‘’Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene,
Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene.’’

Yahya Kemal Beyatlı

Namık Kemal, Vatan Yahut Silistre’de Osmanlı halkını şöyle tarif eder: ‘’Osmanlı halkına bir düşman göster; hele vatanın mukaddes topraklarını bir yabancının murdar ayağı ile çiğneyeceğini anlasınlar… İşte o vakit halka başka bir hâl geliyor, o vakit en güçsüz köylü ile benim aramda hiçbir fark kalmıyor, işte o vakit abalı kebeli Türkler, o tatlı sözlü yumuşak yüzlü köylüler, o çifte koşulan öküzden fark etmek istemediğimiz bîçâreler aradan bütün bütün kayboluyor da, yerlerine Osmanlılığın kahramanlığın ruhu meydana çıkıyor. En güçsüzü dişi ile kılıca, eli ile kurşuna saldırıyor. Kimse sınır boyunun bir taşını korumakta, yavrusunu koruyan dişi arslandan, anasını sakınan erkek insandan geri kalmıyor.’’

Namık Kemal bu sözleri ile Osmanlı halkının karakterini pekâlâ özetlemiştir. Ancak Osmanlı sırtından vurulmayı hazmedememiş ve buna bir türlü alışamamıştır. Vatanını paylaşmayı bile göze aldığı, hoşgörüsüyle içlerini ısıttığı komşularının bu kadar cânileşeceklerini düşünememiştir. Kimileri teknik güç eksikliğinden askerî, lojistik, ekonomik yetersizlikten bu hezîmetin yaşandığını söylemiştir. Bunlar doğrudur ancak bu eksikliklerin yanında bizde olup bizim azınlıklarımızda olmayan bir şey vardır: Merhamet…

Osmanlı içeride siyâsî kavgalarla dışarıda İtalya ile uğraşıyordur. Nicedir Makedonya’yı ele geçirmek isteyen Balkan Devletleri’ni ona saldırtmanın tam zamanıdır. Ruslar, onları kendi aralarındaki çıkar çatışmalarına rağmen birleştirmeyi başarmıştır. Rusya’nın Balkan ittifakı için girişimlerini hızlandırmasında Trablusgarp’ta bir avuç subay ile yapılan savunma bile etkili olmuştur. Rusya ve İngiltere bu savunmadan ürkerek görüş birliğine varmışlardır. Türklerin herhangi bir başarısına asla izin vermemek gerekmektedir ve en küçük bir başarıda dahi eski muhteşem günlerinin peşine düşebileceklerinden korkulmaktadır.

Balkanlar’da, Ruslar ve genişlemek sevdasında olan Osmanlı İmparatorluğu’ndan doğan diğer devletler Osmanlı Devleti’ne ve birbirlerine karşı mücâdelelerini sürdürürken, Osmanlı yönetimi kendisine karşı olanlara tedbir almamış ve bu devletlerin aralarındaki sürtüşmeleri artıracak herhangi bir girişimde bulunmamıştır. Buna o dönemde cereyan eden olayların etkisi olduğu da söylenebilir. Bu olayları madde başlıkları ile belirtmek faydalı olacaktır. (1)

  • 23 Temmuz 1908 II. Meşrûtiyet’in îlânı, İttihat ve Terakkî cemiyetinin siyâsî hayata ağırlığını koyması, siyâsî çekişmelerin sonucu iç siyâsî buhran doğması, kısa aralıklarla sık sık hükümet değişikliği, siyâsî kavgalardan ordunun kendini sıyıramaması ve ordunun siyâsetin içine girmesi.
    •5 Ekim 1908 Avusturya’nın Bosna-Hersek’i ilhakı.
    •13 Nisan 1909 31 Mart Vak’ası
    •14 Nisan 1909 Ermenilerin Adana isyanı.
    •27 Nisan 1909 Abdülhamit’in tahttan indirilmesi ve Sultan Reşat’ın pâdişah olması.
    •1909-1911 Arnavutluk ayaklanması.
    •1910 Havran’da Dürzi ayaklanması.
    •1911 Yemen ayaklanması (İmam Yayha).
    •1911 Traplusgarp harbi, Balkan Devletleri’nin bekledikleri fırsatın doğması.

