“Hak güneşi midir karşımda batan?

Nazlı ninem midir yerlerde yatan?

Sen misin, sen misin ey garip vatan?”

Aka Gündüz

Enver Bey Bâb-ı Âli’yi basmış ve kendi üzerine düşen vazîfesini ihyâ etmiştir. Bundan mütevellit artık kendine vazîfe verilmiş şeyleri değil bizzat kendisinin vazîfe gördüğü şeyleri yapmak için hareket edecektir.

3 Şubat 1913’te Bulgarlar yeniden Edirne’yi bombardımana başlar. Ertesi gün Çatalca mevzilerine saldıran Bulgar kuvvetleri püskürtülür. Enver Bey bu sırada, Bulgarlara karşı harekete geçecek bir kolordunun kurmay başkanıdır. Onun gözü başkomutanlıktadır. Lâkin bu arzusu heves yâhut mevki sâhibi olmak değildir. Başkomutan olmak istemesinin tek nedeni istediğini yaptırabilmektir. Evet savaş, barışa doğru yol almaktadır. Barış mevzûbâhistir ancak şartları oldukça mühimdir. Enver Bey bu durumun arz ettiği önemin fazlasıyla farkındadır. Tanrı’dan istediği mûcize ise memleket adına alınacak kararlarda, söz sâhibi olmaktır. Genel Karargâhın kararsız olduğunu düşünen Enver Bey, kendisi için düşünülenleri hissetmektedir ve onların istedikleri düzene ayak uyduramıyor hep Başkomutan’ın (Mahmut Şevket Paşa’nın) çelmesiyle yere düşüyordur. Enver Bey’in gözüyle Başkomutan, artık her şeyi kendisiyle sürükleyecek bir ödlektir. Fakat Enver Bey plânlarında ısrarcıdır. Savunma projesini Başkomutan’a sunmuştur. Başkomutan, Küçük Asya kıyısındaki yorgunluktan çok endîşelidir. Enver Bey’in savunma projesini duyunca memnun kalarak hiçbir değişiklik yapmadan kabul eder. (1)

18-30 Mart arasında birkaç kere tekrarlanan Bulgar saldırıları püskürtülür; böylece İstanbul’un güvende olacağı anlaşılır. Ama altı ay altı gündür kuşatma altındaki Edirne’de açlık ve hastalık, Şükrü Paşa komutasındaki direnişi kırar; 26 Mart 1913’te Edirne düşer. Bu, tam bir millî yas olur. 22 Ekim 1912’den beri Erzurumlu Şükrü Paşa ve askerleri, Edirne’yi Bulgar saldırılarına karşı, süpürge tohumları yiyerek ve eski günleri kıskandıracak bir imân ve tevekkülle savunmaktadır. Çatalca hattını yaramayan düşman, buradaki birliklerini de Edirne kuşatmasına kaydırmıştır. Ayrıca Sırp kuvvetlerinin yardımı gelmiştir ve kuşatma kuvvetleri yüz yirmi bini aşmıştır. Savunma, kırk bin civarında peksimetsiz asker ve aç kalan halktan ibârettir. Öbür yanda, 6 Mart 1913’te, dört aylık bir savunmadan sonra, Esat Paşa atacak tek kurşunu ve yiyecek bir lokması kalmadığından, gözyaşları içinde Yanya Kalesi’ni Yunan’a teslim etmiştir.

Orta Arnavutluk’ta, düşman ortasında bir ada gibi kalmış olarak dövüşen Câvit Paşa kuvvetleri de 25 Mart’ta teslim olmuştur. Rumeli’de direnen tek yer olarak, Hasan Rıza Paşa komutasındaki İşkodra Kalesi kalmıştır. Ama artık çözülen Osmanlı’da, ihânetlerin de düğümü çözülmüştür. İşkodra savunmacılarından, Sultan Hamit’e hal’ fetvâsını tebliğ eden heyetteki Draç milletvekili Jandarma Paşası Esat Toptanî, Hasan Rıza Paşa’yı şehit ettirerek yerine geçer ve düşmanla görüşmeler yaparak 22 Nisan 1913 günü kaleyi Karadağlılara teslim eder. (2)

