Zaman azalıyor. Azaldıkça acımasızlaşıyor. Nefesinizi tutun! Zira siz, o nefesi bırakana kadar anlamayacağınız hızla gerçekleşecek bir operasyon başlıyor.

Trablusgarp Operasyonu (Direnişi öğreten cephe)

Tarih 1911 Eylül ayını gösterirken Bab-ı Ali’ye bir nota verilir; denilmektedir ki Trablusgarp, medeniyetten pek uzak kalmıştır. Osmanlılar buralardaki insanlara iyi davranmamaktadır. Bu sebeple İtalya Devleti, Trablusgarp’ı işgal edecektir. Oradaki Osmanlı askerlerinin karşı koymaması için talimat verilirse iyi olur… Trablus sahillerini kuşatan İtalya donanması şehrin teslimini ister ve 3 Ekim’de bombardımana başlar. 5 ekimdeki çıkarmalarıyla Hamidiye tabyalarını tutarlar. 6 ekim günü ise İtalyanlar Trablus şehrini işgal ederler. Trablus şehri üç yüz altmış yıl sonra korkak, beceriksiz bir sürü tarafından işgal edilmiş olur. 20 Ekim’de Bingazi, Tobruk ve Derne’ye girerler. Bu şehirlerin tabii ki hiçbiri teslim olmamıştır. Fakat sahilde oluşları hasebiyle İtalyan donanmasının ağır bombardımanlarına hedef olmuşlardır. Trablus Vali Vekili Miralay Neşet Bey, komutasındaki üç bin kadar Türk askerini geri çekerek, kırk km kadar içerdeki aziziye kasabasında karargah kurarak yerli gönüllülerin de desteğiyle bir savunma hattı oluşturur.

İtalyanların Trablus’a saldırmaları Osmanlı halkını derinden yaralar. Yurdun her yanında orduya yardım cemiyetleri ve gönüllü birlikler kurulmaya başlar. Balkanlar’daki Hıristiyan halk ise, Trablus için askere alınırlar korkusuyla kaçıp çetelere katılırlar.

Trablus’a deniz yahut kara yolundan yardım göndermek çok zordur. Ancak İttihat ve Terakki  beyannamesiyle “Hükümetin, bütün kahramanlık duygularına dayanarak Osmanlı halklarının korunması zımnında hiçbir şeyden çekinmeyerek tam bir azim ve kesinlikle yürümesi talep edilir.” Ve Sadrazam Said Paşa, Trablus’un savunulacağını açıklar. Ancak bu savunma gizli ve gönüllü subaylar tarafından gerçekleştirilecektir. Savaş rüzgarları eserken Enver Bey Berlin’de askerî ateşedir. Ele avuca sığmaz yüreği onu Berlin’de kalamayacak hâle getirir. Zaten masa başı çalışmak onun ruhunu ziyadesiyle boğmaktadır ve İstanbul’a dönmeye karar verir. Selanik garında kendisini heyecanla bekleyen arkadaşları onu Merkez-i Umumi’ye götürürler. Beş saatten fazla Trablus konusu tartışılır. Ve sıklıkla olduğu gibi yine Enver Bey’in fikri kabul edilir. “Eğer Hükümet İtalyanlar tarafından tehditle çekilmeye zorlanırsa, önce Trablus’ta geçici bir hükümet kurulacak, sonrada yapılanlar boykot edilerek mücadele devam ettirilecektir.” İki gün sonra Enver Bey İstanbul’a gelir ve Payitaht katına çıkar.