 

Osmanlı yönetimi belirtilen bu olaylar ile uğraşırken çıkardığı 3 Temmuz 1910’da Kiliseler Kanunuyla “ihtilaflı kilise, mektep ve mukaddes yerlerde, hangi unsurun nüfusu çok ise orası ona aittir.” esasını kabul etmiştir. Oysa Fatih Sultan Mehmed Han, İstanbul’u fethettikten sonra İstanbul’daki Rum patriğini Avrupa Türkiyesi’ndeki bütün reâyânın hem rûhânî ve hem de cismânî reisi olarak atamıştı. Rum kiliseleri diğer kiliselere göre elde ettikleri bu üstünlüğü kendi kültürlerini yayma, kendilerinden olmayanları ezme, eziyet etme şeklinde kullanmışlardır. Böylece ortaya çıkan sürtüşme ile kiliseler ve dolayısıyla bunlara bağlı olan gruplar yıllarca birbirleriyle mücâdele etmiş ve birbirlerini devamlı hasım olarak görmüşlerdir. İşte Kiliseler Kanunu bu düşmanlığı sona erdirmiştir. O zamana kadar birbirleriyle mücâdele edenlerin birleşerek Osmanlı Devleti’ne karşı mücâdele etmelerine sebep olmuştur. Böylece Balkan ittifakının gerçekleşmesi için en büyük problem ortadan kalkmıştır. Bağımsızlık sevdasında olan Balkan Devletleri’nin tek problemleri kalmıştır. Topraklarına katmak istedikleri bölgelerin birbirleriyle çatışması… Bulgaristan; Büyük Bulgaristan’ı kurmak, Makedonya; Kuzey Ege kıyılarını ele geçirmek, Sırbistan; 14’ncü yüzyıldaki Sırbistan Krallığını ihyâ etmek ve Makedonya’ya sahip olmak, Yunanistan Megola İdea’yı gerçekleştirmek, Karadağ ise İşkodra bölgesinde topraklarını genişletmek gâyesini güderek hırsla çalışmaktadır. Haliyle bu paylaşmanın kesin çözümü harp sonuna bırakılacaktır.

Kazanılacakken kaybedilen savaş! Kumanova…

Ali Rıza Paşa kumandasındaki Batı Cephesinde Osmanlı ordusu çok sayıda muhabereye girmiştir. Bunlardan biri Zeki Paşa Kumandasındaki Vardar ordusunun Sırplarla yaptığı Kumanova Savaşıdır. Osmanlı seferberlik planlarına göre Batı ordusunun mevcudu 341.000 asker olmalıdır. Oysa cephede 120.000 asker vardır. Etkin bir seferberlik yapılamamış, Anadolu’dan getirilmesi öngörülen askerler getirilememiştir. Üsküp’ü, Yanya’yı, Manastır’ı, İşkodra’yı, Priştina’yı, Kavala’yı, Selanik’i o 120.000 asker savunacaktır. 60.000 asker de sadece Kumanova cephesinde bulunmaktadır. Karşılarındaki Sırp ordusunun mevcudu ise 100.000’dir. Asker kıtlığının yanında bir de redif birliğinin eğitimsizliği, teçhîzat ve donanım yetersizliğiyle motivasyon da düşmektedir. Bu askerlerin çoğu da Türk değildir. Ortak hedef bile yoktur. Kumanova Savaşı’nın ilk günü üstünlük Türklerdedir. Dört Sırp tümeni yenilgi halindedir. Bozgun sırası Türklere gelecektir. Bunun iki önemli sebebi vardır. Bunlardan birincisi Sırp ordusu Bulgarlardan gördüğü takviye ile güçlenmiştir. İkincisi ise, şiddetli yağmurun yağdığı ilk gece bazı asker ve subaylar istirâhat için köylere hatta Kumanova şehrine dağılmıştır. Ertesi gün toparlanmak zaman almıştır. Takviye alan Sırplar taarruza kalkmıştır. Zeki Paşa geri çekilme emri verir vermez orduyu müthiş bir panik kaplamıştır. Kazanılacak bir savaş disiplinsizlikle kaybedilmiştir. ( Fotoğraf 1 )

Ömer Seyfettin Balkan Savaşı’na Teğmen olarak katılmış Kumanova’da Sırp, Yanya’da Yunan ordusuna karşı savaşmıştır. Ve savaşı şöyle anlatır:

“Ne felâket Yarabbi! Ricatın, çöküntünün en çirkini gördüm. Bugün burada Köprülü’nün önündeyiz. İki fırka kaçtı. Yalnız biz nizâmiye fırkası kaldı. Birden ricat emri verildi. Hep kendimizi gâlip sanıyorduk. Meğerse müthiş surette mağlûp imişiz. Toplar falan hep kaçtı. En nihâyet bizim tabur kalmıştı, biz de çekildik bütün gece tam on iki saat yürüyerek sabaha karşı Kiliseli’ye geldik. Yolda uzun bir muhâcir kâfilesine tesâdüf ettik. Oh, ne felâket!.. Kadın, çoluk, çocuk tam beş bin ev imiş” (2) sonraki günlerde Yanya, İşkodra ve Edirne dışındaki bu şekilde direnmeden teslim olmuştur. Ve bu savaş Türklere 12.000 şehit ve yaralı , Sırplara 4500 ölü ve yaralı verdirmiştir. Ve 26 Ekim’de Sırp ordusu Üsküp’e girmiştir. Yahya Kemal’in deyimiyle Sultan Murat Han’ın yadigarı olan Üsküp, tek kurşun atılmadan düşmana verilmiştir. Üsküp Yahya Kemal’in deyimiyle Kayıp şehirdir artık…

Gazeteci Aram Andonyan savaş sonrası göçü şöyle anlatır: “ Kadınlar ve çok sayıda yalınayak çocuklar gâliplerin boyunduruğuna girmemek için bu hazin kervanlara katılıp Selanik’e doğru inmeye başladılar Çoktan Sırp Komitacıları ve hatta Arnavutlar tarafından yolda soyuldular. Uğradıkları felâket soyulmakla bitmedi. Birçok göçmen katledildi. Kadın ve kızlar kaçırıldı, tecavüze uğradı. Hatta küçük çocuklar boğazlandı… Göçmenlere korkunç bir vicdansızlık ve merhametsizlikle davrandılar. Bütün Makedonya’da amansız katliamlara giriştiler.” (3)

Sırplar bugün Kosova Cumhuriyeti’nin başkenti olan Prizren’e de girdiler. 1389 yılında Prizren Sırplarla yapılan Kosova Savaşı’nda Sultan Murat Han ve oğlu Yıldırım Bayezit Han’ın kumandasında kazanılmıştır. Sultan Murat Han’ın zaferden hemen sonra şehit düştüğü yerdeki türbesi şimdi Sırpların elindedir. (1389 yılı Haziran ayında Kosova savaşından sonra kaybı hazmedemeyen Sırp Despotu Lazar’ın damadı olan Miloş Obiliç tarafından hançerlenerek şehit edilmiştir. Sultan’ın ölümünden sonra iç organları orada gömülmüş, naaşı ise Bursa’ya götürülür. Orada defnedilmiştir.) Bu topraklara vedâ etmek çok zor olmuştur. Ağıtlar, şiirler yakılmıştır. Genç İttihatçı Subaylar burayı Sırplardan alabilmek için yemin etmişlerdir. Milli Şâir’imiz Mehmet Akif Ersoy o acıyı Safahat adlı eserinde derin bir ıstırapla anlatmıştır:

‘’Nerede olsam karşıma çıkıyor bir kanlı ova
Sen misin yoksa hayalin mi vefâsız Kosova
Hani binlerce mefâhirdi senin her adımın
Hani sînende yarıp geçtiği yol Yıldırım’ın
Hani asker, hani kalbinde yatan şah-ı şehid
Söyle meşhed öpeyim secde edip toprağını
Yok mudur Murad’ın sende iki üç damla kanı’’

Hedef Manastır!