Bu yaşananlar, Enver Bey’in Avrupalılar hakkındaki düşüncelerini tasdiklemiştir. Hislerin değil menfaatlerin çatışmasıdır bu yaşananlar. Enver Bey, bu çatışmadan korkaklıkla değil, yüreklilikle sağ çıkılacağından emindir. Gönüllüler fevkalâde başarı gösteriyordur ama ihtiyar paşalar harekete geçmek için tabiri câizse dâvetiye bekliyorlardır. Enver Bey’in Naciye Sultan’a yazmış olduğu mektuplarda da ifâde ettiği gibi: “Gelecek nesillerin bizim utancımızı duymalarını ve intikamını almalarını istiyorum. “Hayatımın sonuna dek mefkûreme doğru yürüyeceğim. Mefkûrem, sevgili vatanımın büyüklüğü ve refahıdır.” Memleket kanla yoğrulurken o, mefkûresinin önüne çıkan dikenleri tek tek ayıklayarak yürüyecektir. Bu ordu, Enver Bey’e göre yenilmek için yaratılmamıştır. Onun için en büyük sorun ordu değil başıbozukluktur. Enver için başkomutan demek; demirden bir irâdeye sâhip olmak, her şeyi cesaretle korkmadan yapıp sonuçlarını üstlenmek demektir.

Müttefik devletler 31 Mart günü, Dışişleri Bakanı Sait Halim Paşa’ya dört maddelik bir nota ile barış şartlarını bildirirler. İstanbul’un derdine düşmüş olan Hükûmet, notayı kabul eder. Londra Konferansı yeniden çalışmalarına başlar.

Artık Osmanlı, (Enver Bey’in dediği gibi) asker diye âlemin yüzüne bakabilmek için, gelecek bir ikinci savaşta bu lekeyi silmek zorundadır; bakalım Cenab-ı Hak kısmet edecek midir? Enver Bey, Naciye Sultan’a yazdığı her mektupta üzüntüsünü ve utancını dile getirir. Bulgarlara yenildiklerine inanamaz; yüreği, aklı elvermez. Askerine inancı tamdır. Fakat dünyayı düşünen paşalara alçak diye hitap etmekten de kendini alıkoyamaz.

“Bizim, bu hayatından başka bir şey düşünmeyen alçak paşalarımız, duygusuz subay kadromuz varken, elimizdeki bu mükemmel askerle işte böyle rezil oluruz.” mektup, ne olurdu, dizinin dibinde bol bol ağlayabilseydim diye devam ederken, irkilir: “Hayır! Ya ben bu milleti bahtiyar göreceğim, yüzü ak, alnı açık gezdirteceğim yâhut bana dünyada hiçbir şey lâzım değil; daha doğrusu hiçbir şeye lâyık bir mahlûk değilim…” (3)

Enver Bey çareler ararken Sünusî misyonundan biri Enver Bey ile görüşmek için İstanbul’a gelir. Trablus’taki direniş için önderlik etmesini ister, oraya gitmesi için yalvarır. Ancak artık Enver Bey de bilmektedir ki bir uzvunu fedâ etme vakti gelip çatmıştır. İnsan, kolsuz yaşayabilir ancak kalbi olmadan nefes alamaz. Osmanlı’nın kalbi İstanbul’dur.

Balkan fâciası, bütün İslâm dünyasında yankılanmış, Avrupa aleyhindeki hava şiddetlenmeye başlamıştır. Bir yabancının yazdığına göre, “Balkan Savaşı’nın başlamasıyla İslâm âleminin hiddet ve infiâli bütün hudutları aştı. Çin’den tutunuz da Kongo’ya kadar, bütün gayret-i diniye sâhibi Müslümanlar, heyecanlarından nefes bile almaksızın, Balkan Yarımadasında karşılaşan ordulara gözlerini dikmiş idiler. Nihâyet Türklerin felâket haberi duyulunca, İslâm âleminin üzüntü ve elem feryatları her tarafta şiddetle yükselmeye başladı.” (4) Bu felâket Osmanlı’nın diğer devletler nezdindeki îtibarını sıfıra düşürmüştür. Bunu, Birinci Dünya Savaşı’na girerken göreceğiz ki küçük veya büyük hiçbir Avrupa devleti, Osmanlı’yla ittifak yapmaya yanaşmayacaktır.

