“Kaleden toplar atılır

Moskof İslâm’a katılır

Osman Paşa’nın elinden

Beş on top birden atılır

Karadeniz akar gider

Akdeniz’i yıkar gider

Şimdi Gâzi Osman Paşa gelir

Moskova’yı yıkar gider”

Gözleri iri ve siyah, gâyet dikkatli, derinlere işleyici ve her bakışında birtakım endîşelerin saklı olduğu adam Gâzi Osman Paşa…

O ahd ve yemin üzerinde ayak direyen bir kuvvet olarak Gravitza ve Tutjeniza’nın Vid Nehri’ne korkusuzca uzandığı gibi korkusuzca savunmuştur Plevne’yi. İşte Plevne de bu iki akarsuyun birleştiği yerdedir. Arâzisi coğrafyası gereği müdâfaaya elverişli olmayan bir mevkidedir. Savaş başlamadan önce Plevne’nin nüfusu on yedi bin civarındadır. Nüfusun çoğunu Müslümanlar ve Bulgarlar oluşturmaktadır. Savaşın başlamasıyla berâber çevreden gelen göçlerle Plevne’nin nüfusu iki katına çıkmıştır.

Plevne, Ruslar tarafından, Sofya’ya giden yol üzerinde, ele geçirilmesi gereken önemli bir yer olarak görülmüştür. Osman Paşa da Rusların bu düşüncelerinin farkında olmuş ve önlemlerini buna göre almıştır. (1) Osman Paşa’nın buradaki tutum ve davranışları Ruslar tarafından büyük bir tehdit olarak görülmüştür. (2)

Osman Paşa Vidin’den gelmeden önce Plevne’de yeterince savunma düzeni yoktur. Osman Paşa’nın buraya geldiği günden îtibâren başlayan ve günlerce süren çalışmalar sonucunda şehrin etrafındaki tahkîmat güçlendirilmiştir. (3) Bu tahkîmat genellikle topraktan faydalanılarak oluşturulmuştur. Derin ve geniş bir şekilde hazırlanan siper ve hendekler kesintisiz bir şekilde birbirleriyle bağlanmıştır. Türkler, çarpışmalar boyunca, sadece savunma ve taarruzla meşgul olmamış, şehrin çevresindeki tahkîmatı güçlendirmek için de çalışmıştır. Bu siperlerden dolayı Türkler kendilerini güvende hissetmişlerdir. (4) Kazılan hendeklerden geçilebilecek şekilde, yer altına depolar yapılmıştır. Cephânelerin, silâhların ve hayvanların bir kısmı buralarda tutulmuştur. Hatta hendeklerin duvarlarına askerlerin istirâhat edebileceği şekilde oyuklar açılmıştır. (5) Plevne çevresindeki Osmanlı-Rus çarpışmaları üç safhada gerçekleşmiştir. Birincisi 1877 yılının 19 ve 20 Temmuz günlerinde, ikincisi 30 ve 31 Temmuz günlerinde ve üçüncüsü ise 8-11 Eylül târihleri arasında meydana gelmiştir. Plevne’de mevzilenen Osman Paşa kuvvetleri Rusların öncü kuvvetlerini püskürterek birinci başarısını 20 Temmuz’da kazanmıştır. Balkan bloğunda durum vahim iken Osman Paşa’nın Plevne’deki ilk başarıları harp târihine yeni nizamlar getirmiş ve İstanbul’da coşku yaratmıştır. Plevne’deki fecî yenilgilerle bunalan Rus Orduları Başkumandanı Nikola, Romanya Prensi Şarl’a tüm dünya târihi sayfalarında önemli yer tutacak meşhur bir telgraf çekerek şöyle hitap eder:

“…yardımımıza geliniz! Nereden isterseniz, nasıl isterseniz, ne şekilde isterseniz Tuna’yı geçiniz, ama bir an önce bizim yardımımıza koşunuz, Türkler bizi mahvediyorlar, Hıristiyanlık öz dâvâsı kayboluyor…” (6)