1382 târihinde Manastır 1385 târihinde Pirlepe ve Ohri, 1386 târihinde Niş alınmıştır. II. Kosova Savaşı ile 1448 yılında Makedonya kesin olarak Osmanlı İmparatorluğu sınırları içine girmiştir. Ve medeniyet merkezi olmuştur. Manastır, İttihat ve Terakkî’nin Selanik’ten sonra en çok örgütlendiği ikinci şehirdir. Bozulan Osmanlı ordusunda kalanlarla Manastır’da 38.000 kişilik bir kuvvet oluşturulmuştur. Kente yürüyen Sırp ordusunun mevcudu ise 108.000’dir. Savaş artık sadece bize savaştır!… Manastır’dan başka Resne, Dıraç, Ohri, Drama, İşkip, Yakova Sırpların ve Karadağlıların eline geçmiştir. Sırp 1. Ordusu Birinci Balkan Savaşı’nda savaşmayı sürdürmüştür. Bu noktada bazı Sırplar 1. Ordunun Vardar ovası boyunca Selanik‘e kadar ilerlemesini istiyordur. Voyvoda Putnik bunu reddetmiştir. Avusturya Macaristan İmparatorluğu ile çıkabilecek bir savaş Adriyatik’teki Sırp varlığını da tehdit ediyordur. Sonrasında Bulgarlar ve Yunanlar Selaniktedir. Ve Sırp güçleri bu bölgedeki karmaşık bir durumdan sıyrılmıştır. Osmanlı ordusu, Balkan ordularına karşı Makedonya’da sadece iki yerde direnmektedir. Yunanlıların kuşattığı Yanya’da ve Karadağlılarla Sırpların kuşattığı İşkodra’da… Selanik ise utanç vesîkası olarak târihe geçecek bir olaya gebedir!..

Yunan ordusuyla Selanik’te savaşılıyordur. Osmanlı ordusu diğer cephelerde olduğu gibi burada da çabuk toparlanamamıştır. Alasonya şehri açıklarındaki çarpışmada 15.000 kişilik Osmanlı askerine 80.000 Yunan askeri düşmüştür. Bu sayılar bizim kaderimizi değiştirecek ve yolumuza taş koymaya devam edecektir. Selanik şehrine Bulgarlardan önce girmek isteyen Yunan ordusu stratejik bir yer olan Yenice’de toplanmaya başlamıştır. Yenice’deki 8. Mürettep Kolordusu’nun başında Hasan Tahsin Paşa vardır. Artık rütbesi Ferikdir. Yani günümüzdeki karşılığıyla Tümgeneral-Korgeneral arası… Selanik ve güneyindeki Tesalya bölgesinin savunulması görevi kurmay subay olmayan, jandarma kökenli Hasan Tahsin Paşa’ya verilmiştir. Balkan Savaşı’nın onuncu günü, 18 Ekim 1912 târihinde Yunanlar sınırı aşmış ve ertesi gün Alasonya’yı ele geçirmişlerdir. Yunanlar doksan küsur yıl kadar önce Mora’da bağımsızlıklarını kazanırken yaptıkları gibi burada da tüm Müslümanların öldürüldüğü bir katliam gerçekleştirerek millî kinlerini kusmaya çalışmışlardır. Halbuki Türkler, Balkan Savaşlarının görgü tanığı Ermeni asıllı târihçi Aram Andonyan’ın da yazdığı gibi geri çekilirlerken kimseye zarar vermemişlerdir.

Hasan Tahsin Paşa savaş başlayınca karargâh merkezi olan Kozani’ye ancak 12 Ekim’de varabilmiş ve Alasonya düşene kadar da orada kalmış, cepheye gitmemiştir. Onun yerine cephede 8. Mürettep Kolordu’yu bir tümen komutanı yönetmiştir. Hasan Tahsin Paşa 20 Ekim’de Serfiçe’ye ve ertesi gün de ilk kez olarak cepheye Kırkgeçit’e gitmiştir. Ancak orada da emirlerini verdikten sonra Serfiçe’ye geri dönmüş, Yunanlar da onun ayrılmasıyla Kırkgeçit’te 22 Ekim 1912 sabahı saldırılarına başlamışlar ve iki gün sonra da ele geçirmişlerdir. 24 Ekim günü artık Yunan ordusu Serfiçe’ye de girmiştir. Yunanlar Alasonya gibi Serfiçe’de de büyük bir Türk katliamı gerçekleştirmişlerdir. Sabaha kadar süren zafer şenlikleri, korkunç katliamlar ve yangınlarla seyretmiştir. (4)

