Bu dil – bizim ruhumuz, eşğimiz, canımızdır

Bu dil – birbirimizle ehdi-peymanımızdır.

Bu dil tanıtmış bize bu dünyada her şeyi.

Bu dil ecdadımızın bize goyup gettiği (1)

Türk târihinde Türk dili için birçok önemli hâdise, eser ve târih vardır. Bunların en bilindiği ise Karamanoğlu Mehmet Bey’in “Şimdengeru,  dîvanda, dergâhta, bârgâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden gayri dil kullanılmaya… Uymayanların boynu vurula…” fermanıdır. Karamanoğlu Mehmet Bey, Karamanoğulları Beyliği’nin ikinci beyi Kerimü’d-din Karaman’ın oğludur. Karamanoğlu Mehmet Bey bilim adamlarını etrafına toplamış bilgili bir devlet adamıydı. 13. yy ortalarında Selçuklularda edebî dil Farsça, devlet işlerinde Arapça ön plandayken tebaa Türkçe konuşmaktaydı. Birlik olmanın ilk koşulu olan dil birliği şuuruna Karamanoğlu Mehmet Bey sâhipti. Bu yüzden ilk iş olarak dil birliğini sağlamak istedi. 13 Mayıs 1277’de “Şimdengeru, dîvanda, dergâhta, bârgâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden gayri dil kullanılmaya… uymayanların boynu vurula…” fermanını verdi. 743 sene evvel Türkçe ilk kez bir hükümdar tarafından resmî dil îlân edildi.

Karamanoğulları’na kadar geçen sürede Göktürk Âbideleri, Kaşgarlı Mahmat’un Dîvânu Lugâti’t- Türk’ü, Ahmet Yesevi’nin hikmetleri, Yunus Emre’nin ilâhîleri gibi birçok eser Türkçenin mâhiyetini ve gücünü gösteriyordu fakat bu devlet adamının fermanı 13. yy için bir çığlıktı. Sonraki yüzyıllarda da Ali Şir Nevai, İsmail Gaspıralı, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp gibi birçok âbide şahsiyet Türkçenin mâhiyetini, dil birliğini, Türkçenin zenginliğini göstermeye çalıştılar.  13 Mayıs Dil Bayramı vesîlesiyle Türkçenin Türk milleti açısından daha farklı bir ifâdeyle dilin millet açısından önemini hatırlamaya çalışmalıyız. Şuurumuzu tazelemek için bu özel günler kutlanır, ilham kaynağı olsun ve ahde vefâ olsun diye büyükler anılır. Bu özel günlerin sayısı ne kadar fazlaysa o kadar şanslıyız demektir. Türk Dil Bayramı için de iki târih konuşulur. Bunlardan diğeri 26 Eylül 1932’de ilk kez Türk Dil Kurultayının açılış târihidir. 26 Eylül ve 13 Mayıs… Biz Türk milliyetçileri olarak târihimizi bir bütün olarak ele almaktayız, sevabı günahıyla bağrımıza basmaktayız. Bu nedenle bu târihlerden birini kabul etmemek gibi bir durumumuz söz konusu olamaz. Bizler her iki günde de dilimizin önemini ve geleceğini konuşsak ne kaybederiz?

Konuşulması ve tartışılması gereken hangi günün Türk Dil Bayramı olduğu değildir. Konuşulması gereken Türk dilinin Türk dünyası için önemi nedir? 743 yıl önce Karamanoğlu Mehmet Bey’de ve 88 yıl önce Atatürk’teki şuur günümüz yöneticilerinde, aydınlarında ve sanatçılarında ne kadar mevcuttur? Zihnimizde bunların cevaplarını aramalıyız.

Dil, hepimizin bildiği gibi bizi bütün canlılardan ayıran en önemli özelliktir. En sağlıklı iletişim dil ile kurulmaktadır. Dil şahıslar için önemlidir elbet ama milletler için hayâtî önem taşımaktadır. Basit bir misalle, konuşamayan bir insan hayatını bir şekilde devam ettirir fakat dilini kaybeden milletler yaşayamaz. Peki milletler için bu kadar önemli olan dil nedir? Bu konuda hatırı sayılır bilim adamı Muharrem Ergin: “Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabiî bir vâsıta, kendisine mahsus kanunları olan ve ancak bu kanunlar çerçevesinde gelişen canlı bir varlık, temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli antlaşmalar sistemi, seslerden örülmüş içtimâî bir müessesedir.” şeklinde tanımlar.(2) Türk dili ve edebiyatı fakültelerinde ezberlemeye çalıştığımız bu tanım aslında dil ile ilgili birçok şey söylemektedir.

