
Türk harsının hayatına yön verdiği bir Türk mütefekkiri, devlet adamı, siyasetçi, hukukçu, tarihçi, dilci ve milliyet nazariyatçısı Kazanlı Sadri Maksudi Arsal…
4 Ağustos 1878’de bugünkü Tataristan’nın Kazan şehrinde doğdu. Taşsu köyünün imamı olan babası Ali Maksudi oğlunun eğitimine büyük önem göstermiştir. İlk öğreniminde medresede Arapça öğrenmiş ve dini dersler almıştır. Sadri Maksudi, 1895 yılında Allamiye Medresesini bitirip ağabeyi ile İsmail Gaspıralı’nın Kırım-Bahçesaray’daki Zincirli Medresesine gitmiştir. Daha erken yaşlarında İsmail Gaspıralı’dan o kadar etkilenmiştir ki daha sonra “benim manevi babam İsmail Gaspıralı’dır“ demiştir. Bu dönemde İsmail Gaspıralı’nın yanında Ayaz İshaki ile tanışmış; İshaki ve Maksudi her ikisi de Kazan Tatar’ı olup benzer eğitim ortamlarında yetişmiş ve özellikle 20. yüzyılın başlarında Rusya’daki Türklerin oluşturduğu reformcu-aydın çevrelerde (Cedit Hareketi çevresi) önemli faaliyetlerde bulunmuşlardır. İsmail Gaspıralı’nın öncülük ettiği Cedit Hareketi, 19. yüzyıl sonlarında Rusya İmparatorluğu’ndaki Türk ve Müslüman topluluklar arasında ortaya çıkan köklü bir zihniyet dönüşümünün başlangıç noktasıdır. Gaspıralı, çıkardığı Tercüman gazetesi ve “usûl-i cedid” adı verilen yeni eğitim modeliyle yalnızca yerel bir reform başlatmamış, aynı zamanda Kırım’dan Kazan’a, Türkistan’dan Osmanlı coğrafyasına kadar uzanan geniş bir entelektüel ağ kurmuştur. İşte Sadri Maksudi Arsal ve Ayaz İshaki gibi isimlerin Gaspıralı ile ilişkisi bu ağ içinde, özellikle eğitim, yayıncılık ve siyasi bilinçlenme aracılığıyla gelişmiştir. Sadri Maksudi, Kazan Tatar çevresinde yetişmiş bir aydın olarak Gaspıralı’nın eğitim reformlarından doğrudan etkilenmiş; modern okullarda yetişerek Rusya’daki Türklerin siyasi haklarını savunan bir figüre dönüşmüştür. Özellikle Rusya’daki Duma faaliyetleri ve daha sonra Türkiye’deki akademik çalışmaları, Ceditçi düşüncenin “eğitimden siyasete geçiş” evresini temsil eder. Ayaz İshaki ise daha çok edebiyat yoluyla bu hareketin ruhunu taşımış; eserlerinde geri kalmışlığın nedenlerini sorgulamış, milli uyanışı teşvik etmiş ve sürgün hayatına rağmen Türk dünyasında bağımsızlık fikrini canlı tutmuştur. Her iki isim de Gaspıralı’nın açtığı yolda ilerlemiş, ancak biri daha çok hukuk ve siyasetle, diğeri ise edebiyat ve ideolojiyle katkı sunmuştur. Bu ilişkinin başlangıcı doğrudan kişisel bir hocalık ilişkisi kadar, Gaspıralı’nın oluşturduğu fikir atmosferine dayanır. Tercüman gazetesi ve Cedit okulları, dönemin genç aydınları için birer “entelektüel merkez” işlevi görmüş; Sadri Maksudi ve Ayaz İshaki gibi isimler bu çevrelerde yetişerek ortak bir dil, kimlik ve amaç geliştirmiştir. Bu durum, farklı coğrafyalarda yaşayan Türk toplulukları arasında ilk kez sistemli bir fikir birliği ve dayanışma zemini oluşturmuştur.
Sadri Maksudi’ye dönecek olursak: 1897’de Rus öğretmen okuluna gitmiş ve henüz 18 yaşında iken ilk eseri olan Maişet isimli romanını 1898’de kaleme almıştır. Bu eser, Kazan Türkçesinde yazılan ilk roman olarak nitelendirilmektedir. 1900’lü yılların başında Fransa’ya giderek Paris’te hukuk eğitimi almıştır. Bu dönemde Batı kaynaklarını ve eğitimini yakından incelemek için farklı kurumlarda tarih ve sosyoloji derslerine girmiştir. Burada edindiği birikim ileriki yıllarda Rusya’daki Türklerin siyasi ve hukuki haklarını savunmada ona önemli bir arka plan sağlayacaktır. Eğitimini tamamlamasının ardından Rusya’ya geri dönmüştür.