“Padişahımız Sultan Reşad’ı gördüm. Mahzun, müteessir ve durgundu. Allah bazen ne acımasız oluyor, bu iyi ihtiyar vatanın çektiği sefaletleri hak etmiyordu. Neyse, Türk atasözümüzü tekrar etmek lazım: Mevlâm görelim neyler, neylerse güzel eyler.”(1)

Enver Bey’e Selanik’te kalması teklif edilir. Gitme derler. Gençsin, parlak bir geleceğin var, kendine yazık etme derler. Ancak bu mümkün değildir. Vatan müdâfaası söz konusuysa hele ki o vatan, üç yüz altmış beş yıllık bir vatan toprağı olarak hafızalarda kalmış ve gözyaşları içerisinde ağabeylerinden yardım beklemekteyse kimse Enver Bey’i Selanik’te durduramaz. Notlarında şöyle yazar: “Vazifem bu sefer beni, hiçbir maddî netice alamayacağım bir amaca doğru götürüyor. Trablus, zavallı memleket, şimdilik kaybettik <belki de ebediyen>. Peki, o zaman niye gidiyorum? İslam dünyasının bizden beklediği bir ahlakî görevi yerine getirmek için.”(2)

Fethi Bey (Okyar), Fuat Bey (Bulca), Mustafa Kemal Bey ve Eşref Bey o akşam yemeği Enver Bey’in evinde yerler. Fuat Bey: “Hepimiz neşeliydik. Binbir yokluk ve mahrûmiyet içinde, neticesi elbette ölüm olacak çetin bir maceraya değil de, sanki manevraya gidiyorduk. Bizim nesil için bu ruh halini bugün de gayri tabii bulmuyorum. İmparatorluğumuzun en buhranlı devirlerini yaşadığı o müstesna günlerde bizi, daha sonra Türkiye Cumhuriyetine vücut veren çetin mücadelelere doğru iten ve zafere götüren ruhun mânâsını ve kudretini, bugünkü neslin de idrak etmiş, edebilmiş olmasına dua ederim.”(3)

Osmanlı Devleti kendini savunmak için karadan asker gönderemediğinden bir avuç gönüllü çeşitli kılık ve kimliklerle kaderine terk edilen vatan parçası Trablus’u kurtarmak için yola çıkarlar. Gönüllüler arasında Enver Bey başta olmak üzere sonraları yeni Türkiye’nin kuruluşunda yer alacak olan Mustafa Kemal, Fethi Bey (Okyar), Nuri Bey (Conker), Paris ateşemiliteri Tahir Bey, Şehzade Osman Efendi, Neşet Bey, Enver Bey’in kıymetli kardeşi Nuri Bey (Killigil) ile çok sevdiği amcası Halil Bey (Kut), Kazanlı Tatar alimlerinden Abrürreşit İbrahimov, Teşkilat-ı Mahsusa’nın iki efsane ismi Eşref Bey (Kuşçubaşı) ve Süleyman Askeri Bey gibi yürekli vatanperverlerle on iki kurmay subay ve on sekiz topçu subayı ile, kıymeti mühim fakat ismi meçhul olan fedailer vardı.

Bu bir avuç serdengeçtiyi Trablus çöllerinde düşmanla beraber devletin çoktan unuttuğu, sefaletin içinde boğuşan, adeta birbirlerinin kanına susamış aşiretlerin bulunduğu, cehaletin kavurup kızdırdığı Trablus halkı beklemekteydi. Böylesi bir ortamda Trablus’a gelen gönüllü Türk subaylarının dayandıkları tek şey Allah, yüreklerini taze tutan şey ise Vatan sevgisinden başka bir şey değildi.

