
“Yüksek dağlar fırtınalı olur!” Böyle der, tarihî tecrübenin sağlam bir mahsulü olan bir Türk atasözü. Bir yandan Türkler çok fırtınalı bir millet; diğer yandan Türkiye ise coğrafyası, tarihi mirası ve misyonu ile yüksek bir dağ, hem de çok yüksek; bu yüzden de fırtınalı, çok fırtınalı. Bu kadar fırtınalı ve muhataralı bir coğrafyada mukim, bu kadar ağır bir tarihi mîrası ve bu kadar ağır bir tarihi misyonu, istese de istemese, sevse de sevmese de hamil, sırtında taşımaya mahkûm olan bir ülkenin, daima son derece kavi ve gani, son derece müteyakkız, hep birinci dereceden kırmızı alarm durumunda bulunması gayr-i kaabil-i içtinab bir zarurettir. Hatta bir mecbûriyet ve hatta bir mahkûmiyet. Türkiye, bu sıfatlarla muttasıf olmaya mahkûmdur, başka türlüsü bir tasavvur olarak dahi imkansızdır, bu onun isteği, arzusu, iradesi ve tercihi haricindedir. Zira, bulunduğu yüksek dağ, başka türlüsünü kabul etmez, edemez, ede bilemez, aksi, izmihlaldir. Evet; bir tek kelime ile: İzmihlal
Kabul edilmelidir ki biz Türkler herhangi bir millet değiliz; tarihte çok iş yaptık, çok kişilerle çok kavgamız oldu, çok didiştik, çok dalaştık, çok boğuştuk. Her büyük millet gibi dostumuz az, düşmanımız çoktur. Bu sebepledir ki her büyük millet gibi, daima “büyük” olmaya mahkûmuz; hele bu coğrafyada, aksi izmihlâldir, bir tek kelime ile: İzmihlal!
Bir entelektüelin en başta gelen vazifesi, dürüstlüktür: o sebeple de “artık düşmanlık devri kapandı” kabilinden piyasa malı naylon entelektüel aforizmalarına kulak asmadan, açık ve seçik, dobra dobra konuşmak gerektir. Düşmanlıklar devri kapanmamıştır, hiçbir zaman da kapanmaz ve kapanmayacaktır. Tarihte asla kapanmayan, asla kapatılmayan, asla kapatılmayacak olan dosyalar vardır, bunlar büyük milletlerin büyük kavgalarının dosyalarıdır. Biz Türkler, bu dosyanın en büyüğünü, en hacimlisini, en kalını da bu coğrafyada açtık, Anadolu denen bu fırtınalı yüksek dağda.
Bu coğrafya yüksek bir dağ, çok yüksek ve çok fırtınalı. Unutanlara hatırlatalım: Antik dönemleri hiç hesaba katmadan, sadece son iki bin yılda, bu belalı coğrafya, nerdeyse sayısız denecek kadar mebzül miktarda küçük devletler ve devletçikler dışında tam dört adet cihan imparatorluğunun başını yemiştir: Roma (Büyük Roma), Doğu-Roma (Bizans), Selçuklu ve dahi Osmanlı; “Devlet-i Ebed Müddet Osmanlı”.
İmdi:
Ey Türk Milleti, ey bu ülkenin vatandaşları, ey Türkiye Cumhuriyeti’nin zimamdarları!
Siz, hangi dehşetli yanardağın volkan ağzının tam üstünde oturduğunuzun farkında mısınız? İlkokuldan başlayarak bütün tahsil hayatınız süresince mecburen okuduğunuz tarihi bu defa tekrar ve tekrar okuyunuz; birtakım hadiselerin anlamsız kronolojik yığını olarak değil, bir ibretler kitabı, bir ahlâk kitabı olduğunu kabul ederek ve anlayarak, anlamak isteyerek, ruhuna nüfuz ederek okuyunuz. Ta Platon’dan başlayarak tarih üzerine derinlikli düşünceler ileri süren mütebahhir filozofları olanca ciddiyetinizle ve kemâl-i dikkatle okuyunuz, bilhassa İbn-i Haldun’u. Hayır! Sadece okumak yetmez, İslâm dünyasının bu son büyük filozofunun dizinin dibine çöktünüz ve nasıl dehşet verici şeyler söylediğini can kulağı ile dinleyiniz. Dinleyiniz ve akıbetinizi görünüz. Dinleyiniz; Haldun, altı yüz öncesinin bu Berberi İslam düşünce devi, sizlere konuşuyor ve istikbalinizi söylüyor. Okuyunuz, dinleyiniz ve düşününüz: Alemlerin Rabbinin, omuzlarımızın üstünde taşıdığımız bu başı ve onun içindeki beyni ne için ihsan buyurduğunu, niçin Mukaddes Kitab’da sekiz yüz defadan ziyade “düşünmeyi, tefekkürü, tezekkürü, akletmeyi” emir ve tavsiye buyurduğunu tefekkür ve tezekkür ederek o başın ve o beynin, onları veren yerin ve göğün sahibinin hakkını veriniz; ibadet eder gibi okuyunuz, dinleyiniz ve düşününüz.