1905 sonrası siyasi gelişmelerde Rusya’da meşrutiyetin ilan edildiği yani Duma’nın açıldığı tarihlerdi. Kuruluşundan kısa bir sonra 1906’da meclis kapanmıştır. Sadri Maksudi de 1907’de siyasete girmiştir. Henüz otuzlu yaşlarına gelmemişken Rusya’da milletvekili seçilmiş, ikinci ve üçüncü Dumalarda Kazan Türklerini temsil etmiştir. 1917’de gerçekleşen Rus Devrimi’nden sonra yeni bir döneme girilmiş, İdil-Ural Devleti kurulmuştur. Sadri Maksudi’nin Cumhurbaşkanlığını yaptığı İdil-Ural Devleti, Rus Devrimi sonrasında Çarlık otoritesinin çökmesiyle ortaya çıkan siyasi boşlukta, bu bölgedeki Tatar Türklerinin kendi kaderini tayin etme arzusunun bir sonucu olarak 1917 sonu ve 1918 başında şekillenmiş ve Kazan merkezli bir milli devlet olarak ilan edilmiştir. Bu süreçte Sadri Maksudi Arsal, Rusya Türklerinin düzenlediği kongrelerde ve oluşturulan Milli Meclis içinde aktif rol alarak devletin hukuki ve siyasi temellerinin oluşturulmasına katkı sağlamış, anayasal bir düzen kurulmasını, eğitim ve idarede modernleşmeyi savunmuş ve Türk-Tatar kimliği etrafında birleşik bir siyasi yapı fikrini güçlendirmiştir. Ancak devletin kuruluş aşamasında bölgedeki farklı gruplar arasında tam bir birlik sağlanamaması, askeri gücün zayıf kalması ve dış destekten yoksun olunması ciddi sorunlar yaratmış; özellikle Bolşeviklerin yayılmacı politikaları ve Kızıl Ordu’nun ilerleyişi karşısında tutunamamış ve 1918 yılı içinde fiilen dağıtılmıştır. Böylece İdil-Ural Devleti kısa ömürlü olmasına rağmen, Sadri Maksudi’nin devlet başkanlığını yaptığı, anayasal, modern ve milli devlet anlayışıyla Türk dünyasında bağımsızlık ve siyasi örgütlenme fikrinin gelişmesine önemli bir örnek teşkil etmiştir.
Yaşanan menfi durumlar Sadri Maksudi’nin baskılardan ve tehditlerden dolayı yurt dışına çıkmasını zorunlu kılmıştır ancak bu gelişmeler onun için bir son değil yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur. Finlandiya, Almanya ve Paris’e gitmiş ve gazetelerde çevirmenlik-yazarlık faaliyetlerinde bulunmuştur. Paris’te Sorbonne Üniversitesi’nde akademik çalışmalar yaparken bir yandan da Slav Kavimleri Araştırma Enstitütüsü’nde Türk Kavimleri Tarihi derslerine girmiştir.
1920’li yıllarda ise rotasını genç Türkiye Cumhuriyeti’ne çevirmiş. Bu sırada Türkiye, kurtuluş mücadelesini tamamlamış, kurucu kadroların hedefi ise adım adım çağdaş bir hukuk devleti inşa etmek olmuştur. Bu süreçte Sadri Maksudi’nin bilgisi ve tecrübesi Ankara’nın dikkatini çekmiş 1925 yılında Maarif Vekili Hamdullah Suphi Tanrıöver’in daveti üzerine Türkiye’ye gelmiştir. Ankara’da önce Telif ve Tercüme Heyeti üyeliğine getirilmiş ardından Ankara Adliye Hukuk Mektebi’ne profesör olarak tayin edilmiştir. Bu dönemde Türk Ocakları Hars Heyeti içerisinde de yer almış, 27 Nisan 1930’da Türk Ocakları 6. Kurultayı’nda yaptığı konuşma ile Türk Tarih Kurumu’nun kuruluşuna ilham vermiştir. Afet İnan’ın desteği ile de bu kurumun kurulmasına karar verilmiştir. Çünkü onun görüşü şudur: “Tarih yazmak tarih yapmak kadar mühimdir!” Bir diğer önemli çalışması 1930 yılında yayımlanan Türk Dili İçin eseri dil alanındaki çalışmalar için bir öncü kitap olmuştur. Osmanlı döneminden kalan yazı dilinin gözden geçirilmesi ve yazı dilinin yabancı unsurlardan arındırılmış, kökü Türkçeye dayanan yeni bir edebi ve ilmi dilin inşa edilmesi gerektiğini savunmuştur.