Osman Paşa’nın bu başarısı Türklerin Avrupa’daki îtibarını arttırırken, bu sonuç Rusya için tam bir hezîmet olmuştur. Fakat Ruslar 3 Eylül 1877 târihi îtibariyle Plevne’nin güneydoğusundaki Lofça’yı ele geçirmişler, sürekli devam eden askerî yardım ve sevkiyatlarla da Plevne’ye üç taraftan saldırmışlardır. Osman Paşa kuvvetleri yüz yirmi bin Rus askerinin piyâde taarruzunda üç bin beş yüz kayıp ile on beş bin Rus ve beş bin Romen askerinin canını okumuştur. Sonuçta, Ruslar Plevne’ye taarruzla egemen olamayacaklarını anlamış ve ilk iş olarak Osman Paşa’nın sınırlı da olsa erzak yolu olan Plevne-Sofya yolunu kesmişlerdir. Böylece Plevne abluka altına alınmıştır. Kırk gün boyunca erzak ve yardım alamayan Osman Paşa kuvvetleri 10 Aralık 1878’de giriştikleri Huruç (yarma) harekâtında başarısız olunca yaralanan Osman Paşa kılıcını Rus Çarına teslim etmiştir. Böylece Plevne yüz kırk üç gün süren bir müdâfaadan sonra düşman eline geçmiş ve büyük bir kahramanlık destanının sayfaları da kapanmıştır. Bu süre zarfında dört büyük muhârebe ve çarpışma meydana gelmiş, pek ufak çatışmalar hesaba katılmazsa yirmi defa da hatırı sayılır büyük kuvvetlerle vuruşmalar olmuştur. Târih bir Rus vahşetine de burada şâhit olmuştur. Türk kıtalarının derhal ateş kesmelerine rağmen Ruslar Vid suyu ile ateş hattı arasındaki düzlükte sıkışıp kalan Türk kıtaları ile bunların arasına karışmış olan halk üzerine ateşe devam etmiş ve böylece binlerce insanın ölümüne ve yaralanmasına sebep olmuştur. Ateşi kesmelerini müteâkip yeni bir felâket yaşanmıştır. Bu defa Ruslar, Romenler, Bulgarlar ve gözü dönmüş çapulcular Türk askerlerinin silâhlarını topladıktan sonra zavallı ve bîçâre askerlerle muhâcirlerin üzerine aç kurtlar gibi saldırarak bütün mal varlıklarını ve bilhassa peksimetlerini almışlardır. Karşı gelmeye çalışanları ise hemen katletmişlerdir. Hatta Osman Paşa’nın eşyasını muhâfaza eden zâbiti de öldürerek her şeyi talan etmişlerdir. Bir Fransız târihçisi talanla ilgili olarak;

“Türklerin ne Meç’leri ne de Sedan’ları vardı. Plevne teslim olduğu zaman Rusların eline bir tek bayrak bile geçmedi.” ifâdesini kullanması, Türk ordusunun içinde bulunduğu durumu göstermesi bakımından önemli olsa gerektir.

Ancak o kılıç öyle kolay teslim edilmemiştir. Gâzi Osman Paşa çatışmalar sırasında, elinde kılıcı olduğu halde ordugâhı baştan başa dolaşmış, hücuma geçen taburun veya müfrezenin önünde yalınkılıç savaşmış, hem de Plevne kuvvetlerine kumanda etmiştir. Çarpışmakta olan askerlere;

“Ey Plevne’nin şöhretli arslanları! Şan günleridir, vatan nâmusunu bize emânet etti, cihanın gözü Plevne’ye dikildi, düşman bütün kuvvetlerini üzerimize yığdı. Biz de Osmanlı şanını gösterelim, bizim için ölmek var dönmek yoktur. Anladınız mı ki kader, şurada bulunan altmış bin mertin mezarını burada hazırladı. Mutlak Plevne bize kabristan olacak yine zâlim düşman bu sevgili toprağa ayak basamayacak. İşte kumandanınız ve karındaşınız olan Osman sizin önünüzde şehit olmaya gidiyor! Allah’ını seven arkamdan gelsin.” diyerek onları coşturmaya, mânevî duygularını artırmaya çalışmış ve en önde savaşmıştır.

