
Herkes halkımızın cahil ve gaflet içinde olduğunu söylüyor. Evet, gafildir. Gerçekten öyle bir gaflet içindedir ki küçük bir çocuk gibi kendi hayrını ve şerrini dahi ayırt edemez. Hatta cehaletin ve körlüğün verdiği sarhoşluk ve sersemlikle çoğu zaman kendi eliyle kendini yaralar, canına kasteder de yine kendine faydası olmaz. Özellikle, halkın hukukunu korumak için en çok çaba gösterilmesi gereken bu zamanda, kendi kanını emen, kendi sefaletine sebep olan zalim yöneticilere, fitneci önderlere, hürriyet düşmanı ağalara yardım ederek zulmün ve istibdadın artmasına en çok yine kendileri sebep olurlar da bunun farkına varmazlar.
Bununla birlikte, halkımızın tamamen hamiyet, gayret ve millî namustan yoksun olduğunu da söyleyemem. Hayır, halkımız ilim ve hünerden yoksun olsa da fıtrî asaletini, kadim âdeti olan fakirperverlik, zayıfa merhamet ve taassup gibi haslet ve kuvvetlerini henüz kaybetmemiştir. Ancak uzun süreli bir uyku sebebiyle bu güzel kuvvetler uyuşmuş, sıkışmış ve paslanmıştır.
Bu geçici uyuşukluğu ve bu kirli pası gidermek, temizlemek ise o kadar da zor değildir. Bu, gerçek âlimlerimizin, hamiyet sahibi aydınlarımızın ve gayretli öğretmenlerimizin bir süre milletin derdiyle ilgilenip çalışmasına, emek vermesine bağlıdır. Evet, yeter ki halkın gözünün önünde beş-on fedakâr milletsever bulunsun; halka Allah rızası için rehberlik etsin, yol göstersin, gerisi daha kolay ve başarıyla sonuçlanacaktır.
Evet, her yerde böyle beş-on yüreği yanan, millet derdi çeken insanımız olsun; o zaman göreceğiz ki Türklük, o kadim fakirperverliğini ve fıtrî asaletini nasıl ortaya koyacak ve ne mucizeler gösterecektir. O vakit göreceğiz ki İslam’ın emrettiği hayır ve yardımlar nasıl yaygınlaşacaktır. Bu hususta hiçbir millet bizimle yarışamaz. Sanırım bu hakikat delile muhtaç değildir. Cezayir’de, Suriye’de, Mısır’da, Anadolu’da, İran’da, Türkistan’da ve Endülüs’te hayır ve yardımlarla meydana gelmiş büyük eserleri bir kenara bıraksak bile, otuz-kırk yıl öncesine kadar Gence’de, Şeki’de, Şamahı’da ve Batum’da inşa edilmiş, bugün harabeye dönmüş medreseler, camiler, vakıflar, köprüler ve su kanallarının tamamı iki-üç nesil önceki atalarımızın hayır ve iyiliklerinin birer sonucu değil midir?
İstila sonrasında ahlakımızın bozulmasına, güzel millî âdetlerimizi unutmuş olmamıza, millî maarifimizi ve kadim eğitimimizi terk etmemize – daha doğrusu terk etmeye mecbur kalıp yenilerden de habersiz kalarak ortada bir taklitçi gibi kalmamıza bakarak – atalarımıza hamiyetsizlik ve gayretsizlik gibi aşağılık sıfatlar isnat etmek son derece insafsızlık ve cehalettir.
Atalarımız, kendi zamanlarının gereklerine, ihtiyaçlarına, düşüncelerine ve imkânlarına göre çok büyük işler yapmış; pek çok vakıf, görkemli camiler, sayısız medrese ve zengin kütüphaneler bırakmışlardır. Hatta onların fakirperverliği, her köyde, hatta her evde fakir ve garipler için ayrı bir oda bulundurmaları, riyasız yaptıkları hayır ve yardımlar yalnızca bizde değil Avrupa’da bile dillere destan olmuştur. Bugünkü yirmi-elli binlik tüccarlarımızın yerinde – milyoncuları saymıyorum bile – atalarımızın en tamahkarı bulunsaydı, görürdün ki Şeki’de, Şamahı’da, İrevan’da, Gence’de, Ahılkelek’te (Bakü’yü saymıyorum bile) ne eserler ortaya çıkardı.