Akademik araştırmalarına ve kitap çalışmalarına devam ederken bir yandan da 1930 ile 1938 yılları arasında siyasetin içinde bulunmuştur. Bu yıllarda Şebinkarahisar ve Giresun milletvekili olarak mecliste görev yapmıştır. 1939’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde tarih profesörlüğü yapmış, 1941’de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde hukuk tarihi ve hukuk felsefesi alanlarında dersler vermiştir. 1944 tarihinde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde hukuk tarihi ve felsefesi alanında Ordinaryüs Profesör unvanı almış ve bu unvan kendi alanında Türkiye’deki en yetkin isimler arasında olduğunun akademik ilanı olmuştur. Tarih 1950 yılını gösterdiğinde Demokrat Parti’den Ankara milletvekili seçilmiş ancak 1954’te siyasetten çekilerek tekrar bilim alanında mesai harcamaya başlamıştır. 1955 yılında neşrettiği Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları son eseri olmuş millet ve milliyetçilik kavramlarını çağdaş ve medeni toplumlar bağlamında irdeleyip modern milletlerin hangi tarihi ve içtimai temellerle yükseldiğine dair incelemeler yapmıştır. 20 Şubat 1957’de ise Türk dünyası bu isme veda etmiştir.[1]
Genel olarak biyografisini inceledikten sonra Sadri Maksudi’nin hayatını, yaşamını ve fikirlerini şekillendiren durumlara bakmakta fayda vardır:
Sadri Maksudi Arsal, Türk düşünce tarihinde hukukçu olmasının yanı sıra; hukuk, millet, devlet ilişkisini bütüncül bir çerçevede ele alan öncü bir mütefekkirdir. Onun fikrîdünyasında hukuk, merkezi bir disiplin ya da herkesin uyması zaruri normlar olmaktan öte Türk milletinin tarihi sürekliliğinin parçası; kimliğini güçlendiren ve koruyan aynı zamanda siyasi zeminde varlığını meşrulaştıran temel bir yapı taşıdır. Bu yönüyle Arsal, hukuku toplumdan bağımsız müstakil bir mefhum olarak değil de doğrudan toplumun hakikati ve milli bilincin bir yansıması olarak değerlendirmiştir. Çalışmalarını bu gerçeklikten yola çıkarak gerçekleştirmiş ve ilmin kanunlarına da uygun şekilde sonuçlar almıştır.
19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başı imparatorlukların çözülüp milli devletlerin ortaya çıktığı, kimlik arayışlarının yoğunlaştığı ve siyasi yapıların köklü dönüşümler geçirdiği bir dönemdir. Bu tarihi ortamda yetişen Sadri Maksudi hem Çarlık Rusyası’nın baskıcı politikalarını hem de Avrupa’daki modern hukuk, siyaset ve sosyal müesseselerinin değişimini deneyimlemiş bir münevver olarak iki farklı durumun kendi zihnindeki tezahürlerini, düşünce sistemi içerisinde yorumlayıp nihai bir çıkarımda bulunmuştur. Bu çıkarım, onun hukuk anlayışında açıkça görülür: Milletin tarihi ve kültürel özelliklerini göz ardı etmeyen bir milli hukukun varlığının zaruri olduğudur.
