TANRI’NIN KUTLU ELÇİSİ

4.3
(20)
TANRI’NIN KUTLU ELÇİSİAybike Sözer

Ebülfez Elçibey’ime sevgi ve özlemle…

Uzun boylu, kurt bakışlı, vakur duruşlu bir adamın elinde bir bayrak dalgalanıyor. Altında milyonlarca insan saf tutmuş, Türk’ün yeniden cihangir olacağı güne doğru kol kola, omuz omuza cesaretle yürüyor. Kendilerine duydukları güven, bayrağı elinde tutan o koca gönüllü insandan geliyor. Biliyorlar ki ne olursa olsun, yolun sonunda ölüm bile olsa Beyleri onları bir başına, garip ve kimsesiz bırakmaz. Bey, öyle bir insan ki geçmişte bütün yalnız kalmışlığına rağmen milletine küsmemiş, evlatlarının kendisine attığı taşları gül eylemiş, gözünden akan yaşları silip yoluna devam etmiş… Bütöv Azerbaycan ve Turan davasından geri dönmemiş. “Orada bir yol var uzakta, o yol bizim yolumuzdur. Dönmesek de varmasak da o yol bizim yolumuzdur.” dediği Türk milliyetçiliği yolunda emin adımlarla ilerlemiş… Arkasından ağlayanların “Oy Milletimin Beyi’” diyerek ağıt yaktığı bir büyük Bey olmuş: Ebülfez Elçibey…

Meydanda binlerce insan toplanmış. Herkes Türk milletinin büyük Bey’ini muhabbetle, sevgiyle, gelecek güzel günlerin umudu ile dinliyor; Bey de kendisine umutla bağlı kalabalığa büyük bir sevgi duyuyor. Onun kendinden emin duruşu, göğsünü cümle zorluğa korkmadan siper edişi, onun izinden ilerleyen nesiller için hem gurur hem cesaret kaynağı oluyor. Kurduğu cümleler; Azatlık Meydanı’nda onu dinleyen, yıllardır acı, işkence ve soykırıma uğramış binlerce insana geleceğe dair güzel ve ümitli hayaller kurduruyor. Konuşmasına çok sevdiği Tanrı’ya seslenerek başlıyor: “Ey Ulu Tanrı, düşüncenin ve duygunun anladığı ve anlamadığı ne varsa Sen’den başlar. Ulusan, Ucasan, Böyüksen… Alkış Sene de, bütün yarattığına da, yarattığın ve sevdiğin Türklerine de…[1] Binlerce yıl Türk’ün adaleti altında talihinin en mesut zamanlarını geçiren insanoğlu, Türkler bin bir parçaya bölünüp dağıldıktan sonra bedbaht oldu. Sen, asil hizmetkârın ve dininin sancaktarı Türk milletini yeniden cihangir kıl…”

Kalabalığın içinden yaşı ellilerde bir erkek, büyük bir heyecan ve hayranlıkla dinlediği bu “Kutlu Kişi”nin duasına âmin derken, onun mücadele dolu hayatını gözlerinden akan yaşları silerek hatırlıyor.

1938 yılının Haziran ayında, Keleki köyünün Haliloba yaylasında doğduğu gün, Azerbaycan’ın bağımsızlık mücadelesi için bir liderin dünyaya geleceğini bütün milleti anlamıştı. Elçibey’in doğumu sırasında gelip doğum boyunca uluyan o bozkurt, önce Azerbaycan’a sonra bütün Türk dünyasına bir elçinin geldiğini haber etmişti. Bütün bir hayatı ise bu haberin doğruluğuna bir delil olmuştu. Daha ufak bir çocukken sırf Türk oldukları için vatanlarını terk etmek zorunda kalan insanları görmek onu hayli etkilemişti. Türk düşmanı İran Şah rejiminden canlarını kurtarıp Aras’ın öte tayındaki millettaşlarının gönüllerine sığınan bu insanların acı halleri, Bey’in zihnine “Bütöv Azerbaycan” tohumlarını daha o yaştayken ekmişti.

