
Türk sosyolojisinde ordu, yalnızca resmî bir kurum değil; aynı zamanda kültürel anlamda bir “ortak refleks” olarak tanımlanmıştır. Bu tanım, ordunun devletin kolluk kuvveti olmaktan öte, milletin bizatihi kendisiyle özdeşleştiği bir yapıyı işaret eder. Ordu-millet kavramı, askerî bir zorunluluk olmanın ötesine geçerek Türk milletinin sosyal hayatını düzenleyen temel bir unsur hâline gelmiştir. Bu kavramın modernleşme sürecindeki en önemli teorik dayanaklarından biri, 19. yüzyılın sonlarında Osmanlı ordusunun modernizasyon sürecinde görev yapan Von der Goltz tarafından atılmıştır. Goltz Paşa, “Millet-i Müselleha” (Silahlanmış Millet) kavramıyla topyekûn savaş koşullarında sivil ve askerî unsurların birlikte hareket etmesini açıklamıştır. Goltz, Das Volk in Waffen adlı eserinde modern savaşların artık sadece profesyonel ordular arasında değil, milletlerin tüm maddi ve manevi varlıklarıyla katıldıkları bir mücadele biçimine dönüştüğünü savunmuştur. Ancak bu kavram, Türk düşünürleri arasında yalnızca bir askerî doktrin olarak kalmamış; ortaya atılan görüşlerle birlikte kimlik inşasına katkı sunan bir anlayış hâline gelmiştir.
Ordu-millet anlayışının kökenleri, modern bir siyasî kavramdan ziyade Türkistan bozkırlarının coğrafî şartlarının doğurduğu tarihsel bir zorunluluğa dayanmaktadır. İbrahim Kafesoğlu’nun bozkır kültürü analizlerinde de işaret ettiği gibi, bu şartlar Türk milletinin konar-göçer bir hayat tarzı benimsemesine neden olmuş; bu durum toplulukları sürekli dış etkenlere karşı teyakkuz hâlinde tutmuştur. Bu yaşam biçimi sayesinde sivil ve asker arasındaki sınır büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Dönemin şartları göz önünde bulundurulduğunda askerliğin ayrı bir meslek olarak tanımlanması güçtür. Avrupa feodalizminde görülen “şövalye” ve “serf” (köylü) gibi sınıfsal ayrımların aksine Türk askeri, devletleşme sürecinde dahi diğer feodal yapılarda görülen ayrıcalıklı bir sınıfa dâhil olmamış; sivil irade ile olan bağını büyük ölçüde korumuştur. İslamiyet’in kabulüyle birlikte ise bu yapı, “Alp-Eren” anlayışıyla birleşerek manevî bir boyut kazanmıştır. Eski Türklerdeki “Alp” tipi, İslamî “Gazi” tipiyle birleşerek savaşı yalnızca toprak kazanımı değil, manevi bir mücadele olarak gören yeni bir insan tipolojisi yaratmıştır.
Tarihsel süreçte bu iç içe geçmişlik ekonomik sistemlerle de desteklenmiştir. Selçuklu Devleti’nde uygulanan ikta sistemi sayesinde askerlik, üretimden kopuk bir zümrenin faaliyeti olmaktan çıkmış; toprağı işleyen halkın asli görevlerinden biri hâline gelmiştir. Osmanlı döneminde ise bu gelenek, ikta sistemiyle benzerlik gösteren tımar sistemi aracılığıyla devam ettirilmiştir. Ancak on dokuzuncu yüzyılda modernleşme hareketleriyle birlikte zorunlu askerlik sistemine geçilmiş; böylece toplumun her kesiminden bireyler belirli sürelerle askerlik hizmetini yerine getirmeye başlamıştır. Bu kurumsal yapı, Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde yaşanan çözülmelerle birlikte pratik bir uygulama olmaktan çıkarak kavramsal bir nitelik kazanmıştır. Özellikle Balkan Savaşları’nda yaşanan yenilgiler, Türk aydınlarını ordu ve millî kimliğin yeniden inşası üzerine düşünmeye sevk etmiştir.