Peki bugün elimizde ne var? Bir Tağıyev’den başka hangi zenginimiz kendi imkânıyla bir okul, bir medrese veya bir kütüphane kurmuştur? Fakir halkın parası ve alın teriyle zenginleşen hangi beyimiz, hangi ağamız bir medreseye ya da okula iki dükkân veya beş arşın bez vakfetmiştir? Nereye bakarsan bak, Müslümanlar arasında fakirlik, cehalet, beceriksizlik ve esaret son dereceye ulaşmıştır. Her yanda zenginlerimiz ve beylerimiz, kendi keyif ve çıkarlarından başka hiçbir şeyi düşünmemektedir.
Karabağ ve Zengezur’daki açların feryatları göklere çıksa da yetim ve çıplak çocukların gözyaşları sel olsa da sahipsiz kalan annelerin ve kız kardeşlerin ırz ve namusları düşman saldırılarına uğrasa da kimsede ne millî bir hassasiyet ne de dinî bir gayret uyanmaktadır. Sanki İslam âlemi şiddetli bir soğuğa tutulmuş ve donmuştur. Sanki büyülenmiştir. Evet, öyle bir büyülenmiştir ki memleketimizin bir parçası koparılıp harap olurken, milletin varlığı zayıflarken bile bizde en ufak bir kıpırdanma, bir uyanış görülmemektedir. Sanki o kopan parçalar, o yıkılan yerler bizden değilmiş gibi…
Bütün bunlara rağmen yine söylüyorum: milletimizin fıtrî ve yaratılışından gelen fakirperverlik özelliği ve hayır yapma eğilimi henüz kaybolmamıştır. Sadece biraz uyuşmuş ve paslanmıştır. Yeter ki bu pas silinsin ve o saf cevheri, o insanperverlik özelliğini ortaya çıkaracak her şehirde halkın önünde beş-on hamiyet sahibi, fedakâr insan bulunsun. O zaman ne Şeki’nin ne Şamahı’nın ne İrevan’ın medreseleri harap kalır ne camilerin minareleri yıkılır ne de Zengezur’daki açların feryadı yürekleri parçalar.
Tekrar ediyorum: Yeter ki halkın başında onları teşvik edecek birkaç gerçek, fedakâr âlim; hamiyetli ve cesur aydın hayır sahibi, samimi dindar ve gerçekten Allah’ı tanıyan zenginler bulunsun. O zaman halkımız onları takip etmeye, söz dinlemeye ve iş yapmaya hazırdır.
Japon-Rus Savaşı sırasında bazı âlimlerimizin ve önderlerimizin telaşla bağış topladıklarını hiç unutmam. O zaman merhum “Şark-ı Rus” gazetesi idaresinde bulunuyordum. Gün geçmezdi ki idareye Rus yiğitlerinin ve Rus ordusunun övgüsünü içeren manzumeler gelmesin. Hafta geçmezdi ki ruhani reislerimiz ve sadık beylerimiz tarafından “Kızılhaç” yararına bağış listeleri gönderilmesin.
Bu tür kâğıtların çokluğundan ve yöneticilerimizin bunları yayımlamakta ısrar etmesinden öyle bunalmıştım ki yalan söylemeyeyim, çoğunu okumadan yırtıp çöpe atıyordum. Hele ruhaniler tarafından yazılan, Hristiyanlığı hak, putperestliği batıl gösteren ve bu vesileyle Japonya’nın yenileceğine dair fetvalar içeren o kadar çok yazı ve saçmalık geliyordu ki öfkemden başım ağrıyordu.
Fakat yüreğimi en çok yaralayan bunlar değildi. Asıl acı olan, iki-üç kuruşluk şahsî menfaat uğruna Kur’an ayetlerini eğip bükerek halkın yöneticilere köle gibi itaat etmesi gerektiğini ispat etmeye çalışan utanmaz din düşmanlarının yazılarıydı. Bu tür övgü ve fetvaları yazanlar bir yana, bağış listesi gönderenler arasında en çok müftüler, şeyhülislamlar, Şamahı, Şeki, Cevat ve Göyçay’ın sözde âlimleri bulunuyordu.
Asıl söylemek istediğim bu değildir. Bu küçük hatıramla şunu belirtmek isterim ki halk için çok da gerekli olmayan “Kızılhaç” sandığına, ruhanilerimizin ve sadık beylerimizin teşvikiyle bağış toplanabiliyorsa dinimizin, vicdanımızın ve varlığımızın emrettiği bir mesele için, Zengezur’daki açlar adına bağış toplamak zor mudur?
