YA DEVLETLE BAŞA YA KUZGUN LEŞE

(YARBAY ENVER KIR ATIYLA BÂB-I ÂLİ’Yİ BASIYOR)

Üzerinden isterse bin asır geçsin ilk askerî darbe hep Bâb-ı Âli baskını olarak anlatılacak biliyorum. Ama sizler de şunu bilin ki Bâb-ı Âli baskının böyle bir vasfı yoktur! Darbe geleneğinin domino taşını; İttihatçı subaylar değil aksine İttihatçılara karşı muhalefet yapan, Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın silahlı gücü Halâskâr Zâbitân grubu yerleştirmiş ve bu kanlı fitili ateşlemiştir.

20. yüzyıl başında ”memleket elden gidiyor” diyerek bir araya gelen ve iktidarı devirmek üzere muhtıra veren bu grup, Sait Paşa Hükümetinin hükümetten çekilmesini sağlamıştır. Halâskâr Zâbitân grubu Meclis-i Mebusan Reisi Halil Bey’e (Halil Menteşe) tehdit mektubu gönderecek alçaklığı da yapmıştır. Amaçları gayrimeşrû olarak gördükleri meclisi dağıtıp serbest bir seçimle yeni meclisi kurmaktır. Sultan Mehmet Reşat Han’ın Mâbeyn Başkatibi Halid Ziya Uşaklıgil’e mektup yazarak onu da istifaya çağırmışlardır. Halid Ziya eğer istifa etmekte direnirse infaz edilecektir. Halâskâr grubunun artık iyice gözü dönmüştür. 24 Temmuz 1912 tarihinde meclise hitâben Meclis Başkanı Halil Bey’e mektubu göndermişlerdir. Türkiye parlamenter demokrasi tarihi bir ilki yaşamış, tehdit mektubu mecliste okunmuştur. Hatta küstahlıkta mertebe kabul görmeksizin kan dökme îmâsıyla mektup özellikle kırmızı mürekkeple yazılmıştır. Küstahlıkları bununla da kalmamış Meclis-i Mebusan’ı Fındıklı tiyatrosuna benzeterek 48 saat içinde meclisin dağıtılmasını talep etmişlerdir. Tüm meclis buz kesmiş mektubu dinleyen İttihatçılar mektuba açıkça rest çekmiştir. Ancak işin ordu içinde büyük bir kavgaya dönüşmesinden korkan meclis 48 saat içinde kendini feshetmiştir. Halâskâr Zâbitân’ın istediği olmuş İttihatçılar yönetimden el çektirilmiş, meclis kapatılmış, seçimler yenilenme sürecine girmiştir. Ancak Balkan Savaşlarının başlaması meclisin açılma sürecini geciktirecek 1914’e kadar Mebusan Meclisi kapalı kalacaktır. Meclisin kapatılmasından kısa süre sonra da sadrazamlığa İttihatçılardan hazzetmeyen Kamil Paşa getirilmiş ve her şey Halâskâr grubunun istediği gibi olmuştur. Osmanlının 28 Şubat’ı olarak değerlendirmekte haksız olmayacağımız darbeyi yapan Halâskâr Zâbitân’ın mutluluğu ise pek uzun sürmeyecektir. Bu darbe İttihatçıların yarasını tuzlayacak ve dönüşleri oldukça güçlü ve sert olacaktır!.. (1)

Enver Bey, Naciye Sultana yazmış olduğu 10 Ocak 1913 tarihli mektubunda, Bâb-ı Âli baskınının haberini verir gibidir: “Bugün hakikaten alt üst oldum. Şerefsiz de olsa yaşamak isteyen bir sürü insanın, memleketi, onu yutacak olan yıkıntıya doğru götürdüklerini gördüm! Ah sevgili, düşünün ki, şu anda titreyen elleriyle birkaç ihtiyar, bu kadar sevdiğim, her şeyin üstünde sevdiğim vatanımın vasiyetnamesini imzalıyorlar. Bu sınırsız sevgi beni, nasıl sonuçlanacağını bilmediğim çılgınlıklar yapmaya itecek zannediyorum.” (2)