Mehmet Âkif, o günlerin Rumeli’sini şöyle anlatır:

“İlâhî altı yüz bin Müslüman birden boğazlandı;

Yanan can, yırtılan ismet, akan seller bütün kandı!

Ne mâsum ihtiyarlar süngüler altında kıvrandı!

Ne bikes hânümânlar işte, yangın verdiler, yandı!

Şu küllenmiş yığınlar hep birer insan, birer candı!”

 

Gâlipler, Osmanlı topraklarını paylaşmakta tam bir uzlaşmaya varamamışlardır. Makedonya’nın büyük bir kısmının Bulgarlara verilmesi; Yunan, Karadağ ve Sırpları huylandırmaktadır. Romanya da kendisine verilen Silistre’ye râzı değildir; Dobruca’nın tamamını istemektedir. Sonunda, paylaşma savaşı 29 Haziran 1913’te Makedonya tarafından başlatılır. Romenler de yukarıdan yürürler; Bulgar ordusu aşağılarda olduğu için kollarını sallayarak Sofya’ya doğru gelmektedirler. Osmanlı için beklenen an gelmiştir. Berlin Büyükelçisi Mahmut Muhtar Paşa, Yunanlıların Dedeağaç’a asker çıkardıklarını, muhtemelen Edirne üzerine yürüyeceklerini bildirerek erken davranmalarını ister. İngiliz Dışişleri Bakanı Edward Grey, elçimizi çağırarak, “Edirne’ye gittiğiniz takdirde İstanbul’u da kaybedersiniz.” diye tehdit eder. Rusya, böyle bir harekete râzı olmayacağını bildirir. (5)

17 Temmuz’da Enver Bey Çerkezköy’de, “Kimsenin Türk ordularını Enez-Midye hattında durdurmaya hakkı olmadığını ve durduramayacağını, Türk Hükûmeti büyük devletlere boyun eğse bile, kendisinin, askerlerine Edirne ve ötesine saldırma emri vereceğini” söylüyordur. (6) Fakat savaş her halükârda para ile olur ve Maliye Bakanı, hazinede yüz bin lira kaldığını bildirmektedir. Âcil çözüm gereklidir. Tek yol olarak Tütün Tekeli imtiyazının süresini uzatarak para alınması düşünülür. Talat Bey, Tekel’in imtiyaz sâhibi Yahudi’nin mâneviyatını biraz sarsarak bu işi halledebileceğini düşünür. Ama Yahudi kolay baş eğecek cinsten değildir. Sözleşmeyi Meclis’in hemen tasdik etmesini ister. Bunun için zaman yoktur. Sonunda Yahudi, “Üç yüz bin lira ister yüz elli bin liraya anlaşılır.” (7) Sözleşme imzâ edilip bir milyon altı yüz bin lira alınır.

19 Temmuz’da orduya, cebrî yürüyüşle ilerleme emri verilir. Midye-Enez hattından kalkan Hurşit Paşa komutasındaki Osmanlı Kolordusu 21 Temmuz’da Bulgarların hemen hiçbir direnci ile karşılaşmadan Edirne’ye girer. Enver Bey Kaymakam rütbesiyle Kolordunun kurmay başkanıdır. İkinci Balkan Savaşı denilen bu hareketle Edirne, yeniden vatan topraklarına katılmış olur.