Arsal’ın Türk milliyetçiliğine bakışı da özgün bir nitelik taşır. Milliyetçiliğin sadece duygusal bir aidiyet, kültürel bir bağlılık yahut teorik bir zeminden ibaret olmadığının; aksine hukuki, siyasi, içtimai kurumlarla desteklenmedikçe kalıcılığı pratik olarak mümkün olmadığını vurgular. Onun düşüncesinde hukuk, milletin hem taşıyıcısı hem de güvencesi konumundadır ki millet olma bilinci de hukuki bir düzen içerisinde somutlaşır, süreklilik kazanır ve kurum odaklı bir nitelik kazanır. Öte yandan Sadri Maksudi Arsal’ın düşünceleri, özellikle Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinde doğrudan pratik olarak karşılık bulmuş ve yeni kurulan devletin hukuk sitemi inşa edilirken millî egemenlik, laiklik ve modernleşme gibi temel ilkelerin hukuki zemine oturtulması sürecinde Arsal’ın fikirleri önemli bir referans noktası oluşturmuştur. Böylelikle onun fikirleri bir hukukçunun mesleki faaliyetleri ile sınırlı kalmayıp bir devletin temellerinin sağlam bir zemine oturmasına öncülük etmektedir. En önemli eserlerinden bir olan Türk Tarihi ve Hukuk kitabından bir alıntıyı inceleyelim:
Bu sebeplerden dolayı Türkiye’deki Türklerin hukuki telakki ve müesseselerinin menşelerini anlamak için hem İslamiyet’ten önceki Türk hukukunu hem İslam hukukunun esaslarını bilmek gerektir.
Bu mülahazalardan çıkan netice şudur: Türkiye Türklerinin hukuk tarihi bir taraftan İslamiyet’ten önceki Orta Asya Türklerinin hukukile ilgilidir, diğer taraftan İslam hukuku ile alakalıdır.
Bu vaziyeti itibara alarak, biz Türk Hukuku Tarihini şu devirlere taksim ediyoruz:
1) Orta Asya devri, 2) İslamlaşma devri, 3) Selçuki devri, 4) Osmanlı devri.
Bizim araştıracağımız Türk Hukuku Tarihi, Türkiye’de yaşayan Türklerin seleflerinin geçirdiği hukuki teşkilat safhaları tarihidir. Bu, hukuk tarihi diğer Türk ülkelerindeki Türklerin hukuk tarihinden, Şarki ve Garbi Türkistan Türklerinin hukuk tarihinden yahut İdil havzası Türklerinin hukuk tarihinden farklıdır.
Türkiye Fakültelerinde okutulan Türk Hukuku Tarihi derslerinde Anadolu’da Konya Selçuki Devleti teessüs ettikten sonra Türkiye haricinde kurulmuş Türk devletlerindeki hukuki teşkilattan uzun uzadıya bahse lüzum yoktur. Ancak muayyen hukuki müesseselerin mahiyetini, tarihi menşeini izah ederken istitrat kabilinden olarak diğer Türk devletlerindeki müesseselere ve türlü Türk devletlerindeki müesseseler arasındaki benzerlik ve yakınlıklara işaret olunabilir.
Bu kitapta bahis mevzuu olan Türk Hukuku Tarihi bugün Türkiye’de yaşayan Türklerin seleflerinin geçirdiği tarihi devirlerde hâkim, olan hukuki esasların ve hukuki müesseselerin tarihidir.
Sadri Maksudi Arsal, Türk Hukuk Tarihi adlı eserinin girişinde Türk hukukunun mahiyetini açıklarken milliyetçilik ile hukuk arasındaki bağı tarihi bir zemin üzerinde temellendirir; Fransız ve İngiliz hukuklarının belirli bir coğrafyada gelişmiş olmasına karşılık, Türklerin “cihanşümul” bir karakter taşıdığını ve farklı kıtalarda kurdukları devletlerde kendi hukuk anlayışlarını yaşattıklarını vurgulayarak Türk hukukunun tek bir bölgeye indirgenemeyecek kadar geniş bir tarihi birikime dayandığını ortaya koyar. Bu çerçevede Arsal, Türkiye Türklerinin hukukunu anlayabilmek için hem İslamiyet öncesi Orta Asya Türklerinin hukuki telakkilerini hem de İslam hukukunun etkilerini birlikte değerlendirmek gerektiğini belirtir; böylece hukukun, milletin tarihi sürekliliğini sağlayan ve farklı dönemleri birbirine bağlayan temel unsur olduğunu savunur. Onun bu yaklaşımı, milliyetçiliği yalnızca kültürel bir aidiyet olarak değil, hukuki kurumlar ve tarihi tecrübe ile somutlaşan bir yapı olarak ele aldığını gösterir; dolayısıyla Türk milletinin oluşumu ve devamlılığı, Arsal’a göre ancak hukuk düzeni ve kurumsal yapıların sürekliliği üzerinden anlam kazanır.