Bu entelektüel arayış sürecinde Türkçü düşüncenin kurucu isimlerinden Ziya Gökalp, ordu-millet kavramını sosyolojik bir zemine oturtmuştur. Gökalp’e göre ordu, yalnızca vatan savunması yapan silahlı bir güç değil; aynı zamanda dağınık halk kitlelerini “millet” hâline getiren bir eğitim kurumudur. Bu anlayışta kışlada yetişen birey, “millî mefkûre” ile donanarak toplumun bilinçli bir ferdi hâline gelir. Köyündeki yerel kimliğe sıkışmış birey, kışlada “Türk” kimliğiyle tanışır. Dolayısıyla ordu, millî kültürün korunduğu ve yeniden üretildiği en önemli merkezlerden biridir. Ancak Türkçü düşüncede ordu-millet inşası yalnızca kültürel bir eğitim faaliyeti değil; aynı zamanda kolektif bir varoluş refleksidir. Yusuf Akçura ise meseleyi daha pragmatik bir perspektiften, yani “Cidal-i Hayat” (Hayat Mücadelesi) ilkesi çerçevesinde ele almıştır. Akçura, ordu-millet anlayışını kültürel ve manevî çerçevenin ötesinde, siyasî bir mesele olarak değerlendirmiştir. Ona göre Türk milletinin varlığını sürdürebilmesi, uluslararası ilişkilerin sert rekabet ortamında güçlü ve örgütlü bir maddî kuvvete sahip olmasına bağlıdır. Bu bakış açısına göre ordu-millet anlayışı, yalnızca duygusal bir tercih değil; devletin ve milletin devamı için zorunlu bir kurumdur.
Akçura’nın siyasî temelli yaklaşımlarının ve Gökalp’in sosyolojik analizlerinin yanı sıra, ordu-millet kavramı Türk edebiyatında da önemli bir yer edinmiştir. Ömer Seyfettin, Mehmet Emin Yurdakul, Namık Kemal ve Nihal Atsız gibi yazarlar, bu düşüncenin teorik çerçevesini edebî eserler aracılığıyla geniş kitlelere taşımışlardır. Bu anlayış, özellikle şiir yoluyla güçlü bir biçimde ifade edilmiştir:
Ben bir Türk’üm, dinim cinsim uludur,
Sinem, özüm ateş ile doludur;
İnsan olan vatanının kuludur,
Türk evladı evde durmaz, giderim.
“Bütün Türkler bir ordu, katılmayan kaçaktır,
Töremizde askerlik her şeyden önce haktır!
Dilek yolunda ölmek Türklere olmaz tasa,
Türk’e boyun eğdirir yalnız türeyle yasa;
Yedi ordu birleşip karşımızda parlasa,
Onu kanla söndürür, parçalarız, yeneriz.
Dizelerde görüldüğü üzere Türk müellifleri, meselenin kurumsal boyutundan ziyade ordu-millet kavramını bir “töre” olarak ele almışlardır. Bu yaklaşım sayesinde kavram, siyasî ve askerî bir teori olmanın ötesine geçerek milletin kimliğine işleyen bir hayat tarzı hâline gelmiştir.
Teorik ve edebî altyapısı bu şekilde şekillenen ordu-millet şuuru, modern Türkiye’nin kuruluşunda büyük rol oynayan Millî Mücadele döneminde somut bir karşılık bulmuştur. Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde ilan edilen Tekâlif-i Milliye Emirleri ve Kuvâ-yı Milliye teşkilatlanması, bu anlayışın pratik düzeyde hayata geçirildiği en belirgin örneklerdir. Sivil ve askerî unsurların bir araya gelerek tek vücut hâlinde hareket etmesi, savaşın kazanılmasında belirleyici bir etken olmuştur. Sonuç olarak ordu-millet anlayışı, Türkçü düşünce içerisinde farklı disiplinlerden gelen aydınların katkılarıyla çok katmanlı bir yapı kazanmıştır. Ziya Gökalp ile sosyolojik bir temele, Yusuf Akçura ile siyasî bir gerçekliğe, şair ve yazarlar aracılığıyla ise manevî bir temele kavuşan bu düşünce, Türk milletini tanımlayan temel unsurlardan biri hâline gelmiştir. Ordu-millet anlayışı yalnızca teorik düzlemde kalmamış; Türk devletlerinin tarih boyunca katıldıkları savaşlarda pratik karşılıklar bulmuştur. Özellikle Millî Mücadele döneminde cephe gerisindeki sivil halkın orduyla bütünleşmesi, bu anlayışın tarihsel bir gerçeklik olduğunu ortaya koymuştur. Bu bağlamda ordu-millet düşüncesi, dönemsel bir askerî stratejiden ziyade Türk milletinin hem barış hem de savaş anlarında sivil ve askerî sınırları ortadan kaldırarak devreye soktuğu toplumsal bir beka refleksi olarak değerlendirilebilir.