Osman Paşa’nın bu heybetli nârasıyla yer-gök sarsılmış ve ihlâsla attığı her nâra ile Allah Allah haykırışları göklerde Türklerin imdadına duâcı olan meleklere kadar ulaşmıştır. Onun bu ihlâslı ve kahramanca çıkışı, Plevne’nin dağlarını tıpkı bir volkan gibi eriterek yerinden söküp atmıştır. Osman Paşa’nın bu heybetli görünümü ardında bir de vefâkâr bir yürek yatmaktadır. Askerin ihtiyaçlarının giderilmesinde zorluklarla karşılaşılması durumunda askeri ümitsizliğe düşürmemek için hiç çekinmeden kendisini onlara benzetmiş, un çorbası ve peksimetiyle gıda ihtiyacını gidermeye gayret etmiştir. İleri gelenlerden bâzıları bu hususta edeple söze başlamak isteyince de kendilerine; “Hiçbir şeye ihtiyaç yoktur, bendenizin az yemek yemesi hiçbir sebebe dayanmayıp sadece vücudumun sıhhatini sağlamak içindir. Çok yemekten rahatsız olduğumdan dolayı ancak hazmedebileceğim kadar hafif yemeklerle yetiniyorum.” diyerek sözü kapatmaya çalışmıştır. Askeriyle birlikte yemek istediğini anlatmak için de; “bereketli olsun arslanlar, misâfir alır mısınız?” diye sorarak hemen onbaşı takımının arasına sıkışıp ümmetinin gözbebeği olan askerleriyle yemeğe başlamıştır.

Paşa’nın askerleri ile olan muhabbetin şâhidi Yüzbaşı F. W. Von Herbert ile yabancı bir gazeteci, hâtıralarında Paşa ile Vidin’den gelen askerlerden birkaç kişinin dahi Paşalarını terk etmediğini ve savaşın sonuna kadar sevdikleri kumandanlarına sarılarak ondan asla ayrılmadıklarını ifâde etmişlerdir. Yabancı bir gazetecinin Türklerin Plevne’deki başarılarını, onların din ve vatanlarına olan sevgileri yanında, Paşalarına karşı besledikleri üstün sevgiye bağlaması dikkat çekicidir.

Oldukça dindar ve tevâzu sâhibi olan Osman Paşa, kazandığı zaferlerden hiçbir zaman kibirlenmemiş, dâima temkinli ve ağır başlı davranmaya gayret etmiştir. Nitekim askerlerine zafer kazandıkları zaman neler söylenmesi îcap ettiğini bildirmiş, düşmana karşı Yuha borusu çaldırmamıştır. Bir defasında Yuha çağıranlara şunları söylemiştir; “Evlâtlar, bizim vazîfemiz adil ve yardımcı olan Cenab-ı hakka şükür etmektir. Düşmanımızı mağlûp eden kuvvet Allah’ın adâlet kılıcıdır. Yuha çağırmak mağlûb ve zelil olan düşmana mağrurca bir hareket demek olup bu ise âlîcenap olan Müslüman askerlerinin şanına yakışmayacağından bundan sonra her hücumda Allah Allah ve her zafer ve tâkipte Elhamdülillâh nâralarıyla dilimizi süsleyelim.”

Zafer telgraflarının pek sade bir şekilde yazıldığını Plevne Savaşları gibi savaşları dile getiren telgrafların diğer harp telgrafları gibi çok gösterişli ve süslü bir ifâde tarzıyla verilmiş olmasının münâsip olacağına dâir bahis açanlara;

“Ben vatana olan borcumu ve devlet ve padişahımdan sınırsız ve karşılıksız yediğim ekmeğin hakkını ödemeye çalışıyorum. Ben ne yaptım ve ne yapabilmeye muktedirim ki sırf Allah’ın muvaffak etmesi ve peygamberimizin rûhânî yardımı olan gâlibiyetleri birtakım yaldızlı sözlerle hâşâ zatıma isnad edeyim? Ben bir aciz kulum, hiçbir şey yapmaya kadir değilim. Hâkim ve faal ancak Allah’tır.” yanıtını vermiştir. Böylece kazanılan zaferlerden kendisi için bir pay çıkarma sevdâlılarına benzemeyerek her şeyi Allah’tan bilen tevâzu sâhibi büyük bir insan olduğunu göstermiştir.

