Rusya’nın on sekizinci yüzyılda başlayan ve on dokuzuncu yüzyılda hız kazanan sömürgecilik faaliyetlerinden bütün Türkistan coğrafyası gibi Azerbaycan’da ‘’nasibini almış’’ uzun yıllar boyunca sömürge halinde bulunmuştur. Sovyetlerin son yıllarıyla beraber, Türkistan’da olduğu gibi Kafkasya coğrafyasında da bağımsızlık mücadelesi verilmiş ve Azerbaycan Cumhuriyeti kurulmuştur.

                1917’deki Bolşevik Devrimi’nden sonra Bolşeviklerin halkların self-determinasyon hakkını (kendi kaderini tayin) desteklemesi ve Kafkas İslam Ordusunun üstün gayretleri neticesinde Mehmet Emin Resulzade liderliğinde ki Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti tarih sahnesinde yerini almıştır. Ancak, Bolşeviklerin iktidarlarını güçlendirmesi daha önce söylemiş oldukları pek çok şeyin tam tersini yapmalarıyla neticelenmiştir. Bu esnada Türk ordusu da Anadolu’da bir varoluş mücadelesi içerisinde olduğundan bölgeye müdahale edememiş ve neticede Rus ordusunca Azerbaycan Demokratik Cumhuriyetine son verilmiştir.

                 SSCB’nin dağılma sürecinin iyiden iyiye hissedildiği yıllarda ise yeniden bir milli direniş ruhu ortaya çıkmış ve bağımsızlık için açılan bayrak altında yüz binler bir araya gelerek Rus tanklarına bedenlerini barikat yapmışlardır. 1918 yılında başkenti Gence şehri olarak kurulan Demokratik Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kurucusu Mehmet Emin Resulzade’nin ’Bir kere yükselen bayrak bir daha yere inmez’’ sözünü kendine ilke edinen Ebulfeyz Elçibey liderliğindeki Azerbaycan Halk Cephesi, kadim Türk yurdu olan Azerbaycan topraklarında yıllardır devam eden vahşete ve toprak bütünlüğüne yapılan doğrudan saldırılara dur diyerek azatlığa giden kutlu yolun yol başçıları olmuşlardır.

                                                                                                                                                                
                                                                                                                                                                    Hem bağımsızlık mücadelesi esnasında hem de sonrasında Azerbaycan Türkleri Ermeni milisler tarafından sürekli olarak taciz edilmişler, katliam ve soykırıma ulaşan insanlık dışı muamelelere maruz bırakılmışlardır. Sovyetler Birliği döneminde SSCB’Yİ oluşturan on beş cumhuriyetten biri olan Ermenistan, tarih boyunca olduğu gibi, yirminci yüzyılın sonlarında da Azerbaycan Türklerinin üzerine malum devletler tarafından saldırtılmıştır. Kadim Türk yurdu olan Kafkasya, Azerbaycan ve özelde Karabağ olmak üzere tarih boyunca hiçbir bağının bulunmadığı topraklarda söz hakkı isteyen Ermeni çeteleri, başta Sovyet ordusu olmak üzere arkasına aldığı bütün güç ve imkânlarla Azerbaycan Türklerini katletmeye başlamıştır. Ne var ki bu durum, uluslararası basında ’Ermenilerin Türkler tarafından katledildiği’’ şeklinde servis edilmiş, hakikatler uzun süre dünya kamuoyundan saklanmak istenmiştir.

                 Bölgede yaşanılan çeşitli çatışma ve gerilimler uzun süre devam etmiş, Türklerin yaşadığı pek çok yer Ermeni çetelerce ele geçirilmiş, Sovyet iradesi tarafından bölgenin silahsızlandırılması adı altında Türklerin elindeki her türlü silaha el konulmuş, bunun yanında Ermeniler Sovyet ordusunun bütün imkânlarıyla donatılmıştır. Azerbaycan Türklerine sistemli bir katliam yapmak üzere var gücüyle çalışan Sovyet ordusu ve Ermeni çeteleri için SSCB Parlamentosunun aldığı olağanüstü hal kararı elden kaçırılmayacak bir fırsat olarak görülmüştür.

                SSCB Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov tarafından verilen emir doğrultusunda, 20 Ocak tarihinden geçerli olmak üzere Yüksek Prezidyumu (parlamento) tarafından alınan ‘’Olağanüstü Hal’’ kararı sonrası Azerbaycan da yaşayan, Ermeni ve Rusların can güvenliğinin bulunmadığı bahanesiyle, 19 Ocak gecesi Sovyet ordusuna bağlı 30 binin üzerinde asker, ağır silahlar ve tanklar ile dört bir koldan Bakü şehrine girmişlerdir. Azerbaycan Devlet televizyonu başta olmak üzere neredeyse bütün yayın organlarının Sovyet ordusu tarafından bombalanması ve yayın yapamaz hale getirilmesi neticesinde ‘’olağanüstü hal’’ ilanından habersiz Azatlık Meydanında bulunan binlerce Azerbaycan Türk’ü, kendilerini adeta ölüm saçan Kızıl Ordu tanklarıyla burun buruna bulmuştur.