Yunanlar artık Tesalya bölgesini tamamen ele geçirmişlerdir ve Makedonya’nın güney kısmında Selanik’e doğru ilerliyorlardır. Makedonya bölgesi artık güneyden Yunanlılar, doğudan Bulgarlar ve batıdan da Sırplar tarafından birer birer ele geçiriliyordur. Yunan ordusu, birkaç çarpışmadan sonra 29 Ekim günü direnişsiz bir şekilde Karaferye’ye, 30 Ekim’de de Vodina’ya girmiştir. Artık önünde Selanik’ten önce sadece Vardar Yenicesi kalmıştır. Burası Sultan Murad Hudâvendigâr döneminde uçbeyi Gazi Evrenos Bey tarafından 1387 yılında fethedilmiştir. Gazi Evrenos Bey burayı kendisine fetih merkezi yapmış, değerli eserler inşâ etmiş ve Osmanlıların ilk beş padişâhı döneminde yaşadıktan sonra öldüğünde yine buradaki türbesine gömülmüştür. Vardar Yenicesi, Osmanlılar için 525 yıldır mânevî olarak çok kıymetli bir şehirdir. Hasan Tahsin Paşa ordusunu Vardar Yenice’si ovasında toplamıştır. Savaş, 1 Kasım günü öğle saat 12.00’de Yunan ordusunun saldırıya geçmesiyle başlamıştır. Hasan Tahsin Paşa çepeçevre sarılma tehlikesinin belirmesiyle geri çekilme emri vermiş ve kendisi de telâşla Yenice’den ayrılmıştır. Yunanlılar artık Vardar Yenicesi’ni de ele geçirmişlerdir.

8 Kasım 1912 târihinde Selanik şehri, 26.000 Osmanlı askerinin ellerinden silâhları alındıktan sonra Yunan ordusuna teslim edilmiştir. Bu silâhsız askerler 3. gün Yunanlılar tarafından tek bir asker kalmayacak şekilde katledilmiştir. Ve böylece Selanik, 550 yıllık Osmanlı egemenliğinden sonra Yunanistan’a devredilmiştir.

Yunanlılar, bu kolay başarıdan dolayı şımarmışlardır. Askeri ve Türk halkını kılıçtan geçirmişlerdir. Halkı vaftiz etmeye çalışmışlardır. Osmanlı askerlerinden toplanan silâhlar da şehrin girişine dağ gibi dikilmiştir. Türklerin son umudu olan bu Türk askerleri, Yunan ordusu çapulcularına teslim edilmiştir. Bu ihânet yüzünden Balkan Savaşı’ndaki son umut da tükenmiştir. Ve Türkler başlarına gelecekleri tahmin etmekte zorlanmamışlardır… Balkan Savaşı sırasında yeteri kadar eğitimli olmayan paşaların Osmanlı Devleti’nin toprak kaybetmesine ve parçalanmasına neden olduğu bilinmektedir. Yanya Komutanı Esat Paşa, İşkodra Komutanı Rıza Paşa ve Edirne Komutanı Şükrü Paşa vatan topraklarını kahramanca savunurken Selanik Komutanı Hasan Tahsin Paşa ise Kara Tahsin Paşa olarak anılır. Yunanlılar onu millî kahraman îlân etmiştir. Hiçbir savunma yapmadan Selanik’i Yunan askerlerine teslim etmiştir. Bu sebepten dolayı Divan-ı Harb tarafından vatan hâini olarak gıyabında yargılanır ve idâm edilmesine karar verilir. Fakat Yunanlar bu karara aldırmamış ve onu serbest bırakmışlardır. Hatta bununla da kalmayıp 1918 yılında Lozan’da ölen Hasan Tahsin Paşa’nın mezarı Selanik’e taşınır. Savaş esnasında emir subaylığını yapan oğlu Kenan Messare Yunan vatandaşı olur ve özellikle Balkan Savaşlarını resmettiği tablolarıyla tanınır. Diğer oğlu Kemal Mesarea ise Arnavutluk’a taşınır, daha sonra Arnavutluk’un Yunanistan büyükelçisi olarak görev yapar. Kendileri attıkları imzâdan dolayı rahat bir yaşam sürmüşlerdir. Ancak Türk evlâdı görülmemiş acıları tatmış ve dayanacak kudreti ancak ettiği duâlarda bulabilmiştir.