23 Ocak 1913 Sabah saat 7.29

Teşrînîevvel 1912’de Ahmet Muhtar Paşa’nın Büyük Kabine’si Halâskâr Zâbitânın baskıları ile istifa etmiş ve Kâmil Paşa dördüncü kabinesini kurmuştur. Londra Konferansı ardından Düvel-i Muazzamanın (Altı büyük Avrupa devleti) büyük elçileri 17 Ocak 1913’te Osmanlı Sadrazamına bir nota verirler. Bu notaya göre Edirne’nin Bulgarlara bırakılarak Midye-Enez hattı ile yetinilmesini, aksi halde İstanbul’u da kaybedebilecekleri ihtar edilmektedir. Hükümet bu notaya karşı tek başına karar almak istemez. Saray’da büyük bir Danışma Kurulu toplanır. Uzun müzakerelerden sonra Edirne’nin verilmesine karar verirler. (3) Ordunun komuta kademesi Çatalca’da atılacak top mermisi kalmadığını bildirirken, Sirkeci’de iki tren cephane yüklü olarak hareket emrini beklemektedir. Belli ki çevrede büyük bir şaşkınlık vardır; orduyu yönetenler rûhen bitmişlerdir. İsmail Hâmi Danişmend farklı yazar. Onun yazdığına göre, Danışma Meclisi Edirne’yi vermeyi kabul etmez. İkinci ihtimal savaşa devamdır, ona da güç yetiremez. Edirne’nin özel bir statü ile bağımsız bir şehir haline getirilmesi teklifi hazırlanıp büyük devletlere sunulacaktır. (4) Kâmil Paşanın, Balkanlı devletlerin paylaşma kavgasına düşecekleri ve bu teklifin Osmanlı için zaman kazandıracağı kanaatinde olduğunu söyleyenler de vardır. Ziya bey Kâmil Paşa kabinesinin bunu başaramayacağı kanaatindedir. Enver Bey ise yine tüm sorumluluğu taşıyacak kudrette olan omuzlarına yükleyecektir.

“Böylece kendi tedbirlerimi almaktan başka yapacak şeyim yok; yani hükümeti düşürmek ve fikrimi yeni bir hükümete kabul ettirmek. Her şey şimdiden hazır. Eğer bu, memleketi kurtaracaksa mutlu olurum. Ölürsem, vazîfemi yapmış kabul ederim kendimi. Allah’a dua ediyorum; eğer projem Türkiye’ye mutluluk getirmezse, beni öldürmesi için dua ediyorum. Allah sizi korusun. -Ata binmem lazım, beni bekliyorlar…” (5)

Hâdise 10 Kanunusâni (23 Ocak) Büyük Efendi olarak bilinen Talat Paşa’nın önerisiyle Perşembe günü  saat 15.00 da vuku bulacaktır. Sirkeci kahvelerinde, bilhassa Meserret Oteli’nin altında tertibat alınacaktır. Enver Bey Merkez-i Umumi’de hazır olacak ve bir ata binerek talimden dönüyor gibi yaparak yanında Sapancalı Hakkı, Yakup Cemil, Mustafa Necip ile ağır ağır yokuştan inecektir. Bâb-ı Âli’nin parmaklıklı bahçe kapısını kapatarak başkasının içeri girmesine mâni olunacak, Ömer Naci Bey Nafia Nezareti’nin balkonundan merak edasıyla toplanacak halka hitap edecek. Azmi Bey yanında Lazistan Mebusu Sudi Bey ve Nail Beyler ile polis müdüriyetine gidip makamı teslim alacaktır. Bu sırada Kara Kemal Posta ve Telgraf Müdürlüğü’ne vaziyet etmiş bulunacaktır. Bâb-ı Âli’nin önünde bulunacak kırk – elli nefer karşı yolu tıkarken, hatipler halkı heyecana getirip yüreklendirecektir.  Mümkün olduğu kadar kan dökülmeyecek kimsenin canı yakılmayacaktır. Plan hemen hemen budur. Hükümeti kurma işini ise Mahmut Şevket Paşa’ya vermekte mutâbık kılınmıştır. Hem ittihatçılara kırılmış olan azanın gönlü alınacak hem de memleketin namus ve şerefine son derece itimat ettiği Hareket Ordusu’nun ünlü kumandanı iş başına getirilecek ordunun ve halkın memnuniyeti temin olunacaktır. Paşa’nın yalnız sadareti değil aynı zamanda Harbiye Nezareti’ni de deruhte etmesi kararlaştırılmıştır. Yalnız bunu Mahmut Şevket Paşa dâhî bilmiyordur çünkü bu işler ne kadar az adamla planlanırsa o kadar muktedir olacağına inanılmıştır. Ancak baskın günü İsmail Hakkı Bey aynı saatte Mahmut Şevket Paşa’nın konağına gidecek, İttihat ve Terakki Merkez-i Umumisi nâmına teklifi yapacak ve Paşa’yı ikna edecektir. Mahmut Şevket Paşa nazarında İsmail Hakkı Bey’in ayrı bir yeri bulunduğundan Paşa’nın bu ısrarı kabul görmeme ihtimalinin olmadığı düşünülmüştür. Her şey o surette İttihat ve Terakki’nin talihine uygun yürümüştür ki, bu duruma şaşmamak kâbil değildir.