Onun askerlikteki üstünlüğünü dost-düşman herkes kabul etmiş, özellikle Avrupalılar hayranlıklarını gizleyememişlerdir. Bunlardan Prusya’yı zaferden zafere koşturmuş olan meşhur Mareşal Moltke: “Osman Paşa, muhârebenin tâlihini değiştirmiş ve özellikle savaşın hücum kısmını büsbütün boşa çıkarmıştır.” demek sûretiyle ona karşı duyduğu hayranlığını dile getirmiştir. İngiliz Hâriciye Nâzırı Lord Derby ise, Paşa’nın başarılarını duyduğunda Londra sefiri Musurus Paşa’ya; “Osmanlı Devleti, dünyada süper bir askerî devlet olduğunu ispat etti.” demiştir. Ayastefanos Antlaşması’ndan sonra Sultan II. Abdülhamid’i Dolmabahçe Sarayında yanındaki generallerIe ziyâret eden Rus orduları başkumandanı Grandük Nikola, Gâzi Osman Paşa’yı gördüğünde: “Böyle cesur bir kumandanla savaşmak düşmanları için bile şereftir.” diyerek Paşa’nın askerî dehâsını îtiraf etmiştir. Paşanın Plevne savaşları sırasında sergilediği cesâret ve başarı Hint Müslümanlarında hayranlık uyandırmış, bu hususu dile getiren Urduca birçok eser yazılmış ve Paşa’nın ismi çocukların oyunlarında ağızlardan bir an bile düşmemiştir. Osman Paşa’nın askerî dehâsı, Ulu Önder Atatürk tarafından da takdir edilmiştir. Nitekim Mustafa Kemal, 1914’te Sofya’da askerî ataşe olarak bulunduğu sırada orada tanımış olduğu gençlere tavsiye niteliğinde şunları söylemiştir; “Ben Gâzi Osman Paşa’yı kendime rehber olarak seçtim. Ömrüm boyunca onun yolunu tâkip edeceğim. Türk ruhu Plevne’de yeniden kendini bulmuştur. Milletler yolundaki mücâdelelerde dâima sembolümüz Plevne’de doğan millî ruh olacaktır. Felâket günlerinde Plevne savaşını ve Osman Paşa’yı düşüneceğiz. Sizin de kahramanlık sembolünüz Gâzi Osman Paşa olsun”.

Ey Osman Paşa!

Ey Kurt bakışlı gâzi!

Senin gibi memleketi uğruna canını dişine takarak savaşan bir kumandanın adını anabiliyor olmak bile bizler için şereftir!

Senin Plevne ruhun Çanakkale’de, Kut’ül Amare’de, Hicaz’da, Trablus’ta, Çegan’da vücut bulmuştur.

Kuvâ-yi Milliye senin inandığın inançla nefes alabilmiştir.

Bilesin ki bu şeref bizlerle yaşayacak ve yaşatılacaktır.

Senin sarsılmaz inancın bu milletin hâfızasından silinmeyecektir.

Ne zaman bizi bir avuç toprağa sıkıştıracak olsalar o ruh tekrar dirilecektir!

KAYNAKÇA

(1) Falkirk Herald, 2 Ağustos 1877

(2) London Standard, 23 Ağustos 1877

(3) Pall Mall Gazette, 7 Kasım 1877

(4) Alnwick Mercury, 20 Ekim 1877, 27 Ağustos 1877, London Standard

(5) Charles S. Ryan, Kızılay Emri Altında Plevne ve Erzurum’da, Çev. A. Rıza Seyfioğlu, 106, 129, Millî Eğitim Basımevi, 1962, İstanbul

(6) Kocabaş, 1989, 326-327

(7) Genelkurmay Ataşe Başkanlığı Arşivi, Kutu-Defter: 1-3, Belge 189 (l3/189);210/585;4-                         18/236,321;4-201111, ll2, 157, 160, 161- 163,585,632,633.

(8) AÜ. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Sayı 19, 2002, Erzurum

(9) Ziya Şakir, “Dünya Askerlik Târihinin En Şanlı Müdâfaası Plevne”, Resimli Târih Mecmuası, II, sayı: 14, İstanbul 195 I.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.