SONUÇ:

Vardar Nehri’nin doğu yakasında kuvvetli bir direniş gerçekleştirip Yunanlılarla görüşmeyi uzatarak Yunan ve Bulgar arasındaki rekâbetten Osmanlı ordusuna çok değerli bir zaman yaratılabilirdi. Ancak Arnavut asıllı Hasan Tahsin Paşa’nın nedeni bilinmez korkaklığı ve hâinliği bu zamanı kazanmaya engel olmuştur. Selanikte etnik bir temizliğe girişen Yunanlılar hastanelerdeki Türk hastaları çıkarıp öldürecek kadar düşmüşler ve gözlerini kan bürümüştür. Esir askerleri sevk etme sözü vermişler fakat askerler açlıktan şehit olmuşlardır. Rum halk yıllarca ekmeklerini paylaştıkları, düğünlerinde oynayıp cenâzelerinde yas tuttukları komşularını öldürmüşlerdir. Birçok göçmen açlıktan ölmüş veya süngülenerek ölmüştür. Genç kızların ilmik ilmik hazırlayıp üzerlerine titredikleri çeyizleri sokaklara dökülmüş, çamurlara bulanmıştır. Câmiler kilise yapılmış ve hemen Papazlar atanmıştır. Hristiyanlaştırma, göçe zorlama yöntemi olarak kullanılmıştır. Dul ve yetim kalan kadınlar son hakâret olarak bir de din değiştirme felâketine uğramış, birçok genç kız vaftiz edilmiştir. Vaftiz edilen bu genç kızlar Hristiyan adamlara söz yerindeyse bir eşya gibi dağıtılmıştır. Din değiştirmeyi reddedenler ise öldürülmüştür. Avradhisar, Çınar, Bahçeliköy ve daha birçok yerde, Müslümanlara; kadın, erkek, çocuk çırılçıplak soyulduktan sonra dört gün süre verilmiştir. Hristiyan olmayanların ırzına geçeceklerdir. Sanki olduktan sonra pek farklı bir şey olacakmış gibi… Çarmıha gerilen kadınlar bile vardır. Anasız babasız birçok çocuk, papazlara dağıtılmıştır. Bu karanlık devirde tek bir gazeteci bile yoktur. Fransız basınında, “Bulgarların şerefine yazılmış destanlar” yayınlanmıştır. Onların tek düşündüğü Haç’ın Hilâl’i yere serdiğidir. Onların basınındaki tek ortak konu budur! Peygamberimizin karikatürlerini çizerek dinimizi alay konusu edip kendilerince aşağılamaya çalışmışlardır.  Batı, medeniyetini bizlerin üzerine serpmek isterken bizim yaşama hakkımızı bile maşalarıyla elimizden almıştır. Onurumuzu, gururumuzu, haysiyetimi ve şerefimizi çiğneyip bizi sindirmek istemişlerdir. Sırp ve Yunan askerleri Türk esirlerinin gözlerini dahi oymuşlardır. Evet bizler gözlerimizin nasıl oyulduğunu unuttuk ancak onlar bizleri nasıl öldürdüklerini unutmamışlardır! Halide Edip’in söylediği gibi: ‘’Mevcûdiyetimizi muhâfaza için haysiyetli, çalışkan, dindar ve şiddetle Türk olmalıyız. Milliyetimizi sevmemek bizi memlekete kayıtsız yapmıştır. Bu kayıtsızlık memleketimizi harâbeye çevirmiştir.’’ Bugün nerede Anadolu’nun Ermenileri diyenlere Recep Şükrü Apuhan’ın sorduğu gibi ‘’Nerede Selanik’in ve daha nice yerlerin Türkleri?’’ sorusunu sormanın zamanı gelmedi mi? Geldiyse artık küllerinden doğmuşsun demektir. Eğer sen de içinde bu ateşi harlıyorsan artık her şey değişiyor demektir. Ve sen bunların intikamını öç ile değil de güçlenmekle alacağını düşünüyorsan işte o zaman o nice mazlûmun kanı toprağa boşuna düşmemiş demektir!

“Çeğen Tepesi’ndeki güneş batana kadar…”

 

KAYNAKÇA

(1)On Yıllık Harbin Kadrosu 1912 – 1922, İsmet GÖRGÜLÜ, 9-44 ss.

(2)Seyfettin,Ömer,Balkan Harbi Hatıraları, dby yayınları,2011

(3)Andonyan,Aram, Balkan Savaşı,Sander yayınları.1975

(4)Kihtir, Tuğrul,Balkanların Osmanlı Târihi, İnkılap yayınları.

(5)Andıç, Fuat, Elveda Yurdum, Eren yayınları,2006

(6)Asla Yenilmeyeceksin,Recep Şükrü Apuhan,Timaş yayınları,2018