Sovyet  ve Ermeni katliamlarında hayatını kaybeden şehitlerimize saygıyla…

Kara Yanvar Kara Yanvar

Canımdan can içre bir yaram var

Gardaşımın yurdunda bir yığın şehit var

Issız sokaklarda, kar nağmeleri yankılanıyordu. Kışın hüzün makamında, kara bulutlar titreşiyordu. Yere serilen sulu sepken kar, bu kadim Türk şehrinde meleksi bir perdeyi andırıyordu.  Şubat rüzgârları sert bir selâm çakmak, bahar notaları benzersiz bir ezgi sergilemek için sabırsızca bekliyordu. Lâkin bu sessizliği paletlerin hoyratça sesleri bozacaktı. Esâret boğumlu kaldırım taşlarının mat kâdifeliği dâhi haykırmaya çalışıyordu bu Türk yurdunun derdini. Hazar’dan bir kuple misk-i amber râhiyası esse de , “kızıl “ filtreden geçince  bir bağımsızlık vâveylası olarak çağlıyordu.

1989 yılının takvim yapraklarının son desteleridir… Âzadlık Meydanında, Şehitler Hıyâbanında şehit ruhları da zafer gösterisi yapmaktadır.  Bu meydanda, o ruhların gölgesinde toplanan halk, Sovyet rejimine bir süredir tepki göstermektedir.  Bu tepkinin nedeni âzadlık arzusu ve Ermenilerin bitmek bilmeyen katliamları ve toprak istekleridir. Bunlara dur demek adına âzadlık şiârıyla halk, tepkisini dosta düşmana haykırmaya başlamıştır.

Manzara bu şekildeydi Bakü’de. İstiklâlin doğum sancılarını çekiyordu Azerbaycan Türk’ü. Şimdi bu halka nâmahrem eller tarafından vurulan zincirin ilk halkalarına doğru bir yolculuğa çıkalım :  11. Asırdan îtibâren Türk damgası vurulmuştur bu yurda fakat “Kafkaslardan esen yeller” 19. Asır başlarında kızıla bürünmüştür. Artık bu kadim Türk yurdunda Çarlık Rusyası söz sâhibidir.  1918 yılında müsâvatın nezâretinde, birlik ve eşitlik düsturunun sancağının yükseldiği Kafkas Kurultayında M. Emin Resulzade ’nin toyunda bu zincir geçici de olsa kırılmıştır. Üzücü olan şudur ki; Azerbaycan bu sefer de Bolşevik rüzgârına dûçar olmuştur.  1920’den  ta ki 90’lı yıllara kadar…

Bakü buz tutmuş

Namlularında kızıl ayazın

1989 yılının son demleridir. Sovyetler de, inhitatın etkileriyle inlemektedir. Artık inhilâl süreci başlamıştır.  Ermeni zulmü ve hâmîliğini yapan Rusya, Azerbaycan’ın hayat damarlarını tıkamaya başlamıştır.  Bu tıkalı damarlarını açmak için Hazar’ı selamlayan Âzadlık meydanında binlerce ağız bağımsızlık senfonisi söylemektedir.  Bu korodan rahatsızlık duyan Rusya, baskısını arttırmış ve zor kullanarak halkı dağıtmaya çalışmıştır. Fakat bu şiddet bununla da sınırlı kalmayarak yukarıda bahsettiğimiz günün sessizliğini, önce haber alınmasın diye patlatılan trafo ve ardından hoyratça giren palet sesleri bozacaktır.

19 Ocak’ı 20 Ocak’a bağlayan o gece… Rus paletlerinin vitesi katliam dişlisine takılmış, dibi görünmeyen bir vahşet kuyusu gibi uzunca namluları, yeri ve yürekleri titreten şekilde şehre girmeye başlamıştır. Gözdağı vermek niyeti ve katliam amacına  Ermeniler’in de kin nâraları eklenince “kızıl” yanığı bir tablo ortaya çıkmıştır. Ortalıkta bir süredir dolaşan tankların gireceği söylentileri heyûlâ olmaktan çıkmış, Bakü sokaklarında ete kemiğe bürünmüştür. Kendi idaresindeki halka karşı, katliamlara başlamışlardır. Alfa grubu ağır makinalılarla masum insanlarının canlarını alsa da, giderek çığ gibi büyüyecek olan âzadlık aşkının ışığını söndürememiştir. Çığlık sesleriyle göğe mıhlanmış acı ve havada asılı kalan feryad tabakaları şehri kasvete büründürmüştür. Silâh sesli zemheri ayazında, Sovyetler tarafından çocuk, genç demeden 130’dan fazla kişi katledilmiştir.

Âzadlık ruhu ile tanklar önünde siper olmuştur Azerbaycan halkı. Eze eze, gözü dönmüşçesine ilerlemeye devam etmiştir tanklar. Onlar direnişçileri ezerek ilerledikçe,  soykırımın anatomisi çizilirken; bağımsızlığın destanına da kandan satırlar eklenmiştir. Arabalar, otobüsler âdeta çelik bir ip yumağına dönmüş, camlardaki kurşun çatlaklarının oluşturduğu imzâların sahibi Sovyet ordusu ve Gorbaçov olmuştur.