Önemli mütefekkirimiz olan Sadri Maksudi’yi anlamak ve hayatımıza düşüncelerini tatbik etmek için yetiştiği tarihi ve siyasi bağlamı derinlemesine incelemek icap etmektedir. Zira onun hukuk ve Türk milliyetçiliği hakkındaki görüşleri teorik okumaların değil doğrudan tecrübe ettiği siyasi baskıların, kimlik mücadelelerinin ve tarihi süreçlerinin bir ürünüdür. 19. yüzyılın sonları özellikle Rusya İmparatorluğu sınırları içerisinde yaşayan Türk ve Müslüman topluluklar açısından yoğun bir baskı rejiminin uygulandığı zamana tekabül etmektedir. Çarlık yönetiminin merkezileştirme politikaları, farklı etnik ve dini gruplar üzerinde asimilasyon baskısını artırmış; bu durum özellikle eğitim, dil ve dini hayat alanlarında ciddi sınırlamalara yol açmıştır. Bu baskı ortamı bir yandan toplum dinamikleri içerisinde gerilimleri artırırken bir yandan da aydın kesim arasında da güçlü bir uyanışın zeminini hazırlamıştır. Diğer önemli bir olay 1905 Rus Devrimi’dir. Devrim sonrası ilan edilen özgürlük ortamı, Rusya’daki Müslüman Türk münevverlerinin siyasi ve kültürel faaliyetlerinin artmasına bir yerde imkân tanımıştır ve bu süreçte çeşitli kongreler düzenlenmiş, gazeteler çıkarılmış, millî bilinç güçlenmeye başlamıştır. Rusya’daki Türk aydınlarının teşkilatlanmalarının arkasındaki faaliyetler şunlardır: İsmail Gaspıralı öncülüğünde toplanan tüm Rusya Müslümanları Kongreleri ile birlik fikri güçlenmiş ve basın önemli rol oynamıştır. Gaspıralı’nın çıkardığı Tercüman gazetesi başta olmak üzere Vakit ve Şura gibi yayınlar aracılığı ile “dilde, fikirde, işte birlik” düşüncesi yayılmış; Yusuf Akçura Türkçülüğü teorik olarak geliştirirken, Ali Bey Hüseyinzade ve Ahmet Ağaoğlu modernleşme ve milliyetçilik fikirlerini savunmuş, Mehmet Emin Resulzade milli hareketlere gerek fikri gerek edebi katkı sağlamış, Sadi Maksudi Arsal ise Duma’da milletvekilliği yaparak Rusya Müslümanlarının haklarını savunmuş ve bu mücadelede önemli rol oynamıştır. Eğitim alanında ise usûl-i cedid okulları açılmış ve Türk dünyasında milliyetçilik düşünceleri hâkim fikir olma yolunda ilerlemiştir. Sadri Maksudi’nin bu dönemde siyasi hayata atılması ve Rusya’daki Türklerin ikbali için çalışmalarda bulunması ona erken yaşlarda önemli tecrübeler katmıştır.
Ancak bu özgürlük ortamı uzun sürmemiş Çarlık rejimi yeniden otoriter politikalar izlemeye başlamış ve Sadri Maksudi’nin zihninde hukuk, yalnızca düzen sağlayan bir araç olmaktan öte baskıya ve zulme karşı bir güvence; milletin varlığını ve hasletlerini muhafaza eden temel bir mekanizma olarak şekillenmeye başlamıştır.
1917 yılında gerçekleşen Bolşevik Devrimi ise bu süreci köklü bir şekilde değiştirmiştir. Devrim, Çarlık rejimini ortadan kaldırmış olsa da beraberinde yeni bir ideolojik ve siyasi düzen getirmiştir. Bu yeni düzende, millî kimlikler ve bağımsızlık talepleri çoğu zaman ikinci plana itilmiştir. Bu durum birçok milliyetçi aydın gibi Sadri Maksudi’nin de Rusya’dan ayrılmasına sebep olmuştur. Onun Türkiye’ye gelişi de bu tarihi kırılmanın bir sonucudur. Ancak bu geliş yalnızca coğrafi bir yer değiştirme değildir; aynı zamanda fikri ve zihni yeniden konumlanma sürecidir. Bu dönemdeki Osmanlı Devleti’nin de siyasi bir çözülme süreci yaşanmaktadır. İmparatorluk yapısının dağılması ve millet-devlet fikrinin güç kazanması, Türk mütefekkirleri arasında da yeni bir istikbal inşasını berberinde getirmiştir. Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, bu inşa sürecinin bir sonucu olarak ortaya çıkmış; modern, laik ve millî bir devlet yapısı inşa edilmeye başlanmıştır. Sadri Maksudi de tecrübe ve birikimlerini yeni kurulan devletin hizmetine sunmuştur.
