Eğitim, hem ferdi hem de cemiyeti ilgilendiren bir meseledir. Eğitimden, hem fertler hem de cemiyetler bazı şeyler beklerler. Fertler, kaabiliyet ve istidatlarına göre gelişmek, orijinal bir şahsiyet olmak, kendilerini mutlu kılacak bir iş ve meslek tutmak için «serbest bir eğitim vasatı » ararken; cemiyetler, sosyal, kültürel, ekonomik ve politik yapılarına uygun, devlet ve millet bütünlüğünü güçlendiren ve millî şahsiyete yabancılaştırmadan «çağdaş nesiller» yetiştiren bir eğitim anlayışını savunur.

Eğitim, yalnız ferdin ve yahut yalnız cemiyetin isteklerine cevap veren tek yönlü bir faaliyet olarak ele alınırsa eksik kalır. Başarılı ve verimli bir eğitim faaliyeti, hem «psikolojik verilere» hem de «sosyolojik verilere» dengeli bir ağırlık tanımak zorundadır. Eğitimi, bütün ilimler ilgilendirir. Ancak, eğitim sahasında, «eğitim psikolojisi» ve «eğitim sosyolojisi» gibi öğretmen ve öğrenci arasında cereyan eden bir hadise değildir; o, inkârı ve ihmali mümkün olmayacak biçimde bir «içtimaî vakıadır».

Bu kadar açık hakikate rağmen, cemiyetler, eğitimde «psikolojik verilere», yahut «Sosyolojik verilere» ağırlık tanımak hususunda farklı «eğitim felsefeleri» geliştirmiş bulunmaktadırlar. Bugün yeryüzünde rastladığımız «bireyci» ve «toplumcu» eğitim anlayışları buradan doğmaktadır. Ülkeler, siyasî sistemlerine göre –bu sistemlerden etkilenen ve bu sistemleri etkileyen – eğitim anlayışlarına bağlıdırlar. Liberalistlerin eğitim görüşlerine, umumiyetle «ferdin psikolojik yapısından fertler arasındaki farklardan kişinin istidat ve temayüllerinden hareket etmek» prensibi hâkimdir. Onlar için, ferdin «özgür bir ortamda ve özgürce hareket ederek kendi kişiliğini kurması» esastır. «Toplumcuların» eğitim görüşlerinde ise, umumiyetle «cemiyetin sosyal, kültürel, ekonomik ve politik yapısına uygunluk, cemiyetin muhtaç olduğu kadroları hazırlamayı hedef alan, disipline ağırlık veren» bir eğitim anlayışı ağır basar.

Görülüyor ki psikolojik verilere ağırlık tanıyan eğitim anlayışı ferdiyetçi, şahsiyetçi, hürriyetçi bir karakter taşıdığı halde, sosyolojik verilere ağırlık tanıyan bir eğitim görüşü ise, cemiyetçi, plana, radikal ve disiplincidir. Pedagoglar birinci eğitim anlayışına «individüalist», ikinci görüşe de «idealist» eğitim adını veriyorlar.

Bu açıklamalardan sonra, apaçık olarak görülmektedir ki maksat ve hedefleri ne olursa olsun yalnız psikolojik verilere, yahut yalnız sosyolojik verilere tek yönlü ağırlık veren eğitim anlayışları sakattır. Birinci, zamanla cemiyetlerin çözülmesine, dağılmasına, ikincisi de orijinal şahsiyetlerin doğmasını ve gelişmesini engellemeye sebep olur. Cemiyeti ferde, yahut ferdi cemiyete kurban eden bir eğitim anlayışının sakatlığı ortadadır.

Bu sebepten Türk-İslâm ülküsünün eğitim anlayışı «realizme» dayanır. Biz, eğitimi, hem psikolojik hem de sosyolojik yönleri ile bir bütün kabul ederiz. Eğitimde fert de cemiyet de ihmal ve inkâr edilmesi mümkün olmayan vazgeçilmez birer birimdir. Gerçekleştireceğimiz «millî eğitim» de, genç nesillerimizi, bir taraftan kaabiliyet ve istidatlarına göre orijinal ve başarılı birer şahsiyet haline getirirken, diğer taraftan da onları millî tarihlerine, millî kültür ve medeniyetlerine, millî ve mukaddes değerlerine saygılı, devlet ve milletin bütünlüğü, gelişmesi ve yücelmesi iradesi ile dolu ahlâklı, imanlı birer Türk insanı yapacağız. İnsanımız Türklüğünden, Müslümanlığından utanmayan «çağdaş» birer şahsiyet olmanın ve sosyal iş bölümünde başarılı bir yer tutmanın mutluluğunu tadacaktır.

KAYNAKÇA

Seyit Ahmet Arvasi, Türk İslâm Ülküsü, sayfa: 254-255