımız ebedî, birliğimiz daim olsun….

KAYNAKÇA

  • Mehmet Kaplan, Kültür ve Dil, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2001, 14. Baskı, s. 48
  • Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu (AKDTYK) “Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı” https://www.atam.gov.tr/duyurular/cumhuriyet-yonetimi
  • Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu (AKDTYK) “Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı” https://www.atam.gov.tr/duyurular/cumhuriyet-yonetimi
  • Bahattin DEMİRTAŞ, “Öncesi ve Sonrasıyla Dönemin Basınında Cumhuriyetin İlanı”, Kuruluşundan 90.Yılına Türkiye Cumhuriyeti Uluslararası Sempozyumu 23-25 Ekim 2013/ Eskişehir, Yayına Hazırlayan Arzu GÜVENÇ SAYGIN, Atatürk Araştırma Merkezi, (Ankara:2016), Cilt 1, s. 592-593.