Sadri Maksudi’nin hukuk düşüncesi lalettayin bir akademik çalışmadan ziyade; çok katmanlı entelektüel birikimin, farklı hukuk düşünce ve gelenekleri ile temasın ve hayatı boyunca bulunduğu mecraların tecrübesi ile harmanlanması ile şekillenmiş sistematik bir zihin inşasıdır. Aldığı eğitimlerin nasıl bir fikir mimarisine dönüştüğünü de analiz etmeyi gerektirir. Hukukla kurduğu ilk ciddi temas, Rusya’da çok uluslu ve karmaşık hukuk yapısı içerisinde başlamıştır. Çarlık otoritesinin merkeziyetçi ve baskıcı karakterini taşırken, diğer yandan farklı etnik ve dini grupların sınırlı da olsa hukuk önünde temsil imkânı bulabildiği bir çelişkiler alanıydı. Bu ikili yapı küçük yaşlarda Arsal’ın zihninde “hukuk nedir?“ sorusunu ilmi bir mesele olmaktan çıkararak, onu siyasi meşruiyet ve adalet kavramları ile düşünmeye teşvik etmiştir.
Bu arayışın en belirleyici aşamalarından biri, Avrupa’da aldığı akademik eğitim sürecidir. Özellikle Paris Üniversitesi’nde yürüttüğü hukuk öğrenimi, Sadri Maksudi’nin klasik normatif hukuk anlayışının ötesine taşımıştır. Aldığı eğitim hukukun pozitif kısmını kapsamakla birlikte hukuk felsefesi- sosyolojisi, kamu hukuku teorisi ve sosyolojik düşünce ile temas edilen geniş bir düşünce laboratuvarı niteliği taşımaktaydı. Bu noktada hukuku devletin belirlediği kanunlar, tüzükler yahut yönetmelikler bütünü değil de toplumun tarihsel dönemleri içerisinde şekillenen; harsla, iktisatla, eğitimle, içtimaiyatla, siyasetle iç içe geçmiş dinamik bir yapı olarak kavramaya başlamıştır. Bu da Sadri Maksudi’nin zihninde Batı hukuk düşüncesi ile Türk toplum gerçekliği arasında kurmaya çalıştığı dengeyi açıklamaktadır. Batı’dan aldığı hukuk ilkelerini hiçbir zaman körü körüne aktarma yaklaşımında bulunmamış bu ilkeleri Türk örfü ve gelenekleri ile uyumlu bir biçimde yeniden yorumlamayı amaçlamış, hukukun millî bir karakter taşımak zorunda olduğunu bildiğinden bu vurguyu güçlü özgün bir çizgiye oturtmuştur.
Sadri Maksudi’nin hukukun birey-devlet ilişkisini düzenleyen bir mekanizma olmasının yanı sıra millet bilincini inşa eden bir unsur olduğunu vurgulamıştır. Bu yaklaşımı onu klasik hukukçulardan ayırarak bir millete ortak bir aidiyet duygusu etrafında birleştiren ve bu aidiyeti bir kurum vaziyetine dönüştüren zemine oturtur. Bu bağlamda üç temel eksen üzerinden hukuku şekillendirir: Adalet, milliyet ve devlet. Adalet, hukukun ahlaki boyutunu temsil ederken; milliyet toplum ve kültür temelini oluşturur. Devlet ise kurum boyutunu, düzen ve cebir kısmını meydana getirmektedir. Bu üç unsurun dengeli olarak işlenmesi hakinde sağlıklı bir hukuk düzeni oluşacaktır. Türkiye’ye gelişi de bu hukuk düzeninin kurulması bakımından büyük önem taşımaktadır.