Sabah hava bulanıktır. Soğuk bir kış rüzgarı esmekte hatta arada sırada yağmur da çiseliyordur. İttihat ve Terakki’nin vazifeli fedâileri daha sabahtan saatlerini kurmuşlar kahvelere dağılmışlardır. Miralay İsmail Hakkı Bey’de Üsküdar’a gitmiş Paşa’yı konağında ziyaret etmiştir. Öğleden sonra saat bir raddelerinde Merkez-i Umûmî binasının karşısındaki Menzil Müfettişi Umûmîliği’nde büyük bir faaliyet vardır. Müfettiş-i Umûmî Cemil Bey’in odasında İttihat Terakki’nin en mühim simaları toplanmıştır. Talat Bey, Enver Bey, Enver Bey’in muhterem amcası Halil Bey, Mümtaz (bilahare yaveri) Hilmi, Sapancalı Hakkı Bey… Yüreklerindeki fırtınayı gizleyemeyecek kadar heyecanlıdırlar. Yapılacak iş öyle muazzamdır ki tek kurşunları olsa ve o kurşunun gücü bu işi bitirecek kudrette olsa hiç şüphesiz her biri o tek kurşunu canı pahasına ateşleyecektir. Çünkü onları devirmek bir vatanperverliktir. Zîra Hükümet, şerefsiz bir sulh’e imza atmak üzeredir. Bu hükümet, millî gayelerden uzak kalmıştır. Ecdat yâdigârı Edirne böyle terk edilemez hele hele kan dökmeden can vermeden hiç hiç teslim edilemezdir.

Kırmızı Konak’ın (Günümüzde otopark olarak kullanılıp sonra da yıkılan İttihat ve Terakki Merkez-i Umûmîsi) karşısındaki menzil müfettişliğinden iki adam sokağa çıkmıştır. Bu iki adam Talat Bey ve Sapancalı Hakkı Bey’den başkası değildir. Biri orta boylu pala bıyıklı, tıknazca, değirmi yüzlü, babacan kılıklı, saati köstekli… İttihat Terakki’nin Ermeni Tehciri’nin bir numaralı şahsiyeti Talat Paşa’dır. Bir eli daima pantolonunun cebinde tuttuğu tabancasının kabzasındadır. Diğeri ise Talat Bey’den daha neşeli belki de daha cesur ama fevkaladesiyle pervasız biridir. Bâb-ı Âli’nin yokuşundan inmeye başlamışlardır. Fakat ortada kimseler yoktur. Sirkeci’de de durum aynıdır. Beklediği adamlar yoktur. Tabi bu durum dikkatlerinden kaçmaz. Bir iki adamlarını görmüş onlara kaş göz işareti yaparak hazırlanın demeye çalışmışlardır. Talat Bey Sapancalı Hakkı’ya menzil müfettişliğine gitmesini söylemiştir. Sapancalı Hakkı müfettişliğe dalıp Enver Bey’e “Her şey hazır tamamız, haydi çıkınız!” diyerek bu daveti sabırsızlıkla bekleyen Enver Bey’in yüreğini pârelendirmiştir. Enver Bey şimşek gibi yerinden fırlayarak kimseye bir şey söylemeden kır atına atlayarak Nuruosmaniye’den Bâb-ı Âli’ye atını sürmüştür. Ortalıkta plandaki gibi meydanı dolduracak kırk – elli fedâi yoktur. Bu iş canlarını çok sıkmıştır. Ama vazgeçmek asla kitaplarında yoktur. Bu mesele bugün halledilecektir. Fakat tam o sırada yandaki sokaktan Mithat Şükrü, Mustafa Necip ve Yakup Cemil ayrı ayrı gelmektedir. Bunu gören Talat Bey ve Sapancalı Hakkı’nın yüreğine su serpilmiştir. Yine de bekledikleri kişiler henüz ortada yoklardır. Kümeste sansara yakalanmış tavuklar gibi pisi pisine ölme tehlikeleri olmasına rağmen vazgeçmeyeceklerdir.

