Eğitim, yalnız ekonomik hayatı etkileyen ve ondan etkilenen bir müessese değildir. Eğitim, her şeyden önce, bir «sosyal müessesedir» ve sosyal fonksiyonu olan düzenli bir faaliyettir.

Kalkınmış ve kalkınmakta olan ülkeler, eğitimden çok şey beklerler. Milletler, ilmî ve millî eğitim plânlaması ile problemlerine uzun vadeli hal çareleri bulmanın yanında, sosyal yapıyı «millî şahsiyeti» içinde tutarak ağrısız ve sancısız bir biçimde istenen hedeflere götürürler. Problemlerini ilim ve eğitimle çözemeyen cemiyetler ise, kendilerini ihtilallerin ve anarşinin içinde bulurlar. Sağlıklı bir cemiyet, sosyal değişmenin hızını, mahiyetini, yönünü ilim ve eğitimle kontrol altına almasını bilen gruptur.

Ancak, sağlam ve başarılı bir «millî eğitim», bir taraftan «millî sosyal yapıya» intibak etmek ve millî kültür malzemesini işlemek, diğer taraftan «çağdaş ihtiyaçlara» cevap vermek gibi hassas bir denge üzerine oturmalıdır. Bunlardan birini ihmal veya inkâr eğitimin katılaşmasına kapı açar. Eğitimin asla vazgeçilmez iki çehresi vardır: O, hem millî hem de çağdaş olmak zorundadır. Yani, o, hem milletin güvenini kazanmalı hem de milleti geliştirmelidir. Millet, çocuğunu okula ve öğretmene teslim ve tevdi ederken asla hiçbir endişe ve kaygı içinde bulunmamalıdır; vatan çocuklarının çağdaş ilimlerle güçlendirilmiş birer Müslüman Türk olarak yetiştirilip geliştirileceğine kesin olarak inanmalıdır. Aileler, çocuklarının dinlerine, dillerine, millî duygularına, tarih, kültür ve bayraklarına yabancılaştırılmayacaklarına iman etmelidir. Atalarımızın «hocam, eti senin kemiği benim» sözü ile ifade ettikleri teslimiyeti göstermelidirler.

Eğitim, milleti bütünleştirmeli, sınıf, bölge, siyasî mezhep kışkırtıcılığından bilhassa sakınmalı, aksine bu çatışmalar varsa, bunları yok etmeye, zayıflatmaya ve en azından yumuşatmaya çalışmalıdır. Aksine hareket eden «kadroların» hâkim bulunduğu bir eğitim(!) faaliyeti, millete ve vatana düşmanlık ifade eder. Yaşamak isteyen hiçbir millet, böyle bir faaliyete bir an için bile müsaade edemez. Eğitimin millî karakteri asla inkâr ve ihmal edilemez.

Eğitim, milleti meydana getiren her tabaka ve dilimden insana tam ve kâmil manada «eğitimde fırsat ve imkân eşitliği» tanımalıdır. Bunun kanunlarda yazılı olması yetmez, bu husus çok önemlidir. Yatılılık müessesesi, bölge okulları, burs ve krediler bu maksadı temin etmek üzere planlanmalıdır. Öğretim müesseseleri ve kontenjanları bu ihtiyaca cevap verecek biçimde ele alınmalı ve mutlaka halledilmelidir. Esasen, nispeten kapalı gruplar durumunda bulunan «sosyal sınıflar» ve «sosyal dilimler» arasında «şakulî» (düşey) ve «ufkî» (yatay) akıcılığı temin etmeli, «sosyal hareketliliği» hızlandırmalı, herkes kaabiliyeti ve liyakatı ölçüsünde sosyal iş bölümünde yerini bulmalı, tatmin olabileceği «sosyal bareme» ulaşabilmelidir. Sosyal barış, bu suretle gerçekleştirilmelidir. Köy-şehir, kadın-erkek, fakir-zengin… farkı eğitime yansımamalı, eğitim, bütün bir milleti şefkatle bağrına basmalı, hiç kimseyi «sahipsizlik duygusuna» ve «üvey evlât kompleksine» düşürmemelidir.

Hiç şüphesiz eğitimde «irsî faktörlerin» rolü küçümsenemez. İnsanların zihnî ve fizikî güçler bakımından «normal bir münhani» çizdikleri ilmî olarak ispatlanmıştır. İnsanlardaki bu farkları, henüz kontrol etmek imkânına sahip değiliz. Hatta, belki pratikte bu farklar faydalıdır da… Lâkin cemiyet, kontrol edilebilir şartlardaki «eşitsizliklerden» rahatsız olmaktadır. Millî devlete düşen iş, milletini bütün tabaka ve dilimleri ile adaletle temsil edebilmektir.

KAYNAKÇA

Seyit Ahmet Arvasi, Türk İslâm Ülküsü, sayfa: 251-252.