Sadri Maksudi’nin en büyük katkılarından biri İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi bünyesinde Türk Hukuk Tarihi Kürsüsü’nün kurulmasına öncülük etmesidir. 1930’ların başında Türk hukuk eğitimi büyük ölçüde Batı kaynaklarına dayanıyordu. Batı kaynaklı ders kitapları, Batı kaynaklı kanun incelemeleri… Türk hukuk sistemine dair akademik bir alan yoktu ve bu eksiklik büyük bir boşluk yaratıyordu. Bu boşluğu fikri bir temellendirmeye dayandırdıktan sonra akademik çevrede etkisini artırdı ve yeni bir alanın ihtiyacının zaruri olduğunu görünür hale getirdi. Cumhuriyet’in kurulacağı vakitlerde hukuku baştan aşağı yeniden inşa edildiği bir tarihi süreç yaşanmaktaydı. Bu dönemde Arsal Türk hukuk sisteminin modernleşme tartışmalarına katılmış, hukukun milli bir karakter taşıması gerektiğini savunmuş, Avrupa hukuk sistemlerinden yapılan iktibasların yerelleştirilmesini önemsemiştir. Bu süreçte onun düşüncesi artık olgunluk kazanmakla birlikte bir milletin kimliğini taşıyan en güçlü kurumlardan birinin hukuk olduğunu bizlere göstermiştir. Bu akademik ve öğretim olarak bir adım olmanın yanında hukuk bilincinin Türklerde ne şekilde vücut bulduğunu ve eski Türklerden itibaren Selçuklular Osmanlı gibi dönemlerde Türk’ün hukuka, adalete ve nizama bakışının tarihi kronoloji içerisinde nasıl gerçekleştiğini bizlere sunmuştur İstanbul Üniversitesi bünyesinde yeni bir kürsü kurma fikri gündeme geldi. Bu kürsünün yalnızca akademik ders veren bir kuruluş değil de hukuk alanında bir araştırma merkezi olması gerektiğini de savundu. Bundan mütevellit Türk hukuk tarihinin sistematik incelenmesi için akademik bir çerçeve oluşturulduktan sonra ayrı bir disiplin haline geldi. Osmanlı ve genel Türk hukuk mirası bilim yöntemleri ile incelenmeye başlandı. Hukukun sadece Batı’dan ithal edilen bir alan olmadığı tarihi köklere sahip olduğu ilmi çalışmalarla ortaya konmuştur.
Hukukçu kişiliğinin yanında dil, tarih, edebiyat alanında da birçok çalışması olmuştur. Türkiye’ye geldiğinde Ankara yılları çok hareketli ve verimli yıllardır. Dersleri ve kitapları ile hukuk bilimine katkılarının yanı sıra, Atatürk’ün dil ve tarih devrimlerinde yer almıştır. Sadri Maksudi, (Türk Dil Kurumu adını alacak) Türk Dilini Tetkik Cemiyeti’nin kuruluşunda olduğu gibi, (Türk Tarih Kurumu adını alacak) Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti’nin kuruluşunda mühim bir rol oynamıştır. Sık sık Atatürk’ün sofrasına davet edilen Sadri Maksudi’nin Türk Dili İçin (1930) kitabına Atatürk’ün yazdığı önsöz, Türk Tarih Kurumunun önündeki kitabede yer almaktadır. Soyadı Kanunu çıkınca Arsal soyadını alan Sadri Maksudi üç dönem milletvekilliği yapmıştır.[2]
Kitaplarında ise Türk milleti için önemli meselelere değinmiş ve bizlere büyük bir miras bırakmıştır. En mühim kitapları arasında ise Türk Tarihi ve Hukuk, Umumi Hukuk Tarihi, Hukuk Felsefesi ve Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları…
Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları kitabında vurguladığı önemli bir husus, milliyetçilik olgusunun biyolojik veya doğum vakası ile oluşan bir aidiyet biçimi değil, toplumsal ilişkiler ağı içerisinde inşa edilen sosyolojik bir bilinç formudur ve bu form millete ancak bir gaye kazandırılması ile mümkündür. “Kahraman yetiştirebilmek, milletler için çok kıymetli bir haslettir; bu, milletlerin yaşama, payidar olma kudretinin burhanı, bekalarının garantisi ve teminatıdır. Milletlerin hayat ve beka kabiliyeti, fertlerin milli kütleye bağlılığının, sadakatinin derecesine bağlıdır. Milli kütleye bağlılık duygusu ise, milletin hayat ve bekası gayesinin, ferdin nazarında daima bir kutsi gaye telakki olunmasıyla alakalıdır.”[3]