Ne diyor? Kendine mahsus kanunları var. Ne demek? Şahıslar ya da kurumlar kanun koyamaz. Doğal bir vâsıta olduğu için kendi kanunlarını kendi belirler. Şahıslar ve kurumlar ancak bu kanunları tespit edebilir. Demek ki bir zamanlar rahmetli Hacıeminoğlu’nun “ uydurmacılar” dedikleri boşuna uğraşmışlar.

Canlı bir varlık… Tıpkı diğer canlı varlıklar gibi bir doğumu, gelişmesi ve (Allah korusun) ölmesi söz konusudur. Doğumu bilinmiyor yâni Türkçe özelinde baktığımızda, yazılı kaynaklardan ne kadar öncesinden beri var ancak tahmin yürütülebilir.  İlk yazılı kaynaklarımız Göktürk Âbideleri’nde dilin oldukça zengin, söz diziminin yerli yerinde olduğunu görüyoruz. Aslında dilin gelişmeye başladığı ortadadır. Sonraki yüzyıllarda Türkçe din değişikliğinin etkisi ile farklı dillerin etkinde kalsa da bu söz dizimini ve fiillerini her zaman korumuştur. Bu etkiler de sun’î yollarla değil oldukça tabiî yollarla olmuştur. Diller ölürse milletler de yok olurlar (Asuriler, Kıptiler gibi). Bunun farkında olan târihî şahıslar (Kaşgarlı Mahmut, Karamanoğlu Mehmet Bey, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, İsmail Gaspıralı, Atatürk, Necmettin Hacıeminoğlu, Oktay Sinanoğlu vs) Türkçe için tehlikeli zamanlarda gereken müdâhaleyi tereyağından kıl çeker gibi yapmışlardır. Allah onlara rahmet etsin. Demek ki dillerin ölmemesi için çabalamak gerekir. Dilleri yok etmek için de çabalamak gerekir. Bunun kızıl ve kara emperyalistler tarafından yapıldığını, yapılmaya çalışıldığını biliyoruz.

Gizli anlaşmalar sistemi diyor ki bu dilin en ilginç özelliğidir. Aynı dili konuşan insanlar aynı kavram ve nesneye nasıl olur da aynı adı verdi? Sanki milyonlarca Türk ile gizli bir anlaşma yapmışız gibi “Yer kabuğunun çıkıntılı, yüksek, eğimli yamaçlarıyla çevresine hâkim ve oldukça geniş bir alana yayılan bölümü.”ne ufak ses değişiklikleri ile “dağ” demekteyiz.(3) Buna bağlı bir başka ilginçlik ise “dağ”a niçin dağ dediğimizi bilmeyiz. Buna dil biliminde nedensizlik denir. Dil böyle mûcizevî bir varlıktır.

Tanımdaki en can alıcı yer ise sondaki “içtimâî bir müessese” kısmıdır. Yâni dil, sosyal bir müessesedir. İnsanların birbirleri ile anlaşmalarını sağlayıp onları millet yapan en önemli husustur. Millet yapmakla kalmayıp milletlerin devamlılığını sağlayan yine odur. Nesillerin birbirlerine borçları vardır. Geçmiş nesillere borcumuz var; onların yaptıklarını bilmek, iyi yönlerinden ilham almak, hatalarından ders çıkarmak ve hayırla yâd etmek gibi… Peki onların yaptıklarını ne ile öğreneceğiz? Dil ile. Öyleyse geçmiş nesillere borcumuzu ödeyebilmek için, onların dünyalarına girebilmek için konuştukları, yazdıkları dili anlamak zorundayız. Gelecek nesillere de borcumuz var. Onlara târihimizi, kültürümüzü ve günümüzü doğru bir şekilde aktarmalıyız. Bu aktarım dil sağlam olmazsa ne yazık ki sağlıksız bir aktarım olacaktır. Kültürümüz ve târihimiz iyi aktarılamazsa, hâlihazırda da birbirimizle anlaşamazsak bizi bir arada tutacak bir şey kalmaz. Bunu çok çok iyi bilen kara ve kızıl emperyalistler sömürmek istedikleri milletlerin ilk önce dilleri ve alfabeleri ile oynamışlardır. Sevgili büyüğümüz Bayram Abi, ‘‘insan kavramlarla düşünür’’ der. Milletlere ve milliyetçilere düşman ideolojiler, bizler için mânevî ve değerli olan kavramların içini boşaltmışlar yâhut kavramlarımızı azaltmışlardır. Bunlara bilerek hizmet eden hâinler ile bilmeyerek hizmet eden gafiller de maalesef kendi içimizden de çıkmıştır.  Bunlar “Öz Türkçecilik” adı altında dilimizi törpülemiş, Nurullah Ataç gibiler ise Fransızcanın etkisi ile devrik cümle modası oluşturmuştur.  Okul kitaplarında da bu uydurmaca dilin kullanılmasıyla bazı uydurukça kelimelere bağışıklık kazanmış durumdayız. Türkiye’de bunlar varken SSCB Orta Asya’da Türk lehçelerindeki ayrıklıkları sivreltmiş, her Türk lehçesi için farklı alfabe oluşturmuştur. Türkçe bunca bâdireye rağmen hâlâ güçlüdür. Hâlâ Çin Seddi’nden Tuna’ya kadar Türkçe konuşulmaktadır. Dünyada en fazla konuşulan beşinci dildir ve 220 milyondan fazla kişi Türkçe konuşmaktadır.(4)