Bu sırada görenleri, atının üzerinde heybetiyle kendine hayran bırakan Enver Bey’i bazı kimseler tanımakta gecikmemiştir. Onda plandaki gibi tâlimden dönen bir subay havası değil de sanki İstanbul’u fetheden bir Fatih edası vardır. Yokuştakiler onu hayran hayran seyrederek toplanmaya başlamışlardır. Sapancalı Hakkı Bey’in gelip “Her şey hazırdır, çıkınız!” sözüyle yüreği pârelenen Enver Bey’in heyecanı henüz geçmemiş yüreği titremektedir. Fakat bu heyecan korku heyecanı değildir. Mukaddes vatan için yaptığı küçük bir vazifede dahi Enver Bey hep bu heyecanı hissetmiştir. Bu heyecan vatan sevgisinin yüreğindeki göstergesidir. Fakat Enver Bey öfkelidir. Siyah uçları sivri yukarı kalkık bıyıkları öfkeyle oynamaya başlamış Talat Bey ve Sapancalı Hakkı’ya sert sert bakmaktadır. İşte tam o sırada Nâfia Nezâreti’nin merdivenlerinden bir ses duyulmuştur:

Vatandaşlar, Kâmil Paşa Hükümeti Edirne’yi Bulgarlara bugün resmen terk ediyor, şu dakikada Bâb-ı Âli’de notalar imzalanıyor. Türk milleti bunu asla kabul etmeyecektir. İşte Hürriyet Mücâhidi Enver Bey Bâb-ı Âli’ye yürüyor. İşte kapının önünde arkadaşlarımız, yüzlerce sivil ve subay ellerinde tabanca, içeri girme hazırlığındalar. Onlarla birlik olunuz, bu beceriksizler idaresine son veriniz! ” Yaşasın millet, yaşasın İttihat ve Terakki!

Bu konuşmayı yapan İttihat ve Terakki’nin ateşli hatibi Ömer Naci’den başkası değildir. Öyle bir konuşmaktadır ki insanın yüreğindeki külleri alevlendirir, sonra tekrar küllendirir. Nefes almanın tadını alır dinleyen… Elhamdülillah der nefes verirken… Ateş nasıl yanar nasıl sönerse dinleyeninde de öyle bir hâl yaratır. Ömer Naci’yi dinleyen insanlar, damarlardan fışkıran kan gibi oluk oluk akmaktadır sokaklardan…

Enver Bey’in atı Bâb-ı Âli’nin kapısından girmiştir. Atından öyle bir inmiştir ki Enver Bey… Onu hayranlıkla seyredenler; Enver Bey’in vatanı savunmak için avuç bağlayıp beklemeyeceğini, tüm yükü göğüsleyeceğinden o gün emin olmuşlardır. Enver Bey’in yanında, bakışlarıyla korku salan, İttihat Terakki’nin değil, belki memleketin o zamana kadar benzerini görmediği Yakup Cemil vardır. Yüzbaşı Yakup Cemil, Mümtaz Mustafa Necip, Hilmi ve Sapancalı Hakkı Beylerle sadaret kapısından girmişlerdir. Arkalarında da Talat Bey, Mithat ve Şükrü Bey vardır. Yakup Cemil ansızın bağırır:

-Selam dur, yolu aç ve geri çekil!

Askerler, üniformasıyla holden salona giren Enver Bey’i görünce ister istemez alışkanlıklarından asker selamı vermişlerdir. İçeride bir dostuyla çayını içen Yarbay Nafiz Bey sesleri duyar duymaz masasındaki tabancayı alarak yerinden fırlamıştır. Henüz o gelmeden salondan tabanca sesi gelince adımlarını hızlandırmıştır. Baskının ilk şehidi Şeyhülislam Cemalettin Efendi’nin muhafızlarından sivil bir komiserdir. Bunu gören Nafiz Bey tabancasını çıkarıp ateş etmiştir. Onun kurşunlarından kimse yaralanmamıştır ancak sağdan soldan atılan kurşunlar ona isâbet etmiştir. Soğukkanlılığını koruyarak zorlukla kendisini yâver odasına atmıştır. Harbiye Nazırı Nazım Paşa’nın yaveri Kıbrıslı Tevfik Bey de yere yığılmıştır. Ve baskının ikinci şehidi verilmiştir. Harbiye Nazırı Nazım Paşa Karşısında Enver Bey’i görmüş ve ona doğru yürümüştür. Tam bu sırada sadâret yâverlerinin odasına, Nafiz Bey’in arkasından dalan Mustafa Necip elindeki tabancasını Nafiz Bey’e doğrultmuş fakat yattığı yerden tabancasını ateşleyen Nafiz Bey, Mustafa Necip’i bacağından ağır bir şekilde yaralayarak yere sermiştir. Aslında olaylar istem dışı bir literatürde işlenmeye başlamıştır. Harbiye Nazırı Nazım Paşa hiddetle etrafındaki zabitana:

