Epey zamandır, Türkiye’nin içinde bulunduğu yalnızlık ve yaşadığı sıkıntılar “vatan, millet, Sakarya”yı gündemde tutuyor. Değişik zamanlarda da birileri, klişenin ifâde ettiği mukaddesleri öteliyor. Artık hangi gerekçeyle olursa olsun bu ötelemeden vazgeçmek gerekiyor. Zîra o mukaddesler Türkiye’yi ayakta tutan değerlerdir. İhmal edilecek tarafı da yoktur.

Vatan’dan başlayalım: Vatan sıradan bir toprak parçası değildir. Kanla sâhiplenilmiş, korunmuş bir barınaktır. Nice alın terleri dökülerek mîmârî eserler ile bezenmiş, üstünde yaşanılan ve uğruna canlarını fedâ etmiş şehitlerin bağrında yattığı mübârek beldedir. Hele Türkiye denen vatanımız, atalarımızın ne bâdireler atlatarak ne bedeller ödeyerek bize emânet bıraktıkları büyük bir mîrastır. Onların Malazgirt zaferinden dört yıl sonra İznik’te kurdukları devlet, temellerini sağlamlaştırmaya fırsat bulamadan Birinci Haçlı Seferi’ne mâruz kaldı. I. Kılıçarslan ordusu ile vatan sathında büyük mücâdeleler vererek I. Haçlı ordusunu perîşan etti, geri püskürttü. Fakat bu Haçlı Seferleri Türkleri Anadolu’dan atmak için bütün Avrupa’nın iştirakiyle 174 yıl boyunca tekrarlanıp durdu. Her seferinde Türk’ün îman dolu göğsü siper oldu. Türk, Anadolu’yu terk etmedi. Türkistan’dan milyonlarca Türk, akın akın gelmeye devam etti ve savaşlarda kırılan Türk nüfusunun yerine geçti. Hoca Ahmet Yesevi’nin gönderdiği Gazi Dervişler nezâretinde, Selçuklunun büyük iskân politikası çerçevesinde bu topraklara yerleştiler, damgalarını vurdular, adlarını verdiler. Böylece bu vatan, bütün dünya kayıtlarına “Turcia” olarak geçti ve Türkiye olarak devam edip gidiyor. İnşallah ilelebet devam edip gidecektir. Zîra Millî Mücâdele’yi zafere ulaştıran nesillerden bize “Bu vatan ya senindir ya kimsenin!” şeklinde intikal etti. Biz de bu idrak ve îmanla savunduk, koruduk. Şimdi sıra yeni nesillerde. Benim vasiyetim, Henry Poincare’nin söylediğidir: “İnsan hayatı devamlı bir mücâdeledir. Eğer ara sıra nisbî gibi bir rahatlığa kavuşuyorsak sebebi, atalarımızın bizim hesabımıza pek çok mücâdele etmiş olmalarıdır. Hele biraz enerjimiz tavsasın, dikkatimiz gevşesin, mücâdelenin bütün meyvelerini, bizim için kazanılmış bulunan her şeyi kaybederiz.” Bizi bu topraklardan çıkarmayı düşünenler hâlâ mevcut. Batı, “Şark Meselesi” dediği bu dâvâsından vazgeçmiş değil.

Millete gelince… Eski dünyanın her yerinde hâkimiyet kurmuş Türk milletiyiz. Asırlar boyu sefere çıkmışız. İstismar ve talan için değil, nizam ve adâlet için. İleri bir kültür meydana getirmiş, eşsiz bir medeniyet kurmuşuz. Âleme nizam, târihe yön vermişiz. Bunu merhum Mehmet Niyazi’den biri mûsikî, diğeri târihle ilgili iki alıntıyla anlatalım: “Osmanlı döneminde mûsikî, ihtişamımızın sese ve âhengi dönüşmüş haliydi. (…) Mehter takımımız bir merâsime katılmak üzere Viyana’ya gider. Ülkeleri temsil eden mûsikî takımları büyük bir caddede kurulan tribünlerin önünden geçmektedir. Ünlü Wagner de dostlarıyla tribünde oturmuş, milletlerin mûsikîleri üzerinde hüküm verirken sıra Mehter takımımıza gelir. Mehter takımımızın zilli felekleri, çalpareleri, Rumeli zurnaları ortalığı bir sesler bayramına dönüştürüp atlar üzerine yerleştirilen kösler azametle vururken, Wagner yerinden fırlar ve bağırır: İşte benim yapmak istediğim mûsikî geliyor.”