28 Ekim 1911’de Enver Bey, Trablus’a gelir gelmez insan üstü bir azim ve kararlılıkla giriştiği çaba sonucunda yaradılıştan gelen liderlik kabiliyeti, kıvrak zekası ve mütevazi tavrıyla kabileler arasında barışı can ve mal emniyetini sağlamak adına mücadele eder. Ve  Trabluslular için işgal, seferberlik ile beraber daha sonraları Ömer Muhtar’la anılmaya başlayacak emperyalizme karşı bağımsızlık savaşının başlangıcı olacaktı. Kısa sürede Bingazi, Derne, Tobruk’da karargah kurarak savunma hattı oluşturmuş İtalyan işgal kuvvetleri sahilde siperlerin ardında bırakılmıştı. Ne var ki, iş sadece savaşmaktan ibaret değildi. Trablus halkı için gerilla savaşı, Osmanlı subayları için bir operasyondan ibaret olan bu mücadele çok fazla yük barındırıyordu ve şüphesiz bu yük Enver Bey’in dimdik duran omuzlarına yüklenmişti. Karargaha gelen yüzlerce insan ve ailenin iaşesi, kalacakları yer, yaralıların tedavisi, çocukların eğitimi, yerli bankaların kurulması, para basılması, yerli kabilelerin barıştırılması, belediye hizmetleri, savaşmak için silah, mühimmat ve para… Enver Bey’e yüklenen bu sorumluluğun karşılığıysa Trablus halkının sevgisiydi. Öyle ki yeni doğan çocuklarına koyacakları ismi dahi Enver Bey’e soruyorlar onun fikrine başvurmaktan kıvanç duyuyorlardı.Enver Bey’e “Trablus Aslanı” diyecek kadar ona güveniyorlar ve değer veriyorlardı. Enver Paşa ve Seyyid Ahmed kontrolündeki karma güçler İtalyan güçlerini Trablusgarp kıyılarına kadar sıkıştırmışlardı. İtalyanlar karşılaştıkları şiddetli direnişe son vermek adına Seyyid Ahmed’i yanlarına çekmeye bile çalışmış fakat Osmanlı Devleti’nin Senûsîlerin sadakatini kazanmak adına yürüttükleri çalışmalar bunu engellemişti.

Trablus halkı Enver Paşa sayesinde pek çok hizmetle tanışmıştı. O güne kadar hiç bilmedikleri posta hizmeti verilmeye başlamış. Mülteci, seferberlik kamplarında temiz bir pazar yeri kurulmuştu. Yaralılar için kurulan Kızılay kampının doktor ve hemşireleri neredeyse bir hastane edasıyla hizmet veriyordu. Çocuklar için sabahtan öğleye kadar okuma-yazma, öğleden sonra izcilik eğitimi veriliyordu. Savaşmak için gerekli olan silah ve mühimmat, İtalyanlarla girişilen çatışmalardan, çok az miktarda İstanbuldan, diğer ihtiyaç malzemeleri ise Mısrata’da kurulan silah tamirhanesinden, fişek imalathanesinden temin ediliyordu. Saç levhalardan matara, yerli derilerden palaska, madan denilen deriden ayakkabılar yapılmış, telgraf direk ihtiyacı hurma ağaçlarından, izolatör için İtalyanlardan kalan şampanya şişelerinin baş kısmı kullanılmış, pil kavanozu için yine şarap şişelerinin dip kısmı, tel ihtiyacı ise İtalyan siperlerinden sökülen dikenli tellerden karşılanmıştı. (4)

Kırık dökük eski tüfeklerle İtalyanlardan elde edilen silahları kullanmak için gerekli olan kurşunu elde etmek için tam siper yatan bedevilerin sopaların ucuna taktıkları kırmızı feslerini kaldırmalarıyla yoğun bir İtalyan ateşiyle karşılanıp, ateş kesildikten sonra kumlara saplanmış kurşunları toplayarak kurşunları eritip kalıplara dökerek mermi imal ederler. Fakat bu defa da karşılarına barut meselesi ortaya çıkar. Barut yokluğu kolay çözülecek bir iş olmadığından, Teşkilat-ı Mahsusa’nın kendilerine bildirdikleri Tunus’taki adreslere gönderdikleri adreslerden gelen cevabi mektupların içinde azar miktarda konarak gönderilen barutlarla bu mesele de halledilmiş olur. (5)

 İtalyanlar gerekli koşullar sağlanıp da bölgeyi işgal etmeye karar verdiğinde herhangi bir zorlukla karşılaşacağını düşünmemişti. Bu yüzden ilk etapta yapılan askeri çıkarmalar tören havası içinde bir şov şeklini almıştı. Gönderilen zırhlı birlikler ve askerî taburlar bir zorluk beklenmeyecek şekilde seçilmişti. Trablusgarp içlerine doğru ilerleme başladığında İtalyan askerleri karşılarında Türk subaylarının emri altında örgütlenmiş yerel halkın sert direnişini buldu.