Lise yıllarında emsalleri oyun oynarken o sürekli kitap okumuştu. Türkmençay Anlaşmasından sonra Azerbaycan topraklarının Rusya ve İran arasında taksim edildiğini, bir milletin arasına akmayasıca Aras’ın girdiğini henüz çocuk yaşta öğrenip çevresine de bunu anlatmakla kendini vazifeli görmüştü. Üniversite hayatı da aynı şekilde geçmişti. Ömrünü vakfedeceği davasının ilk adımlarını bu dönemde atmıştı. Arkadaşlarıyla birlikte kaldığı ‘41’ numaralı yurt odasını, Azerbaycan’ın bağımsızlığının temellendiği bir yer haline getirmişti. Bu odaya bir şekilde yolu düşen her genç “Azerbaycan’ı sömürge olmaktan, Azerbaycan Türklerini ise köle olmaktan kurtarmaya; bağımsızlık yolunda yılmadan mücadele etmeye” yemin ediyordu. Bu uğurda neler yaşamamış, neler geçirmemişlerdi ki? Bağımsızlık mücadelesinin ilk adımı olan Müsavat Partisi’nin 1936 yılına ait parti programını, SSCB gümrüğünden ölümü bile göze alarak geçirmişlerdi. Arapça ders notlarının satırları arasına kelime kelime parti programını yazmışlar ve Bakü’ye getirmişlerdi.

Okuldan mezun olduktan sonra ise faaliyetlerine hız vermiş ve bu hâli KGB’nin gözünden kaçmamıştı. 3-5-7 ve 9 ‘ar kişiden oluşan zümrelere sahip gizli bir teşkilat kurmuş ve onlara rehberlik etmişti. Yaptığı sohbetlerin birinde şöyle demişti: “Azerbaycan Türkü, birinci növbede öz milli varlığını derk etmeli, özünü, öz halkını, öz dilini, öz tarihini, medeniyyetini, vatanını derinden öğrenip bilmeli, sevmeli, korumalı, yükseltmeli ve onlara sahip çıkmayı başarmalıdır.”[2] Bu sözü SSCB’yi çok rahatsız etmiş ve SSCB karşıtı propagandasını durdurması için defalarca uyarılmıştı. Hatta bir seferinde tutuklanmaması için Sovyet lehine, Türkiye aleyhine bir makale yazması istenmişti fakat hocası tarafından yapılan bu teklif Elçibey tarafından sertçe reddedilmişti. Ahh, ne büyük tezatlıktı değil mi… Anadolu Türklüğüne şeksiz, şüphesiz inanmış lâkin sevgisinin büyüklüğünce de yalnız bırakılmış bir ulu kişiydi o… Türklük uğruna dur durak bilmeden çalışan Elçibey, 23 Kasım 1974’te KGB tarafından tutuklanmıştı. Seneler sonra bu günleri anlatırken “Çok işkence gördüm, çok çektirdiler. Hiçbirine yanmam da bir Atatürk rozeti vardı yakamda, onu aldılar hâlâ içim yanar…” demesiyle Türk milletinin gönlünde bir kez daha taht kurmuştu.

İşte Bey hâlâ karşısında, o davûdi sesiyle hitap ediyor: “Bir kere yükselen bayrak bir daha inmez.” Aynı azim, aynı heyecan, aynı iman ve inanmışlık… Ne kendine sırtını dönen yoldaşları ne de yalnız kalışları gözlerindeki umut ışığını söndürmüş. Dava adamı olmak böyledir diye düşünüyor ellisindeki adam; herkese ve her şeye rağmen tek kaldığını bilsen bile inandığın yolda devam etmek… Adam, gönlünde, Bey’in yalnızlığının acısını duyuyor. Eli farkında olmadan göğsündeki rozete gidiyor. 20 Ocak savunmasından sonra bizzat Bey’in adamın göğsüne taktığı o nişan, bütün o mücadele dolu yılları, Azerbaycan Halk Cephesi’nin kuruluşunu, Kara Yanvar’ı, Elçibey’in cumhurbaşkanı seçilmesini ve o dönem yaşanan Kelbecer işgalini gözlerinin önüne getiriyor.