Nerededir o “Kızılhaç” sandığına bağış toplayarak sadakatlerini gazetelere yazdıranlar? Nerededir bugün o merhametli reisler, kadılar, o sadık ve cömert beyler? Acaba bugün Zengezur’daki açlar için bağış toplamak, o bir sürü yetim çocuğun kanlı gözyaşlarını dindirmek, binlerce çıplak ihtiyarı ve kadını bu kışın merhametsiz soğuğundan kurtarmak kadar sevaplı ve merhametli bir iş var mıdır?
“Cahil” ve “fanatik” dediğimiz fakir halktan “Kızılhaç” için bağış toplayanlar, acaba açlık ve susuzluktan kayaların dibinde can veren bu kadar din kardeşimizi birkaç lokma ekmekle ölümden kurtaramazlar mı?
Yine tekrar ediyorum: Halkımız âlimlere, nüfuzlu beylere ve makam sahiplerine o kadar bağlıdır ki onlar isterse yalnızca yaralılara mahsus olan “Kızılhaç” için değil kiliselerin kara haçları için bile türlü yollarla bağış toplayabilirler. Böyleyken Zengezur’dan göğe yükselen feryatları, Karabağ’ı kızıllığa boğan gözyaşlarını biraz merhametle dindiremezler mi?
Ey fakir halkın alın teriyle zengin olanlar! Ey bu millet sayesinde makam ve nüfuz sahibi olanlar! Ey bu millete önderlik etmek isteyenler! Ey yüreğinde az da olsa merhamet ve insaf bulunanlar!
Zaman bu zamandır, zaman insanlık ve Müslümanlık zamanıdır. Bu zaman, millet hizmetkârı ile sözde hizmetkârın ayırt edileceği; riyakâr ile samimi olanın, merhametli ile merhametsizin, dindar ile dinsizin, melek ile şeytanın belli olacağı zamandır. Böyle bir zamanda imkânı olduğu hâlde bağıştan kaçan, sözle sahte üzüntüler gösterenler milletin en büyük sahtekârı, en ahlaksızı ve en merhametsizidir. Herkes gücü yettiğince malıyla ve parasıyla yardım etmelidir.
Her nerede olursa olsun köylülerde genel olarak para azdır fakat herkesin ambarında az çok tahıl vardır. Müftüler, şeyhülislamlar ve vilayet kadıları her şehirde, her bölgede kazaların kadıları, yerel beyler ve din adamlarının başkanlığında komisyonlar kurarak köylülerden tahıl toplayabilirler.
İşe dikkatle ve samimiyetle sarılınırsa köylerde bir put (yaklaşık 16 kilo) tahıl veya en azından on kilo bağış etmeyecek bir ev bulunmaz. Köylerden toplanan tahılı taşımak için de nakliye gerekir, tahıl veremeyenler de bu tahılları araba ya da hayvanlarla taşıyarak yardıma katılırlar.
Ey kalbinde bir zerre merhamet olanlar! Ey insan dostu ve milletsever görünenler! Memleketimizin ve halkımızın bir kısmı açlıktan yok olmaktadır. Bu insanların böyle çaresizce ölmesi bizi daha büyük ve daha tehlikeli bir felakete sürüklemektedir. Eğer Zengezur’a ve Karabağ’a zamanında yardım edemezsek, o önemli yerleri kaybedersek, bilin ki hepimiz namussuzluk ve gayretsizlikle anılmaktan başka, bütün memleketlerimiz ve hayatımız ebedî tehlikelere sürüklenecektir.
Oysa bu kadar yetim çocuğun hayatını kurtarmak ve gelecekteki tehlikeyi önlemek o kadar zor değildir. Her birimiz bir günlük tütün parasından, iki saatlik keyiften, bir saatlik kazançtan vazgeçsek hem aç kardeşlerimizi felaketten kurtarır hem de kendimizi tehlikeden korumuş oluruz.
Kardeşler! Gerçek dindarlık ve samimi millet sevgisi, yetmiş yıl ibadet etmekten daha kıymetli olan bir saatlik hayır ve yardım etmenin zamanıdır. Geliniz, biz de atalarımızın gerçek torunları olduğumuzu gösterelim; Türklüğümüzü ve Müslümanlığımızı ispat edelim.
KAYNAKÇA
“İrşad” gazetesi, 1906, №282

