Kurdukları devletlerle defalarca dünyada nizâmı sağlamış olan Türkler, bu üstün başarıları yalnız askerî kâbiliyetleriyle değil, kanunları adâlet ile uygulamakla, hâkimiyet altına aldığı topraktaki milletleri sulh içinde yaşatmakla ve âsâyişi temin etmekle sağlamışlardır. Eski dönemdeki Türk hükümdarları da milletine ve tebaasına karşı her zaman adâlet, şefkat ve hoşgörü içinde olmuşlardır. Türklerin kurduğu her devletin temel mefkûresinde; Tanrı buyruğu için adâleti tesis etmek gibi millî bir gâye yatmıştır. Bu mefkûre doğrultusunda kılıçlarını kaldırmış ve yine bu mefkûre ile zulme dur demişlerdir. Adâleti sağlamanın şartlarından biri bilhassa en önemlisi güçlü olmaktır. Töre sâhibi olan, köklü kültürüne sâhip çıkan ve sağlam devlet teşkîlâtlanması ile cihan hâkimiyeti kurma yolunda adımlar atmışlardır.  Dünyanın birçok yerinde fetihler yaparak o bölgedeki farklı milletleri de kendi idâresi altına almışlardır. Türk devletlerinin hâkimiyetinde diğer milletler de, barış ve huzur içinde yıllar boyunca yaşayabilmiştir. Osmanlı Devletinin Balkanlar’da köle olarak kullanılan toplumlara  insânî haklarını tanımış olması ve onlara millet olma fırsatını sunması Türklerin insan tasavvurunu meydana koyan bir örnek teşkil etmektedir. Fethettiği her toprağın diline, dinine, kültürüne saygı duymuş, her milleti birbirine bağlayan ve diğerlerinden ayıran müşterek unsurları bozmamışlardır. Lâkin günümüzde eski güç ve hâkimiyetimizi kaybettiğimizden dolayı durum böyle değildir. Târihî geçmişi çok uzun yıllara dayanan, Hun İmparatorluğundan bu yana ecdadımızın her karışında dörtnala at koşturduğu, nehirlerinden su içtiği, güzîde topraklarında birçok devlet kurduğumuz Doğu Türkistan her zaman ana yurdumuz olmuştur. Doğu Türkistan, 2000 yıldan fazla ticâret merkezi olmuş ve daha sonrasında keşfedilen petrol, uranyum, kömür, altın, doğal gaz gibi önemli kaynakları topraklarında barındırmaktadır. Doğu Türkistan emsalsiz yer altı ve yer üstü kaynaklarıyla siyâsî ve jeopolitik açıdan târih boyunca önemli yerlerden olmuş ve bu sebeple de zengin kaynaklara sâhip olmak isteyen işgalci Rusların ve Çinlilerin açık ve sinsi düşmanlıklarına mâruz kalmıştır. İkinci dünya savaşı sonrası Orta Asya’yı Rusya’ya bırakmak istemeyen Komünist Çin 29 Eylül 1949 yılında Urumçi’yi tamamen işgal etti. O târihten günümüze kadar Doğu Türkistan’da her zaman hür yaşamış olan Uygur Türklerine karşı insanlık dışı zulümler yapılıyor. Câmiye girmenin ve ibâdet etmenin yasak olduğu, Türk kızlarının zorla Çinlilerle evlendirildiği, milletini savunanların ‘bölücü’ olarak toplama kamplarında tutulduğu, her geçen gün daha çok kanayan yaramız Doğu Türkistan…

Bir milleti yok etmek ve o toprakların sâhiplerini vatanlarından koparabilmek için her yolun denendiği Doğu Türkistan’da gün geçtikçe şiddeti artan zulümlere karşı dünya sessiz kalıyor. Soyu tükenmeye yüz tutmuş hayvanları korumaya yönelik kanunlar bile varken, her türlü soysuzluğun müdâfaası yapılabilirken, konu Türk ve Müslüman olan bir insan olunca herkes sağır, dilsiz kalıyor. Nüfus olarak o bölgede çoğunluk iken zorunlu doğum kontrolü ve sağlık önlemleri olmadan toplu olarak yapılan kürtajlar yüzünden Uygur Türkleri azınlığa düşürüldü. Katil Çin doğumuna az kalan bebekleri bile zorla kürtaj ile katledebilmektedir. Dilin, kültürün temeli olduğunu ve dilin bir sonraki nesilde kültürün en iyi aktarıcısı olduğunu bilen Komünist Çin, Uygur Türklerinin alfabesini değiştirdi. Çince eğitim zorunlu hale geldiği için, Uygur Türkleri derslerden verim alamıyor, okulu bırakanların sayısı gün geçtikçe artıyor. Çin, târihi ana vatanımızdaki verimli toprakları kullanıp ekonomisini her geçen gün büyütürken, Uygur Türkleri eğitimli/eğitimsiz fark etmeksizin işe alınmamakta ve yoksulluğu da gittikçe artmaktadır. “Meslekî Eğitim” adı altındaki toplama kamplarında küçük