Elçibey, cezaevinden çıktıktan sonra kaldığı yerden devam etmişti. 1988 yılındaki bir mitingde “Azerbaycan uğrunda son damla kanımız kalana kadar savaşacağız.” diyerek Azerbaycan Halkını Müdafaa Cemiyeti kurduklarını ilan etmişti. Bağımsızlık yolunda çakılan bu kıvılcım, her bir Azerbaycan Türkünün gönlünde ateşe dönüşmüştü. 16 Temmuz 1989 yılında ise Azerbaycan Halk Cephesi resmen kurulmuştu, Elçibey de başkan seçilmişti. Yaptığı ilk iş, 31 Aralık 1989 günü Aras Nehri boyunca Azerbaycan’ın kuzeyini ve güneyini ayıran, Bütöv Azerbaycan yolundaki ilk engel olan sınır direklerini sökmek olmuştu. Ne heyecanlı gündü… “Bize ilk addımda hemreylik gerek: Yurt uğrunda hemreylik, el uğrunda hemreylik, dil uğrunda hemreylik, din uğrunda hemreylik, Birleşmiş Azerbaycan Yurdları uğrunda hemreylik!”[3] diye seslenişi zalim Aras’ın bile buzunu eritmişti. İki yakada yaklaşık iki yüz yıldır birbirine hasret yaşayan Azerbaycan Türkleri, o soğuk suyun içinde sarılırken birbirlerini gönüllerindeki kor ile ısıtmıştı. Ey ulu Bey’im! Bu millet sana ne kadar çok şey borçlu…

1992 Haziran’ında Elçibey, yapılan seçimle cumhurbaşkanı olmuştu. Artık Azerbaycan’ın başında onu canından çok seven bir devlet adamı vardı. İlk iş, Azerbaycan’ın güvenliğini sağlamak ve toprak bütünlüğünü korumak için Azerbaycan Milli Ordusu’nu kurmuş ve hâlâ Azerbaycan topraklarında olan 90.000 kişilik Rus ordusunu ülkeden çıkarmıştı. Milletinin her derdine derman olmak için gece gündüz çalışan Bey, adeta tarihin tozlu sayfalarında ismini okuduğumuz Bilge Kağan’dı…

Bey’in Azerbaycan Türklerine milli mefkûreyi hatırlatan sesi meydanda bir kez daha kükrüyor, adam yaşadığı ana dönüyor: “Turan’ın yolu Bütöv Azerbaycan’dan keçir. Uğur olsun Turanlılar!”[4] Bey’in bu sözüyle ellisindeki adam, nedense Türkiye’yi, Türkiye’deki Türk milliyetçilerini, Başbuğ Alparslan Türkeş’i hatırlıyor.

Elçibey, Türkiye’yi ve Atatürk’ü ne kadar sevdiğini her fırsatta dile getirmişti. Devlet başkanı olduktan sonra yaptığı bir ziyaretinde TBMM’de şunları söylemişti: “Büyük Mustafa Kemal’in başçılığı altında kurulan bu cumhuriyet bugün yükselmekte, bugün Türk’ün sesini, kendi sesini, Anadolu’nun sesini, tarihin sesini dünyaya duyurmaktadır. Bu mutluluk içerisinde yaşıyoruz…”[5]