Bağımsızlık muğamlarına (1) heybetli notalar eklemeye devam ediyordu Azerbaycan halkı.  Daha on ikisinde parlak ve neşeli bir kız çocuğu… Masumca bakışlarının arasında kısılan gözlerinden akan oluk oluk yaşlar ve yankılanan çığlıklarla birleşiyordu. Onun gözlerinde açan karanfili soldurdular.  Larisa cennetin yeryüzündeki gölgelerinden biri olan Şehitler Hıyâbanında bir karanfil buketini alarak, tahtına oturdu. On üç yaşındaki İlgar da. Ve ismini söyleyemeyeceğiz anne karnındaki bir bebek… Ferize Hanım’ın eşi bu katliamlarda şehit edilmişti. Kadıncağız eşinin ölümünün verdiği hüzünle ah vah içinde kıvranırken acıya dayanamamış, canına kıymıştı. Karnında taşıdığı o can ile göçüp gitti bu âlemden.

Şimdi katliamın tanıklarından birinin o günü anlattığı birkaç satırla sizi baş başa bırakmak istiyorum. “Silahsızdık. Aslında ellerimizde çiçeklerle çıkmıştık. Onları barışla karşılamayı düşünüyorduk. Saat 23.50’de zırhlı araçları çalıştırdılar. 23.55’te havaya kırmızı fişekler attılar. Fişeklerin ardından kurşun yağmuru başladı. Biz de kurşunlara hedef olmamak için kaçmaya başladık. Kaçarken kışladan çıkan iki askerle karşılaştım, onları iterek kurtulmaya çalıştım. Fakat arkadan ateş ettiler ve bacağımdan yaralandım. Yine de yürüyerek uzaklaştım. Bir müddet sonra bir araca bindirerek beni hastaneye ulaştırdılar. Yolda bir yaralı ve bir ceset aldık.”

Sovyetlerin kanserli olarak gördüğü bağımsızlık düşüncesi bütün hücrelerine yayılmaya başlayınca, Azerbaycan’ a ordu çıkarıp katliam yapmak  Gorbaçov’un da ifâde ettiği gibi siyâsi yaşamının en büyük hatası olmuştur ve hatta Sovyetler târihlerinde ilk kez kendi toprağını “işgal” etmişlerdir. Sovyetler o gün, kendilerini barışla ve çiçekle karşılayan Azerbaycan halkına ölüm yağdırmışlardır. Her zaman olduğu gibi de, söz konusu Türkler olduğu için dünya bu olayda üç maymun tavrını takınmıştır. Hatta bu gafletleri daha sonraki yıllarda daha da ileri gitmiştir. Bu katliamın müsebbibi Gorbaçov’a da Nobel Barış (!) ödülü verilmiştir. Lâkin, bu elem dolu vak’anın esâret altındaki diğer Türk yurtlarına da emsal teşkil ettiği âşikârdır. 20. yüzyılın sonlarında da dünya bir kez daha görmüştür ki Türk Milleti için bağımsızlık kelimesi âdeta bir mâbettir. Bir başka tanık Priyev’in kendisinin Sovyet ordusunda askerlik yaptığını belirterek A.A’ ya verdiği şu demeçte Türk milletinin istiklâl aşkının nişânesidir:

“Sovyet ordusunun kendi vatandaşına kurşun sıkacağını aklımıza bile getiremezdik. Fakat bunlar bu millete boyun eğdirmek istiyorlardı. Ama unuttukları bir şey vardı: Biz Türk Milletiyiz! Türk Milleti hiçbir zaman boyun eğmez. Türk Milleti vatanını canından da çok seviyor (…)

“Bana ise en azından Azerbaycan için azıcık da olsa kanımı akıtmak nasip oldu. Vatan için ölmeye her zaman hazırız. Bana şehitlik değil, şâhitlik nasip oldu.”

O şehitler daha sonra şöyle haykırdılar:

“Âzadlığı istemirem zerre-zerre, qram-qram

Kolumdakı zencirleri qıram gerek,

Qıram! Qıram!

Âzadlığı istemirem bir hap kimi, derman kimi,

İsteyirem semâ kimi!

Güneş kimi!

Cahân kimi!

Çekil!

Çekil, ey qesbkar!(2)

Men bu esrin gur sesiyem!

Gerek deyil sısqa bulaq.(3) 

Men ümmanlar teşnesiyem! (4)

Bu haykırışlardan sonra Azerbaycan bağımsızlığı kazanmıştır. Kara Ocak’tan sonra bir kez daha “Yükselen bayrak bir daha inmez diyerek “ zincirlerini kırmışlardır. Bu zinciri kırmak için şehit düşenler Şehitler Hıyâbanında anılmaktadır. Burası Azerbaycan halkının yıllarca bağımsızlık için verdiği şerefli mücâdelenin âbidesidir. Kırmızı karanfil 20 Yanvar’ın simgesi, o gece ise karanfilin ağladığı gece olmuştur.

KAYNAKÇA

(1) Azerbaycan Halk Müziğinde makam

(2) İşgalci

(3) Zayıf , cılız bir akarsu

(4) Denizlere susamışım