Ayrıca direnişte Şeyh Salih Tunusi ve Cezayirli Emir Ali Paşa gibi isimlerin bulunması Trablusgarp direnişinin Cezayir ve Tunus gibi bölgelerde de heyecan duyulmasına sebep oldu. Trablusgarp Cephesi Irak’tan Sudan’a Cezayir’den Tunus’a ve Anadolu’ya kadar uzanan bir bölgeden gelen gönüllü askerlerin mücadelesine sahne oluyordu. Hatta Sudan’dan gelen Musa isimli siyahi bir gönüllü savaşta öylesine yararlılık göstermişti ki Milli Cephe komutanı Kuşçubaşı Eşref bu ismi emir eri olarak yanına alacaktı.

 İtalyanlar yaklaşık 34 bin kişilik bir kuvvetle Trablusgarp içlerinde ilerleyişine başladı. Senusi liderlerinden Ahmet Şerif’in başını çektiği kuvvetler kısa sürede Enver Bey’in komutasında on binlerce kişiye ulaştı. İtalyanlar Bingazi banliyölerinde kontrolü sağlamakta zorlanırken Derne’de Kuşçubaşı Eşref’in komutanlığındaki birlikler işgal ordularının ilerleyişini durdurmuştu.

Büyük bir şok yaşayan düşmanın kendisine gelmesini beklemek istemeyen Enver Bey, 11 ve 12 Şubat 1912 yılında Derne Vadisi ve Bingazi’nin düşmandan kurtarılması için saldırı emri verdi. İtalyanlar, büyük zayiatlar verdiği bu saldırıları çok zor da olsa durdurmayı başarmıştı ama Derne Vadisi ve Bingazi’de saplanıp kalmıştı. Ayrıca gece baskınlarında İtalyanlar’a büyük kayıplar veriliyor, İtalyan ordusu büyük bir kibirle girdiği Trablusgarp’ta hareket edemez hale getirilmişti.

Trablus’un savunulmasında bir milletin seferber olması ve bu direnişin başarıya ulaşması, hayatlarında Enver Bey’i ilk kez görmelerine rağmen bu kadar sevmelerinin ardında hiç şüphesiz Enver Bey’in onların geçmişlerine , geleneklerine saygı duyması ve onları takdir etmesinden kaynaklıydı. (6)

 Tüm bunlar devam ederken Balkanlar’da savaş bulutları gözükmekteydi. Hıristiyan unsurlar kendi varlıklarını göstermek uğruna halka eziyet ediyor. İstanbul ve Anadolu’daki Rum ve Ermeni halkta da hareketlenme olup çeşitli sebeplerle hükûmeti protesto gösterileri yapıp ortalığı karıştırmaya çalışıyorlardı. İtalyan donanması Doğu Akdeniz sahillerimizde ve Beyrut önlerinde gösteriler yapmaya başlamıştı. Enver Bey kurmay tecrübesi ve dünya hadiselerini tahlil etmedeki yeteneği sayesinde okuduğu yabancı gazetelerden gelişmeleri takip ediyordu. Tüm cihanı etkileyecek bir harp mevzu bahisti. Bunun farkındaydı. Ve Balkan Harbi Osmanlı için cihan harbinden önceki kıvılcımları oluşturmaktaydı. Fakat acele edilmesi gerekiyordu. Osmanlı’nın tebasında yıllarca huzurla yaşayan Bulgar artıkları, kalbimizi “İstanbul’u” hedef almışlardı.  Hükümet alelacele Uşi Antlaşmasını imzalamıştı ve Trablus serdengeçtilerine “dön” emri verilmekteydi.

 Osmanlı askerleri geri çekilmişti; ama bu subaylar ve Senusi lider Ahmed Şerif’in başlattığı direniş yalnızca Trablusgarp’ta değil; 700 kilometrelik bir alanda Tunus’tan Libya’ya kadar güçlü bir direniş hattı oluşturmuştu. Fakat Trablusgarp Cephesi, Anadolu, Libya, Fas, Cezayir ve Mısırlı Müslümanlara işgalci güçlere karşı direnmeyi öğreten bir mektep olarak tarihe geçecekti.