Tefekkür ve tezekkür ediniz ve sadece Osmanlı coğrafyasında bu gün müesses devlet adedinin kırkı bulduğunu aklınızın bir tarafına not düşerek, her birisi Türkiye Cumhuriyeti gibi düzinelerce devleti kaplayacak vasi arazilerinde, muhtelif ve muhtelit ırkları, halkları dilleri, dinleri yönetmiş; her birisi en az birkaç düzine Türkiye Cumhuriyeti’ne bedel olan; bakışları, duruşları, nefes alışları dahi dünyayı velveleye vermeye kifayet eden, hem derin bir saygı ve gıpta ve hem de korku ve husumet kaynağı olan bu cihan devletlerine kalmayan, onlara yar olmayan, onları yutan ve tarihe gömen tarihin, bu fırtınalı yüksek dağın, üstündekileri dibe çeken bir bataklık gibi olan bu coğrafyanın ebediyen ve de hele bu kafa ile, bu hal ve gidiş ile, size mi kalacağı, size mi yâr olacağı, o devlerin taşkın adaleli omuzlarını çökerten ağır yükün sizin sıska vücudunuzu ne hallere duçar edeceği sualine çok iyi bir cevap hazırlayınız. Cevabınızı şimdiden sıkıca temrin ediniz, zira Kıyamet günü amel olmaz ve dahi, Bela gelince ammeten gelir. Evet; düpedüz “bela”dan söz ediyorum: Yapılması lazım gelen yapılmazsa bela şart olur. Kant’ı bir kere daha hatırlayalım: “Yapılması lazım gelen yapılmazsa”, der Kant, “o zaman Tabiat -burada tabiat kelimesinin dar anlamına takılmayınız ve onu “Kavaanin-illahi diye okuyunuz- kendisi müdahale ederek icap edeni bizzat ifa eder; ancak, ekseriyetle, bunu yaparken hoşumuza gitmeyen metotlar kullanır.” İşte, Kant’ın sözünü ettiği işbu “hoşa gitmeyen metotlar” in tümüne birden “bela” tesmiye olunur.
Bela bir cemiyete gelince o cemiyeti bir “bütün” olarak kabul eder ve kırk günlük bebek ile doksanlık dede de dahil, kimsenin gözünün yaşına bakmaz, kimsenin feryadını duymaz, hiçbir figan ona kadar ulaşmaz, hepsini birden ayaklarının altına alır, hepsini birden çiğner.
Tarihin hiç kimseye özel bir imtiyaz tanımadığını, hiç kimseyi kayırmadığını anlayabilmek hususunda icap eden basiret, feraset ve mucibince amel edebilme ahlak ve cesaretini ne zaman göstereceksiniz ne zaman göstermeyi düşünmektesiniz? Daha doğrusu, böyle şeyleri düşünmeyi ne zaman düşünmektesiniz!
Ey bu ülkenin yöneticileri; size gelince: Bakınız, hep birden bir ara-gelseniz tozunu bile yakalayamayacağınız Sezar, gerçek Sezar, yâni Jullius Gallius Ceasar için Shakeaspeare Hamlet’te ne diyor; bakınız da ibret alınız:
Büyük Sezar öldü, çamura inkılap etti. O çamur bugün güney rüzgarlarına karşı bir duvarın deliğini kapatıyor. Vaktiyle cihanı titreten bir kahraman, bugün adi bir duvarı rüzgâra ve kara karşı koruyor.”