Elçibey, Türkiye’yi çok sevmişti ama aynı muhabbeti Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi makamlarından görmüş müydü? Ne yazık ki hayır… Kara Yanvar’da Rus ordusu Bakü’ye girip o korkunç katliama sebep olduğunda Türkiye’de birçok ilde Türk milliyetçileri ayağa kalkmıştı. Dönemin cumhurbaşkanı ise Azerbaycan Türklerinin Şii olduğunu bu yüzden İran’ın destek vermesi gerektiğini söyleme gafletinde bulunmuştu. Elçibey’in cumhurbaşkanlığının son dönemlerinde yaşanan başka bir hadise ve Türk devlet yetkililerinin tavrı ise, Türkiye’nin alnına kara bir leke olarak yazılmıştı. Kelbecer bölgesinin Ermeniler tarafından işgali esnasında yaşanan katliamdan kadın, çocuk ve yaşlıları kurtarmak maksadıyla kavim-kardaş bildiği Türkiye’den dört helikopter istemiş, beklediği yardımı ne yazık ki görememişti.

Adam, felaket dolu günleri hatırlayınca boğazına bir yumru oturuyor, bütün acıyı hafızasından silmek ister gibi başını sallıyor ve Türkiye’de birlikte yaptıkları mezarlık ziyaretini hatırlıyor.

Elçibey, kendisine yapılan darbeden sonra uzun bir vakti Keleki’de geçirmişti. Burada okumaya, yazmaya ve Türklük davasına hizmet etmenin yollarını aramaya devam etmişti. Buradaki istirahati bittikten sonraki Türkiye seyahatinde önce Mehmet Emin Resulzade’nin daha sonra Başbuğ Alparslan Türkeş’in mezarını ziyaret etmişti. Başbuğ’a büyük bir muhabbet duyduğunu şu cümleler ile dile getirmişti: “Büyük Türk dünyası zaman zaman yeni başbuğlar yetiştirecek. Ancak Başbuğ deyince hepsinden önce gönlümüzde daima yaşayan Alparslan Türkeş yâd edilecek, gelecek nesiller onu gurur ve iftiharla hatırlayacaktır.”

Adam, birden Azatlık Meydanı’ndaki toplantıdan uzaklaşıp bir hastane odasında görüyor kendini. Dava arkadaşları üzülmesin diye çektiği bütün acıyı bir yakıp bir söndürdüğü sigaraların dumanına hapseden Elçibey’i izliyor. Koca ömrünü Bütöv Azerbaycan yolunda isâr eden bu yüce insan, en büyük hasreti Tebriz’in şarkısını mırıldanırken gözünden akan yaşı gizlice silmeye çalışıyor: “Gollarım dolana boynuna bir gün/ Yine baş koyaram dizine Tebriz…”

Elçibey, o melûn hastalığa yakalandığını büyük bir teslimiyetle kabullenmişti. Kendini Türk hekimlerine emanet etse de tedavisi için ameliyatı kabul etmemişti. Nedenini soranlara verdiği cevap ise dinleyenlerin gönlünü dağlamıştı. Bey, bu hastalığa altmış iki yaşında yakalanmıştı ve Hz. Peygamber’den daha fazla yaşamak istemem diyerek O’na kavuşacağı günü beklemişti. Tam bir teslimiyet ve derin bir saygının ifadesi olan bu hareketi Hoca Ahmet Yesevi’den öğrenmiş gibiydi. Zaten o her yönüyle Türklüğün timsaliydi. Türklük demek adalet demekti, nezaket demekti, diğergamlık demekti, kanaat etmek demekti. Cumhurbaşkanı olduktan sonra bile ailesi, ağabeyinin evinde yaşıyordu. Bunu eleştirenlere ise “Getirip iki kişiyi sekiz yüz metrekarelik eve koyup, sonra da Hocalı ahalisine sabırlı olmalarını mı söyleyeyim?” cevabını vermişti.