Direnişi merkezden gelen emirle terk etmek zorunda kalan Enver Paşa bir mektubunda şunları söylecekti;

“Harbiye Nazırı’ndan düşmanlığa son vermemi emreden ve bana Sultan’ın anlaşmayı imzaladığını bildiren bir telgraf geldi. Düşüncelerimi tahmin edersiniz. Bir an ne yaptığımızı düşünün kadınlarıyla, çocuklarıyla bir yıl boyunca başarıyla savaşmış olan bu yiğit insanları düşmanın kollarına bırakıyoruz. Onlara ana vatanın yardıma geleceğine dair söz verip, savaşmayı öğütleyen ben, şimdi tarif edilmez zorluklar içine dalıyorum. Bu memleketi terk edecek durumda değilim ve memleketimin öbür yarısının bana ihtiyacı var. Burada iyi çalıştık, ama yeni iktidar partisi her şeyi ezdi. Böylece utanç verici bir sulhu kabul ettik.”

Enver Bey, İtalyan taarruzu sırasında bir şarapnel parçasıyla yaralanır. İstanbul’a ( hiçbir zaman kullanma gereği duymadığı, bahsetmediği )“Trablus gazisi” olarak döner.  Mustafa Kemal’e de harabeler arasında yıkılan bir sütundan fırlayan kireçli bir taş parçası şiddetle gözüne çarpar. Sönmüş kireç olmasına rağmen, bir kısmı göze nüfuz eder ve onun bakışında kalıcı bir hasar bırakır. Ve bu iki mukaddes Osmanlı subayı Gazi olurlar.

Sonuç: Bu savaş gerçekte bir İtalyan- Türk savaşıdır doğru. Fakat bu Osmanlı subayları için bir operasyon ve eski bir hesaplaşmanın devamı niteliğindedir. Batı’nın tarih anlayışı, Doğulu halklara dayattığı tez olan “medeniyet götürücü” başlığından başka bir şey değildir. Sömürge anlayışlarına meşruluk kazandırdıkları güleç yüzlü maskelerini adeta misyon haline getirmişlerdir. (Tıpkı şimdi “demokrasi” kelimesini misyon edindikleri gibi! )

 Trablusgarp işgaliyle ve Balkan Savaşıyla yapılmaya çalışılan şey Osmanlı Devleti’ni topyekün yutmadan önce parçalamaya çalışmaktır. Enver Paşa için Trablusgarp’ın savunulması, vatan toprağının müdafasıydı evet ama bununla beraber jeopolitik gerçeklerin bilinmesiyle Osmanlı’nın kolay lokma olmayacağını göstermektir.

Not: Ve tarihin cilvesidir. Yüz yıl sonra Türkiye, NATO üyesi sıfatıyla Libya’nın (Trablus’un) bombardıman edilmesinde rol oynayacaktır.

“Çeğen tepesindeki güneş batana kadar”

KAYNAKÇA

(1) Kendi Mektuplarında Enver paşa, yay. haz. M.Şükrü Hanioğlu. (Der yay, İstanbul 1989, s. 76)

(2) Kendi Mektuplarında Enver paşa, yay. haz. M.Şükrü Hanioğlu.( Der yay, İstanbul 1989, s. 76)

(3) Cemal Kutay, Osmanlı Trablusgarp’inde(Libya) İtalyan İşgaline Direnen Üç Türk’ün Anıları (Mustafa Kemal-Enver Paşa-Eşref Paşa), 1911-1912, abm yay, İstanbul 2016.

(4) REMOND, G.Aux camps Turco-Arabes. Paris, 1913

(5) SORGUN, T. Halil Paşa, Bitmeyen Savaş. (Kumsaati Yayınları, İstanbul, 1998)

(6) Muhammed Kürd Ali, Enver Paşanın Ortadoğu Seyehati, (Doğu Kütüphanesi yayınları. İstanbul, 2007.)

(7) Nevzat Kösoğlu, Şehit Enver Paşa, (Ötüken Neşriyat, İstanbul,2008)