ve ıssız hücrelerde aylarca güneş yüzü görmeden, sevdiklerinden bir haber alamadan türlü işkencelere mâruz kalıyorlar. Komünizm propagandasına karşı gelmeye çalışan Uygur Türkleri ise öldürülüyor. Uygur kızları gencecik yaşta zorla zâlim Çinlilerle evlendiriliyor. Bir çocuğun en temel hakkı annesinin kokusunu duymak, babasının güvenini hissetmek iken Doğu Türkistan’da çocuklar ninni dinleyerek huzur içinde değil, ailelerinden uzakta onların hayatta olup olmadıklarını düşünerek uyuyor. Şimdi gözlerinin içi gülen mutlu çocukları, gencecik masum kızları düşünelim, ramazan ayında zorla bize su içirilsin, bizim de câmilerimizi yıksınlar. Karnından bebeği zâlimce alınan anne, dersleri anlamayıp okulu bırakmak zorunda kalan o genç olalım. Peki ya bütün bunlar bizim başımıza gelseydi biz ne yapardık? Onlar seslerini bize duyurmaya çalışıyor çünkü biz varız. Peki, bizim başımıza bunların geldiği ihtimali düşünüce biz kime sesleneceğiz? Bilmem. Aliya İzzetbegoviç’in yıllar önce söylediği gibi: “Ve her şey bittiğinde, hatırlayacağımız şey; düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.” Biz dosttan öte, kardeşiz. Şimdi neden susuyor zâlimin zulmüne ses çıkarmıyoruz? Ecdadımız asırlar boyunca mazlûma yardım etmekten geri kalmamışlardır, hele ki millettaşlarına karşı asla. Hangi soydan ve hangi dinden olursa olsun onları sömürmek yerine onların refah ve huzurunu arttırmaya yönelik çalışmışlardır. Peki ya şimdi Çin Doğu Türkistan’da ne yapmakta? Bu uyguladığı politikalar ile dünya kamuoyuna ‘terbiye’ adında masumlaştırılarak gösterilmeye çalışılsa da insanlık onur ve gururunu hiçe sayan uygulamalardır. Çin Komünist Partisi’nin dinsizlik üzerine kurulan rejimi Uygur Türklerine gün geçtikçe ağır darbeler vurmakta ve büyük acılar çektirmektedir. Bu politikalar uluslararası yasalar açısından suçtur, insanlık dışıdır. Çin bugünkü refahını sömürgeciliğine ve döktüğü kanlar üzerine kurmuştur. Türkiye dışında yaşayan Türkler için devamlı mücâdele vermiş ve bunu her fırsatta dile getirmiş olan Başbuğ Alparslan Türkeş de, sağlığında millettaşlarımızın hürriyetine kavuşmasını istiyordu. Ve bununla ilgili olarak: “Kalbimizde müstesnâ bir yeri olan Doğu Türkistan, Türk Dünyası’nın bir parçasıdır. Bu bölgenin insanlarının güler yüzlü, mutlu ve refah içinde bir yarına sâhip olması ise yalnız Türkiye’nin değil bütün Türk Dünyası’nın ve insanın temennîsidir.” diyerek bu konuya vurgu yapmıştır. Dünyanın bu insanlık suçuna karşı sessiz kalmasından ziyâde Türklerin ve Müslüman âleminin bu yaşanan acılara karşı sağır ve dilsiz olması kabullenilemez bir durumdur. Mazlûma şefkat gösteren, gittiği her yere Türk’ün adâletini götüren ecdadımızın torunları, öz kardeşlerimizin hürriyet dâvâsıyla için için yanmaktadır. Her milletin kendi dilini konuşmaya, kendi dinine uygun ibâdetini yapmaya, kendi kültürünü yaşamaya ve hür olmaya hakkı vardır, Uygur Türklerinin de öyle. Şu an bulunduğumuz coğrafya dışında yaşayan Türk devletleriyle içtimâî ve siyâsî anlamda bir olmamız, birlik olmamız gerekir. Doğu Türkistan dâvâsı için ömrünü vermiş olan Osman Batur “Bugün silâh veren yarın canını da verir, istiyorlarsa gelip alsınlar.” diyerek dağa çıkıp vatanını şehâdet şerbetini içene kadar savunmuştur. İsa Yusuf Alptekin ise ömrünü bu hürriyet dâvâsını siyâsî cephede bütün dünyaya duyurmak gâyesine vakfetmiştir. Doğu Türkistan dâvâsının bu yılmaz savunucuları, Doğu Türkistan’ın bir gün tekrar hür olacağına inanarak bu dâvâya hizmet etmişlerdir. Doğu Türkistan da bu zulme dur demek için yeniden Osman Baturların İsa Yusuf Alptekinlerin yetişebilmesi, o ruhun tekrar zuhur edebilmesi adına bizim onlara kayıtsız şartsız destek vermemiz gerekmektedir. Doğu Türkistan bizimdir hep de bizim vatanımız olmuştur, bu zulme engel olamıyorsak bile duyurmak en büyük vebal aynı zamanda da boynumuzun borcudur.