

Marksistlerin dillerinden düşürmedikleri bir kavram vardır: “Artık değer”. Onlara göre, işverenler, çalıştırdıkları işçilerin ücretlerini tayin ederlerken, onların ortaya koydukları ve meydana getirdikleri değerin bir bölümünü işçilerine verdikten sonra, geri kalanını kendileri alırlar. Yani proleter, ürettiği mal ve hizmetlerin tam karşılığını alamaz, önemli bir kısmını patrona bırakır. İşte, proleterin ürettiği değerin bir kısmını ücret olarak aldıktan sonra, patrona bıraktığını söyledikleri değerlere “artık değer” adı verilmektedir.
İşçi ve işveren ilişkilerine bu gözle bakıldığı zaman, işverenler, işçilerin sırtından geçinen ve onların artık değerleri ile zenginleşen birer tufeyli durumuna düşerler. Böyle düşününce gerçekten de bütün mal ve hizmetleri işçiler üretmekte, fakat patronlar bu üretilen mal ve hizmetlerin karşılığı olan değerlerin bir kısmını işçiye ödemekte, artık değerleri de kendi kasasına koymaktadırlar. Gerçekten, durum bu ise ortada bir sömürü var demektir. O halde, Marksizmin, esaslı dayanaklarından biri olan, bu iddianın doğruluk derecesi üzerinde ciddiyetle durmak ve “artık değer teorisini” ilmî bir kritikten geçirmek gerekmektedir. Biz, gücümüz ölçüsünde, Türk-İslâm Ülküsünü savunan ekonomistlere bazı ipuçları vermek istiyoruz.
Bilindiği üzere, K. Marks’ın “Artık değer teorisi” adını verdiği bu durumu ilk defa ortaya atan karamsar liberalistlerden Ricardo’dur. O, büyük sanayi ile beraber, büyük bir işçi kitlesinin doğuşunu görmekte, çok az sayıda kapitalistin, bu büyük kitleleri çalıştırarak onların ürettikleri mal ve hizmetler ile zenginleşmekte olduklarını müşahede etmekte, böylece zenginlik, bir koni gibi olması gereken ve böylece dengede duran sosyal hiyerarşinin tepe noktasını teşkil eden kapitalist zümrenin elinde toplanmaktadır. O, bunu iddia etmektedir. Ona göre, geniş işçi kitleleri, zaman içinde hem çoğalmakta, hem de fakirleşmektedir, buna mukabil koninin tepesi ise şişmektedir. Bu durum koninin dengesini er geç bozacak ve düzen tepetaklak olacaktır. Bu kaçınılmaz sonu, Ricardo, “tunç kanunu” olarak isimlendirir. İşte K. Marks, karamsar liberalist Ricardo’nun bu görüşlerini hemen benimsemiş ve artık değer teorisini, buna dayanarak ortaya atmıştır. Komünist ihtilâli, bu zeminde beklemiştir.
Biz, Türk-İslâm Ülkücüleri, artık değer teorisini reddetmeden önce, ondan daha geçerli olan mevcut durumu, daha açık bir tarzda aydınlığa çıkaracak başka görüş ortaya koyacağız. Bir artık değer teorisi yerine, “birikmiş değer kavramı” üzerinde durarak problemi çözmeye çalışacağız. Bize göre, gerçekten de işçinin hakkını alamadığı, sömürüldüğü, haksızlığa ve zulme uğradığı zamanlar ve mekânlar mevcut olmuştur. Hiç şüphesiz, bu durumun sosyal dengeyi sarstığı hatta allak bullak ettiği dönemler de vardır. Buna mukabil, işçinin hak ettiğinden fazlasını da aldığı, güçlü teşkilâtlar sayesinde cemiyetin diğer sosyal dilimlerine nazaran imtiyazlar kopardığı, hatta bazı ellerde bir diktatörya unsuru durumuna geldiği de vakidir. Bu da başka bir açıdan sosyal dengenin bozulması mânâsına gelir.
Bizce, problemin kaynağı, artık değerin paylaşılması değil, binlerce yıldan beri, üretile gelen mal ve zenginliklerin paylaşılması ile ilgili bir çatışmadır. Bugün yeryüzünde, uzun bir tarih içinden süzülüp zamanımıza intikal eden ve üreticileri çoktan ölmüş bulunan birikmiş değerlerin ve zenginliklerin sahibi olmak gibi çetin bir problem var ortada. Bugün yaşayanların emeği ile meydana gelmemiş “bu birikmiş değerleme” kim sahip olacak? İşte asıl mesele budur.
KAYNAKÇA
S, Ahmet, Arvasi. Türk İslam Ülküsü 2. İstanbul: BilgeoğuzYayınları. 2015. S. 115-116-s.