 

Dilimiz bunca yıllık târihten, onunla üretilen eserlerden aldığı güçle bu zamana kadar kendini koruyabilmiştir. Bununla birlikte tahrîbatlara da mâruz kalmıştır. Bizler bu tahrîbatların açtığı yaraları sarmazsak dilimiz nereye kadar kendini koruyabilir, bilemeyiz. Dilimizi korumakla ilgili olarak birçok mütefekkirimiz fikirler öne sürmüş, bu konu ile ilgili kitaplar yazmıştır. Hüseyin Nihal Atsız bunlardan bir tanesidir. O, devletimizin adındaki “Türkiye” kelimesinin yabancı kaynaklardan geldiğini söyler ve “Türkeli” şeklinde olmasını teklif eder. “El” kelimesinin hem vilâyet hem de memleket mânâsına geldiğini ifâde eder.(5) Ona göre bütün devlet müesseselerinin adı, unvanlar yeniden düzenlenmelidir. İlmî ıstılâhlar (terim) Türkçeleştirilmelidir. Terimlerin Türkçe olması konusu önem arz etmektedir. Bununla ilgili olarak Oktay Sinanoğlu’nun emekleri oldukça fazladır. Kendisi Fiziksel Kimya Terimleri Sözlüğü’nü yazmıştır. Bununla birlikte eğitim dilinin İngilizce olmasına şiddetle karşı çıkmıştır.

Eğitim dilinin ülkenin resmî dili olmaması durumu işgal altındaki devletlerde görülürken, Türkiye Cumhuriyeti’nde yabancı dilde eğitim yapan birçok üniversitenin bulunması oldukça düşündürücüdür. Bu hem istiklâlimiz açısından hem de Türk gençlerinin Türkçe kavramlarla düşünememesi açısından oldukça üzücüdür. Türkçe ilim dili olabilecek kadar sistemli ve zengin bir dildir. Türkçeyi yetersiz görüp başka bir dilde eğitim yapmak dilimize yapılan bir başka kötülüktür. Bunun da önüne geçilmesi için çabalamak bizlerin vazîfelerinden olacaktır. Bu durum uzun vâdede düzeltilebilecek bir sorundur.

Yine Atsız’ın dikkat çektiği ve aslında günlük hayatta dilimizi kullanırken hassas davranmamız gereken bir husus da Türkçe harflerle maddelendirme yapmaktır. Şöyle ki Türkçe alfabede sıra a, b, c, ç şeklindedir fakat sınavlarda bile şıklar a, b, c, d, e şeklinde sıralanmaktadır. Doğrusu a, b, c, ç, d şeklinde olmalıdır. Okullarda buna dikkat etmek dilimize sâhip çıkma açısından bir hamle olabilir.

Türkçeyi doğru ve güzel kullanmak adına Türkçüler büyük çaba göstermişlerdir. Onların kitaplarını okurken bile Türkçeyi ne kadar büyük bir titizlikle kullandıklarını, birbirlerinin fikirlerine uygun hareket ettiklerini görürüz. Necmettin Hacıeminoğlu’nda da Peyami Safa’da da kral kelimesi “kıral”, tren kelimesi “tiren” şeklinde yazılır. Buradan da anlayacağımız üzere yabancı kelimelerin Türkçe telaffuzları ile yazılmasında hemfikirdirler.

Her birinin bu konudaki fikirlerini burada anmayı isterdik fakat bu mümkün değil. Konunun ciddiyetini merak edenler için birkaç kitap ismi anabiliriz: Türkçenin Sırları (Nihat Sami Banarlı); Türkçenin Karanlık Günleri (Necmettin Hacıeminoğlu); Bye Bye Türkçe, Türkçe Giderse Türkiye Gider, Türkçe Eğitimin Önemi (Oktay Sinanoğlu).