“Çanakkale sonuçları îtibâriyle hiçbir savaşla mukayese edilemez. Bu savaşın baş sorumlusu Churchill sonuçlarını şöyle özetliyor: Yenilmez armadamızın üçte biri sulara gömüldü, üçte biri kullanılamaz hâle geldi. Başarısızlığımız, savaşı iki buçuk yıl uzattı ve sekiz buçuk milyon Avrupalının ölümüne sebep oldu. Rusya’nın yönetimini komünistler ele geçirdi. Bu olayda otuz milyon insan öldü. Rusya, Çin’i komünistleştirirken elli milyon Çinli hayatını kaybetti. Boğaz’ı geçemeyince Müslümanların, diğer Asyalıların, Afrikalıların Avrupa’nın ihtişamından şüpheleri başladı. Biz Hindistan’dan (Pakistan, Bangladeş dâhil) Arap dünyasından, diğer Avrupalılar da sömürgelerinden çekildi.”

Ve Sakarya… Yunanlılar Sakarya’yı geçip Ankara’ya ulaşmak üzere taarruza geçtiler. Karşısında TBMM’nin büyük yetkilerle başkumandanlığa getirdiği Mustafa Kemal Paşa’nın emrindeki Türk ordusu hazırdı. Tam da I. Kılıçarslan’ın I. Haçlı ordusunu karşıladığı yerde… Savaş 22 gün 22 gece sürdü. Sakarya kan aktı. Çanakkale’den sonra en çok yedek subayı yâni yetişmiş aydınımızı burada şehit verdik. Düşmanı yine püskürttük. Zaferi biz kazandık. Bu zafer, TBMM’nin başkumandana “gazi” ve “müşir (mareşal)” rütbesini verdiği zaferdir. Bu zafer, tüm öteki zaferlerimiz gibi gururumuz ve Türklük şuurumuzun kaynağıdır. Zâten merhum Yılmaz Öztuna’nın anlattığı gibi millet hayatımızda zaferden büyük değer yoktur. Zîra devletimiz, zafer üzerine kurulmuş, zaferle gelişmiş, zaferle cihangir olmuş, zaferle hayâtiyet bulmuştur. Esâsen zafer fikri olmayan devlet, kendi kendini küçük îlân etmiş demektir. Bu, büyük olan ya da büyük olmaya çalışan her devlette böyledir. Fransa kralı 14. Louis’ye büyük unvanını kazandıran mütevâzî bir eyâleti Fransa’ya katmasıdır. Bizim Mohaç Zaferi’nin yanında yeri bile yoktur fakat Fransızlar bu olayı zafer olarak kutlamışlardır. Öte yandan iki büyük şâirimiz Yahya Kemâl ve Necip Fazıl merhumların ifâde ettikleri gibi Türk milletinin meddi iki defa Sakarya’dan başladı. Bu bakımdan Sakarya, şahlanma ruhunun adıdır.

 

“Geldikti bir zaman Sarı Saltuk’la Asya’dan

Bir bir dağıldık diyar-ı Rum’a Sakarya’dan”

 

“Rabbim isterse sular büklüm büklüm burulur

Sırtına Sakarya’nın Türk târihi vurulur

Hani Yunus Emre ki kıyında geziyordu

Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu

Nerede kardeşlerin cömert Nil yeşil Tuna

Yüzüstü çok süründün ayağa kalk Sakarya”

 

Merhum Dündar Taşer ne demişti? “Büyük milletlerin hayatı büyük denizlere benzer. Türk milleti bir okyanustur. Med ve cezirleri vardır. Batı Türklüğünün meddi Sakarya’dan başladı. Viyana’ya, Yemen’e, Cezayir’e dayandı. Cezri Sakarya’da bitti. Sakarya’dan başlayan yeni med, eski medin hudutlarını da aşacaktır.”