Yazar yazdıklarından bağımsız düşünülemez. Her eserinde yaşantısından esintiler barındırır. Her ne kadar bâzı okurlar, yazarların özel hayatlarını irdelemeden yazdıklarını okumak gerektiğini, yazarların ayaklarının yere basmasının eserin mâneviyatına gölge düşüreceğini iddia etseler de ben öyle düşünmüyorum. Arif Nihat Asya da öyle düşünmemiş olacak ki anılarında bunun örneklerini görmekteyiz.

Diyarbakır’da Ziya Gökalp adına kardeşinin düzenlediği anma programına katılmama gerekçesi, kişinin yazdıklarından bağımsız ve nesnel olmaya yönelik değerlendirmelerinden ne kadar uzak olduğunu göstermektedir. “Yine şu târihte doğdu, şu târihte öldü, şu eserleri verdi diyecekler. Bana bunlar lazım değil ki bunları zâten biliyoruz, defalarca dinledik. Ne hoşuna giderdi ne ile mutlu olurdu, otururken ayağını altına alır da oturur muydu? Bunları anlatmalılar ama anlatmazlar!” diye serzenişini dinlediğimde beklentisinin aslında yazarın iç dünyasını anlamak olduğunu anladım. Arif Nihat Asya, özellikle toplumun ambalaja verdiği öneme bir tepki olarak hareket etmiş olacak ki bisikletle geldiği okulda paçasında zincirin neden olduğu yağ izleriyle okula gelir, saçlarını nadiren tarar, kendisine göstermediği önemi ise büyük yoğunlukla şiire, mesleğine ve ideallerine adamıştır.

Bu ülkede sadece ülkücüler yaşamıyor ve ülkücü olmayanların memleketi sevmedikleri gibi hastalıklı bir düşünceyi de kimse benimsemiyor. Ancak her zaman tanım ile alakalı bir soru işareti ile karşı karşıya kalmaktayız. “Biz vatanımızı sevmiyor muyuz?” sorusuna muhatap olan insan sayısı çevremizde oldukça fazladır. Bu noktada ayırt edici tavır en basit haliyle bir eksiklik görüldüğünde taşın altına elini sokmak, bu ülkeyi sadece güzellikleri ile sevmek değil güzelleştirmek ideali ile hareket etmektir. Arif Nihat Asya’nın yaşantısından ve yazılarından neden sadece vatansever değil de ülkücü olarak anıldığını ifade edecek çok fazla örnek sunulabilecek olsa da en başta bayrak şiiri karşımıza çıkar ki bayrak şâiri olarak anılmak bir tek ve en çok ona yakışır:

Ölümüne de tarih vermiş 5 Ocak günü Adana’nın kurtuluş günüdür ve bir bayrak şiiri okunması planlanır. Şiiri bulmak mümkün olmayınca sahneye kendisi çıkar. İsminden önce şiiri gelir ve şiir daha sonra kendisine isim olur:

“Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü

Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü.

Târihim, şerefim, şiirim, her şeyim:

Yeryüzünde yer beğen!

Nereye dikilmek istersen,

Söyle, seni oraya dikeyim.”

Arif Nihat Asya’nın pek çok şiiri varsa da ‘Bayrak Şâiri’ olarak anılmanın kendisini bir ömür mutlu ettiğini bilmekteyiz. Şiiri herkes tarafından tanınsa da okul kitaplarından çıkarıldığını herkes hatırlamayabilir. Bir eksikliği giderip, herkesin gururla göğsünde taşıdığı ve taşıyacağı bayrağa aşkla yazılmış mısrâları kitaplara sığdıramayan insanlar, meydanlarda yine aynı şevkle şu mısrâları okurken kendisinin mezarda huzurunu kaçırdıklarını hissedecek idrakten uzak olmalılar:

“Biz kısık sesleriz… Minâreleri,

Sen, ezansız bırakma Allah’ım!”

Dönemin Millî Eğitim Bakanı’ndan Atatürk’ün yakın arkadaşlarından birisine kadar herkese hak ettiğini düşündüğü şekilde hitap eden, birine “Paçalarımın ağzınızda ne işi var sayın bakan?” diye sorarken diğer taraftan “Laf değil lâf! Üzerinde inceltme var!” diye had bildiren Arif Nihat Asya, günümüzde yaşasa herhalde yine aynı mısrâlar ile seslenirdi Bayrak şiirinin içeriğini şiddet ile eş gören zihniyete:

“Yoksa şu yaprakta Yavuz

Yoksa şu sayfada Oğuz

Biz de yoğuz, biz de yoğuz!”

Çocukluk yıllarımda mehter marşlarını dinlerken, hep bu marşları zamanın padişahlarının da dinlediklerini düşünür, Fetih Marşı’nın İstanbul’un fethini gören bir gözün ve gönlün coşkusuyla yazıldığını, Ordunun Duâsı’nı dönemin acziyeti ile yanan bir gönlünden çıktığını ve Malazgirt Marşı’nın Alparslan’dan bu yana gönüllerde çağladığını düşünürdüm. Büyüdükçe, hepsinin not düşüldüğü târihlerin en az Cumhuriyet kadar yakın olduğunu öğrenince millet olma şuurunun halk ile nasıl ayrıldığını daha iyi idrak ederek hayal kırıklığından uzaklaşma imkânı buldum. Bütün mesele geçmişin birikimine sâdık olarak geleceğe aynı ruh ile bakabilmektir. Bayrak, Destan ve İstiklâl Marşı şâirlerinin de bu ruhtan gayri vücut bulmalarının imkânsız olduğunu bilmek için âlim olmaya gerek yoktur. Şâirin gönlü geçmişten geleceğe uzanırken beslediği ve büyüttüğü, gözünden sakındığı gençliğin geleceğine uzanacağı şuuru ile yakarır:

“Öldün mü ey gençlik?

Eğer öldünse haber ver: ”Onlara hicviye yazan kalemim sana da mersiye yazsın. Yâhut ölmediğini ispat et ki sana olan büyük îmanım sarsılmasın ve sana olan destanım boşa gitmesin.”

Boşa gitmez inşallah, gitmeyecek!

Tanrı Türk’ü korusun.