Sadri Maksudi Arsal’ın bu metindeki temel düşüncesi, milletin varlığının yalnızca fiziksel ya da siyasi güçle değil, bireylerin iç dünyasında taşıdığı anlamla sürdürülebileceğidir. Ona göre bir milletin kalıcı olabilmesi için, o milleti oluşturan bireylerin kendilerini o bütünün vazgeçilmez bir parçası olarak görmesi gerekir. Bu aidiyet duygusu basit bir vatandaşlık bağı değil; bilinçli, güçlü ve gerektiğinde fedakârlık doğurabilecek bir sadakat ilişkisidir. İşte bu noktada kutsal olan devreye girer: Eğer milletin varlığı bireyin gözünde sıradan bir değer değil de korunması gereken yüce bir amaç hâline gelirse, birey davranışlarını da bu doğrultuda şekillendirir. Arsal, bu düşünceyi hukukla ilişkilendirirken hukuku sadece yaptırım gücü olan kurallar bütünü olarak görmez. Ona göre hukuk düzeninin gerçek gücü, bireylerin o kuralları içselleştirmesinden gelir. Yani insanlar hukuka yalnızca cezadan korktukları için değil, o hukukun temsil ettiği milli varlığı ve ortak amacı benimsedikleri için uyarlar. Bu da hukuku dış bir zorlamadan çıkarıp iç bir bağlılık mekanizmasına dönüştürür. Böyle bir durumda hukuk, milletin bekasını sağlayan bir araç olmanın ötesine geçerek, o bekayı mümkün kılan bilinç ve değerler sisteminin taşıyıcısı hâline gelir. Dolayısıyla güçlü bir hukuk düzeni, ancak güçlü bir milli bilinç ve ortak bir MEFKÛRE ile var olabilir.
Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları Önsöz:
Milliyetçiliğin tarihte ve bugün milletlerin hayatında oynadığı rolün ehemmiyetine rağmen ne dilimizde ne de Avrupa dillerinde milliyet esasını münhasıran sosyolojik bakımdan tetkik ve izaha tahsis edilmiş eser yok gibidir. Mevcut eserler milliyetçilik esasını objektif bir görüşle tetkik eden eserler olmaktan ziyade, ya mütecaviz ırkçılığı terviç eden şovenist eserlerdir yahut milliyetin ve milliyet duygusunun milletler tarihindeki rol ve ehemmiyetini büsbütün inkâr eden milliyetsiz kozmopolitlik propagandası yapan eserlerdir.
Bu kitap aşağıdaki suallerde mündemiç, milliyet esası ile ilgili meseleler hakkındaki araştırmalar neticesinde elde ettiğimiz fikir ve kanaatlerin bir hulâsasıdır. Bizi bu yazıda alâkadar eden başlıca sualler şunlardır:
Millet ve Milliyet nedir?
Milliyetçilik nedir?
Irkçılık nedir?
Şovenizm nedir?
Kozmopolitlik nedir?
Milliyet duygusunun menşei, sosyolojik kaynağı nedir?
Milletler nasıl yaratılır? Nasıl pâyidar olur?
Milli ruh, Milli seciye nasıl teşekkül eder?
Milliyetçilikle beşeriyetçilik arasındaki münasebet nedir?
Biz bu kitapta, milliyet meselesini hukuk tarihi ve sosyoloji sahasında makbul, müsbet ilmî esaslardan asla inhiraf etmeksizin tamamı ile objektif bir görüşle tetkik etmeğe çalıştık. Beşeriyet ve milletlerin hayatında çok büyük ve müsbet sosyolojik rolü olan milliyet esası hakkındaki araştırma ve düşünmeler bizi müfrit şovenist milliyetçilikten ve mütecaviz ırkçılıktan uzaklaştırdığı gibi aynı zamanda bize milliyet esasının müsbet sosyolojik rolünü inkâr eden kozmopolitliğin de sosyolojik bakımdan yanlış ve çok zararlı bir fikir cereyan olduğu kanaatini telkin etti. Bu eserde bütün bu fikir ve kanaatlerimizi açık ve samimî bir lisanla ifade etmeyi tarihî ve vicdani bir vazife telâkki ettik.[4]
[1] İzler “Sadri Maksudi Arsal“ TRT AVAZ https://youtu.be/jhsdYUG4wB4?si=BRxyORlqqcBD4MEI
[2] Sadri Maksudi Arşiv Çalışması https://sadrimaksudi.org/hayat-hikayesi/
[3] Arsal, Sadri Maksudi. Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları.1955.
[4] A.E