Ne yapıyorsunuz? Sedâreti basmaya mı geldiniz!..

Enver Bey nezaketi ve sakinliğiyle birkaç şey söylemek istemiştir. Fakat bu pek mümkün olmamıştır. Harbiye Nazırı, Enver Bey’in konuşmasına izin vermemiş üzerine hakaretler ve küfürler yağdırmıştır. O sırada Yakup Cemil sağ elini paşanın sırtının gerisinden ânî bir surette uzatarak sağ şakağı hizâsında ateş etmiş ve Harbiye Nazırını yere sermiştir. Öyle bir hizâlamadır ki tabancası bir santim yerini şaşırsa sağ tarafta bulunan Sapancalı Hakkı’yı ahirete gönderecektir. Elbette bir baskın yapılıyordur ama Osmanlı Devleti’nin görevdeki savaş bakanını öldürmek kimsenin planı dâhilinde değildir. Enver Bey, yeri göğü inleten bir sesle;’’…Ne yaptın Yakup Cemil! Sana vur diyen mi oldu?

Yakup Cemil soğuk teni, soğuk nefesiyle bu bağırmaları umursamadan; “Bu tiplere laf anlatamazsın Enver Bey! Bunları böyle vuracaksın!’’

* * *

Bilinir ki, İttihat ve Terakki kırk mecnundan mürekkep bir heyettir. Talat, akl-ül mecânindir, Hüseyin Cahit kalem-ül mecânin, Kara Kemal hesab-ül mecânin, Ziya Gökalp kitab-ül mecânin, Enver seyf-ül mecânin, Ömer Naci lisn-ül mecânin, Yakup cemil de mecnun-ül mecânin!…

Bâb-ı Âli’nin beşinci şehidinin önünde kimse hareket dahi edemez olmuştur. Enver Bey kapıyı açıp resmi selamını ifade ederek Kâmil Paşa’ya milletin kendisini istemediğini ve istifa etmesini bildirmiştir. Kıbrıslı Kâmil Paşa da hiçbir şey söylemeden bir kâğıt alarak asker tarafından gelen teklif üzerine istifaya mecbur kaldığını padişaha hitaben yazmıştır.

“Huzur-i şevket –sımat-i cenab-ı hilafetpenahiye,

Hizmet-i sadaretten affımı istirham eylerim. Emru ferman Zat-ı Hazret Padişah’ındır.

10 kanunisani1328 ( 23 ocak 1913 )

Sadrazam Kamil.” (6)

“Çeğen Tepesi’ndeki güneş, batana kadar…”

KAYNAKÇA

(1) Osmanlı’dan Günümüze Darbeler,Mehmet Ö. Alkan, Tarih Vakfı Yurt Yayınları

Asker-Siyaset İlişkilerinde Bir Dönüm Noktası: HALASKAR ZABiTAN GRUBU VE FAALiYETLERi

Kenan Olgun, İlmi Araştırmalar 7, İstanbul, 1999

Asker Bize İktidarı Verir Mi? , İsmet Berkan, Everest Yayınları

İttihat ve Terakki, Feroz Ahmad,  Kaynak Yayınları

II. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e, Süleyman Tevfik, DBY Yayınları

(2) (Hanioğlu, a.g.e., m.148. mek, 10 Ocak 1913)

(3) (İbnülemin Mahmut Kemal, Son Sadrıazamlar, İstanbul 1962, c.II, s. 197)

(4)(İ. Hami Dânişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi kronolojisi, c. IV, s.1276 )

(5) (Hanioğlu, a.g.e., m.152, 23 Ocak Perşembe, 1913)

(6) (Samih Nafiz Tansu, İttihat Ve Terakki, ilgi kültür sanat,2017)