Bu arada, Enver Bey’in kurduğu Teşkîlât-ı Mahsûsa (Millî istihbarat teşkîlâtı), milis kuvvetleriyle ilerler; Kırcaali, Ortaköy, Dedeağaç ve Gümülcine tarafları ele geçirilir. Bâbıâli, Edirne üzerine yürürken, Meriç Nehri’ni geçmeyeceğine dâir büyük devletlere söz vermiştir. En nitelikli Osmanlı subaylarının, Trablusgarp Savaşı sırasında uyguladıkları direniş modeli birtakım farklılıklarla Batı Trakya’da da uygulanacaktır. Osmanlı ordusu, Meriç Nehri’ni sınır kabul edersek şayet nehrin doğu kıyısına kadar resmi görevlileriyle; batı kıyısından itibaren Süleyman Askeri ve Kuşçubaşı Eşref Beyler gibi gönüllüler ve çeteler ile birlikte mücadele edilecektir. 1913’te resmen kurulan Teşkîlât-ı Mahsûsa, her ne kadar Balkan Savaşı sonucunda, Batı Trakya kaybedilmiş olsa dahi I. Dünya Savaşı sonuna kadar bölgedeki faâliyetlerini yerel partnerleri aracılığıyla devam ettirmiştir. (Balkan Savaşları sırasında Teşkîlât-ı Mahsûsa ismi resmi olarak var olmamasına rağmen bâzı hâtıralarda değişik adlarla varlığını delillendirmektedir. Bu yapının II. Balkan Savaşı sırasındaki göreceli başarısı, Teşkîlâtın I. Dünya Savaşı öncesi resmen kurulmasına kapı aralamıştır.) Ele geçirilen bölgede, “Batı Trakya İslâm Cumhûriyeti” kurulur. Ancak batılı devletlerin baskısı altında bu Cumhûriyet’in ömrü iki aydan fazla süremeyecektir.

Enver Bey, nihâyet Edirne üzerine yürümekle görevlendirilmiştir. 7 Temmuz 1913 günü akşam üzeri tam dokuzda iki alay, Lüleburgaz’ın 20 km. batısındaki küçük E. Köyünden ayrılmışlardır ve büyük süvâri alayı 8 Temmuz günü tam öğlen vakti Edirne’nin 15 km. doğusuna varmıştır. Kaleler ve kalelerdeki Bulgar piyâdeler, Osmanlı süvârilerine ateş açınca bir hayli zayıf görünen iki kaleye gece saldırısı yapmayı denemek üzere beklemeye karar verilmiştir. Bulgarların kaçmak üzere çıkmaya hazırlandıkları istihbâratı alınmıştır. Sabah saat sekizde, Enver Bey doğu sınırını teftiş ederken Bulgarların şehri terk ettiklerini anlamıştır. (8)

Osmanlı- Bulgar Antlaşması’yla Meriç sınır olmuştur. Batı Trakya Avrupa’nın tehditleri ile Bulgarlarda kalmış. Adaların durumunu ise “Büyük devletler” belirleyecektir. Zâten onlar da adaları 16 Aralık’ta İmroz (Gökçeada), Bozcaada ve Meis hariç, Yunanistan’a vermiştir.

Sonuç:

1912-1913 Balkan Savaşları hem Güneydoğu Avrupa’sı hem de Osmanlı Devleti için önemli sosyal, ekonomik, kültürel ve politik sonuçlar doğurmuştur. Dünya târihi kadar Türkiye târihi açısından da bir dönüm noktasıdır. Yaşayan Müslüman halkın pek çok acıyla karşılaşmasının yolunu açmıştır. Balkanlar’daki bu yenilgi o coğrafyada yaşayan Türk-Müslüman unsurlarının kaderlerini de etkilemiştir. Sonuçları îtibâriyle Müslüman köylü ve kentli nüfus üzerindeki etkileri bakımından 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’na benzetilen Balkan Savaşları bölge halkına çok ciddi acı ve yıkım yaşatmıştır. Bu topraklarda yapılan katliamla, Osmanlı vatanına leke sürülmüştür. Nâmusuna sürülen leke genç kızı nasıl sarsmışsa, Rumeli topraklarının bir kısmının harap hâle getirilmesi de Müslüman Türk halkını o derece sarsmıştır. Şâirler, “Allah için öldür beni/ Allah hıfz etsin seni” nakaratlarıyla öz yurdu harap edilen, nâmusu kirlenen genç kızların ruhî dengelerini yitirdiğini ve çektikleri acıları dile getirmişlerdir. Netîcesinde Osmanlı Devleti, Balkan bölgesinde 550 yıllık hâkimiyetini kaybetmiştir. Balkan Savaşları Osmanlı târihinde sadece bir toprak kaybından ibâret değildir. Savaş sırasında ve sonrasında yaşanan katliamlar, kıtlıklar, hastalıklar ve toplu göçler, yaşandığı dönem için trajik sonuçları ile ciddi problemler ortaya çıkarmıştır. Kadınıyla, erkeğiyle Osmanlı halkını çözüm üretmeye zorlamıştır. Osmanlı Devleti’nin Balkanlarda ağır yenilgi alması Osmanlı ordusu üzerinde iyileştirme ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Bu sebeple orduya danışman olarak çok sayıda Alman generali ve subayı getirilmiştir. Bu doğrudur. Ancak Almanlardan bu konuda yardım almamız ilk değildir. 1880 yılında II. Abdülhamid Han, Alman askerî heyetinin Osmanlı ordusunun ıslâhı için görev yapması amacıyla Almanya’ya mürâcaatta bulunmuştur. Aslında bir süredir “Şark Meselesi” ne ilgisiz görünen Otto Von Bismarck, Osmanlı’nın hiçbir koşulda Almanya için bir tehdit unsuru haline gelemeyeceğini, ancak bâzı koşullarda Almanya’nın düşmanlarının aynı şekilde Osmanlı’nın da düşmanları olabileceğini gözlemlemiş ve bu tespiti netîcesinde Osmanlı’yı, Almanya yanına çekme konusuna sıcak bakmaya başlamıştır. Almanlardan ilk kez yardım isteyen Sultan, II. Abdülhamid Han da değildir. II. Mahmud Han da bu yardımdan yararlanmıştır. Bu kötüleyeceğimiz bir durum değildir. Ülkelerin çıkarları ne ise yöntemler o çıkarlara göre şekillenir. Azınlık konumunda olan milletler Osmanlı’dan toprak alacak vaziyete gelmiş, iş çığırından çıkmıştır. Ancak hatâyı, düzenin bozulduğu anda aramak en doğrusudur. Osmanlı, Bulgarlara değil irâdesizliğine yenilmiştir!

FOTOGRAF

Tunca (Edirne) Adası’na yığılmış, ağaç kabuklarını yutan insanların resmi, Osmanlı’nın çâresizliğini gözler önüne sermiştir. Osmanlı, Balkan hezîmeti ile nâmusunu, şerefini, izzet-i nefsini lekelemiştir. Rumeli halkı bu vahşetten, kıyımdan kaçacak, sığınacak bir yuva bulmuştur. Evet çok zordur, yokluk vardır. İnsan, insana yetemez, yaralarını saramaz olmuştur. Ama yine de gidecek bir yerleri vardır. O yer Anadolu’dur. Fakat Anadolu, böyle bir kıyımda nereye gidecektir?

 

KAYNAKÇA

(1) Şükrü Hanioğlu, a.g.e., m.158, 26 Şubat 1913

(2) Nevzat Kösoğlu. Şehit Enver Paşa. Ötüken. 2008

(3) Afet İnan, a.g.e., s.301

(4) Ziya Nur  Aksun. Osmanlı Târihi, c.6, s.53.

(5) Nevzat, Köseoğlu. Şehit Enver Paşa. a.g.e., s.17. Ötüken 2008

(6) Feroz Ahmad. İttihat ve Terakkî 1908-1914. s .198 . Kaynak Yayınları

(7) Nevzat, Kösoğlu. Şehit Enver Paşa. a.g.e., s.165. Ötüken. 2008

(8) Şükrü Hanioğlu, a.g.e., m.174, 23 Temmuz 1913

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.