Adamın duyduğu bütün sesler sustu; birden kendine geldi. Neler neler hatırlamıştı… Azatlık Meydanı’nda katıldığı o konuşmadan tut da Bey’in bütün hayatı bir bir gözünün önüne gelmişti. Acısıyla, tatlısıyla ve bütün yalnız kalmışlığıyla bir büyük dava adamının mücadelesine yeniden şahitlik etmişti. Elçibey’in son sözleri kulağında yankılanmaya başladı: “Bugün açık olarak hayatla vedalaştığımı görüyorum. Ancak birçok idealimin hayata geçtiğini göremedim. Öncelikle Rus’un eliyle Ermenilerin işgal ettiği Karabağ’ı azad etmek istiyordum. Bunu gerçekleştirmesem de artık Karabağ’ın mutlak azad edileceğini biliyorum. Azad olarak Tebriz’e gitmek, Tebriz’i azad görmek istiyordum. Bu düşünceme hayal diyecekler ancak değil. Yakın gelecekte insanlar, Tebriz’i azad görecekler ve o zaman anlayacaklar ki benim düşüncelerim çok yakında imiş. Bir halk, azadlık elde ediyorsa o halkın hayatla vedalaşmış insanlarının ruhu da orada iştirak ediyor. Azerbaycan halkı, bütünlükle azad olacak ve birleşecek. O zaman düzenlenecek etkinliklerde, bayramlarda Azerbaycan’ın azadlığı uğruna mücadele vermiş insanların ruhu da iştirak edecektir. Ruh ölmezdir. Milletini sevenin ruhu, her zaman milletiyle olacaktır.”[6]

Derken; Araz Elses’in o gür sesi yankılandı, Türkistan’dan Balkanlar’a, hangi coğrafyada yaşarsa yaşasın her Türk’ün derin hasretini anlatan o türküyü işitti. Bey de bu türküyü dinlemeyi çok severdi… Gözünden akan yaşa mâni olamadı. Türklük ahlakı ve şuurunun, inceliğin, nezaketin ete kemiğe bürünmüş hâli Elçibey’in mezarı başında toplanmış binlerce insan ile o da söylemeye başladı:

“Türkistan’dan esen yeller

Bey’im sana selam söyler

Olsun bütün bizim eller

Kurban Bey’im toprağına…”

Gözyaşları ile sulanan mezarın üzerinde bir Har-ı Bülbül açtığına şahit oldu bütün kalabalık. Türk’ün son Bey’inin Türklük dolu, sevgi dolu, cesaret dolu gönlünden köklenen bu çiçek, şimdilerde onun yolunda mücadele vermeye yemin eden bütün Türk milliyetçisi gençlerin de gönlünde filizleniyor.

Ve gençler hep bir ağızdan ona sesleniyor: Karabağ azad Bey’im ve Tebriz de bir gün azad olacak… Bütün zaferler sana armağan olsun…

[1] Elçibey, Ebülfez. Bütöv Azerbaycan Yolunda. Ecdad Yayınları. Ankara 1998. Sf 13

[2] Elçibey, Ebülfez. Bütöv Azerbaycan Yolunda. Ecdad Yayınları. Ankara 1998. Sf 11

[3] Elçibey, Ebülfez. Bütöv Azerbaycan Yolunda. Ecdad Yayınları. Ankara 1998. Sf 10

[4] Elçibey, Ebülfez. Bütöv Azerbaycan Yolunda. Ecdad Yayınları. Ankara 1998. Sf 11

[5] TBMM Tutanağı. 26/06/1992 B:89 O:1. Sf 177

[6] Halilova, Hanım. Ebülfez Elçibey İle Bağımsızlığa Giden Yol. Töre-Devlet. İstanbul 2013. Sf 403

Bu yazı ne kadar faydalıydı?

Puan vermek için bir yıldıza tıklayın!

Ortalama puan 4.3 / 5. Oy sayısı: 20

Henüz oy yok! Bu yazıyı ilk siz değerlendirin.

Bu yazıyı faydalı bulduysanız...

Bizi sosyal medyada takip edin!

Bu yazının sizin için faydalı olmamasından dolayı üzgünüz!

Tell us how we can improve this post?