Onlar kendi zamanlarında dilin korunması için bir şeyler söylemişler, fikirler öne sürmüşlerdir. Bazı fikirleri uygulanmış sorunlar çözülmüş, bazıları günümüzde de devam etmektedir. Bu sorunların yanında çağımızda başka sorunlar da dilimize musallat olmuştur. İlk akla gelen sanal yolla haberleşmede yapılan sesli harfleri kullanmama alışkanlığıdır. “Slm, nbr, Aeo, tmm” gibi kişiler tarafından şuursuzca yapılan kısaltmalar dilimizi çirkinleştirmektedir. Yine aynı mecrâlarda İngilizce kelime kullanmak sanki bir akım hâline gelmiştir: “Ok, bye, full…” Türkçede “Allahısmarladık, hoşça kal, sağlıcakla kal, Allah’a emânet ol” gibi nice güzel vedâlaşma kalıpları varken “bye bye” tercih etmek dili kısırlaştırmaktan başka bir şey değildir. Aynı cümle içerisinde hem İngilizce hem Türkçe kelime kullanıp (full dolu, relax ol, cool takıl vs) iki dili de katletmek bunların üzerine tuz biber olmaktadır.

Geçmişten günümüze süregelen bir sorun ise maddî kaygılarla marka isimlerinin, dükkân isimlerinin yarı İngilizce yarı Türkçe kullanılması ya da tamamen başka dilde isimlerin tercih edilmesidir (cafehane, demircan elektronic centrum, mymoon vs). Bu gibi durumlara daha çok turizm şehirlerinde rastlarken, ülkemizde yabancı uyruklu vatandaşların artmasıyla en küçük yerleşim yerlerinde bile İngilizce ile birlikte Arapçanın da kullanıldığını görmekteyiz. Artık dükkânların önünde üç dilde afişler, tabelalar var. Merkez ya da yerel yöneticiler bu çirkin duruma müdâhale etmemektedir. Türk Dil Kurumu da bu duruma sessiz kalmayı sürdürmektedir.

Bir başka sorun ise basında ve medyada Türkçenin kullanıma kötü misal teşkil edecek durumlarla karşılaşmamızdır. Haber bültenlerinde sunucuların yaptığı hatalar, gazete manşetleri Türkçeyi her geçen gün yaralamaktadır. Türkçenin kullanımında ön ayak olması gereken kurumlar aksine köstek olmaktadırlar. Türk Dil Kurumu her yıl yazım ve imlâ kılavuzunda değişiklikler yaparak kafalarımız allak bullak etmektedir.

Bizler Türk dünyası ile birlik kurmak istemekteyiz, bu da dil birliği ile olur. Gaspıralı’nın sözü kulaklarımızda: “Dilde, fikirde, işte birlik”. Her şeyin bir olması için dil birliği ilk şart fakat biz dil birliği için vakit harcayacağımız yerde Türkçenin güzel ve doğru kullanımı, korunması için uğraşmak zorunda kalıyoruz. İstanbul Türkçesi, Türkçenin en güzel, en naif hâli. Biz bunu bütün Türk dünyasında aktif hâle getirmek için uğraşmalıydık. Oysa elimizdeki hazîneyi koruma derdine bile düşmüyoruz.

Dil konusu bir deryâ deniz misali… Ne desek ne yazsak az gelecektir. 13 Mayıs vesîlesiyle dilimizle ilgili önemli, ayrıntılı birçok mesele üzerinde kısa kısa durmaya çalıştık. Ne der atalarımız sürç-i lisan ettiysek affola… (Bu Arapça ve Farsça tamlamaların yazımı ile ilgili durumda da Tdk’nin bir istikrar sağlayamadığı aklıma geliverdi. Hasbunallâhu ve ni’mel vekîl)

KAYNAKÇA

(1) https://www.liseedebiyat.com/rler/696-b-ile-baslayanlar/bahtiyar-vahabzade-siirleri/13505-ana-dili-bvahabzade.html

(2) https://www.cokbilgi.com/yazi/dil-nedir-tanimi-anlami-ve-aciklamasi/

(3) https://sozluk.gov.tr/

(4) https://www.ensonhaber.com/galeri/dunyada-en-cok-konusulan-diller#2

(5) Atsız, H.N. , Tarih, Kültür ve Kahramanlar, Ötüken, İstanbul, s.119