                Gün ağardığında yüzlerce masum sivilin, Rus ve Ermenilerden oluşan Sovyet Ordusu tarafından vahşice katledildiği, binlercesinin yaralandığı ve sayısız cansız bedenin Hazar Denizi’ne atıldığı anlaşılmıştır. Şehitlerin aziz ruhları semada yükselirken, bağımsızlık uğruna akıttıkları mukaddes kanlarının üzerine atılan karanfiller, adeta o gecenin simgesi olmuştur. Bugün katliam gecesi, karanfilin ağladığı gece olarak hafızalarımızdaki yerini korumaktadır. 20 Ocak Azatlık Şehitleri 1918 yılında kurulan Demokratik Azerbaycan Cumhuriyeti zamanında da şehitlik olan, daha sonraları Sovyet yönetimince park yapılıp üzerine eğlence mekânları kurulan, Şehitler Hıyabanının aslına döndürülmesiyle tekrar şehitlik yapıldı ve buraya defnedildi. Aziz şehitler bu mukaddes tepeden üç renkli şanlı Azerbaycan bayrağının ebediyete kadar dalgalanması için manevi birer koruyucu olarak semayı selamlamaya devam ediyor.


                Bugün, aklı başında ve vicdan sahibi olan herkes, yaşanan bu katliamın esas sebebinin, bölgede Ermenistan-Azerbaycan arasında devam eden çatışmalara son vermekten çok Azerbaycan Türklerinin bağımsızlık mücadelesine son vermek olduğunu bilmektedir. Nitekim ilerleyen zaman içinde Dağlık Karabağ’daki Azerbaycan Türklerinin (basit av tüfekleri de dâhil olmak üzere) bütün silahlarına el konulurken, Ermeni çetelerinin ağır silahlarla yaptıkları yığınaklar görmezden gelinip, yeni bir katliama (Hocalı) ve Karabağ başta olmak üzere Azerbaycan topraklarının işgaline zemin hazırlanmıştır.


                Azerbaycan Türklerine karşı soykırım, Sovyet hâkimiyeti yıllarında Azerbaycan topraklarının yavaş yavaş ilhak edilmesi, neticede ülke topraklarının 125 bin km 2’den 87 bin km 2’ye düşmesi, Sovyet yönetiminin Ermenilere arka çıkmasıyla başlayan Dağlık Karabağ olayları, Azerbaycan Türklerinin Ermenistan arazisindeki ezeli topraklarından kovulması bu siyasetin aşamalarıdır.


                Söylemeden geçemeyeceğim bir önemli konu ise, aradan geçen çeyrek asıra rağmen hala üzüntüsünü ve utancını içinde hissettiğimiz dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın 20 Ocak günü yaptığı şu açıklamadır: Azerbaycanlılar,  Anadolu’da ki Türk halklarından daha çok İran’da ki Azerilere yakındır. Onlar Şii, biz Sünni’yiz.’ Bu ifadeler başta Azerbaycan Halk Cephesi Lideri Elçibey olmak üzere birçok isim tarafından eleştirilerin odağı olmuştur. Elçibey gönderdiği telgrafta haklı serzenişini şöyle dile getirmiştir:

                “Şii olduk;  ama biz Türk’üz. Bizim Türkiye’den beklentimiz, Ermeniler karşısında verdiğimiz haklı mücadelemizi desteklemesidir.”

                Aradan geçen yirmi altı yılda katliamın baş aktörü Gorbaçov başta olmak üzere hiçbir fail, uluslararası mahkemelerde ceza almamıştır. Ceza almak şöyle dursun, sözde medeniyet ve insan hakları hamisi olan Avrupalı devletler bu vahşeti Sovyetlerin iç meselesi olarak görmüş ve katliamcı Mihail Sergeyeviç Gorbaçov 1990 yılında Nobel Barış Ödülüne ‘’layık görülen’’ isim olmuştur.

                Azatlık yolunda, üç renkli şanlı bayrağın ilelebet dalgalanması ve Azerbaycan Türk’ünün varoluş mücadelesinde verdikleri canlarla ölümsüzleşen 20 Ocak Şehitlerini rahmetle yâd ediyor, Şehitler Hıyabanı’na baki selam ediyorum.

Bir yanıt yazın