Sarı yaprakların ıslak yere teker teker döküldüğü bir vakitte, ardı sıra dizilmiş dokuz karanfil ağacının yanından geçerken, mahalledeki sokaklar bomboş, yollar suskundu. Evler arasında sadece bir evin ışığı yanıyordu, diğer evlerin odalarında ise karanlık hâkimdi. Saat on iki olmuştu. On iki, yağmurlu bir sonbahar gecesi misâfirliğe gitmek için oldukça geç bir vakitti. Buraya gelirken her zamanki gibi kararsız kalmış, fakat içinde gittikçe kabaran merak hissine engel olamayarak kendini yine de aynı kapıda bulmuştu. Çoğu gece buraya önce çekinerek gelir, sonrasında ise çekinikliğinden eser kalmamış bir şekilde ayrılırdı. Şimdi bu karamsarlık, tüm bedenini bir titremeyle yine esir aldı. Bu keşmekeşten sıyrılmak adına, titreyen elleri ansızın bastı zile. Bu ceylan ürkekliğini andıran dokunuştan kısa bir süre sonra tok bir ses:

—“Kimsiniz?” dedi. Çakır, bu tok sesin sâhibini telâşlandırmamak için hemen cevap verdi:

—“Benim efendim, Çakır. Şeyy… Gecenin bu saatinde rahatsızlık veriyorum fakat sizinle bir mesele hakkında konuşmak için gelmiştim.” dedi.

Merakının geçtiği, şiddetinden anlaşılan sesten yanıt geldi:

—“Haa.. Çakır sen miydin yavrum? Hoş geldin” dedi. Daha önce sürgülemiş olduğu kilitleri yavaşça açtı. Kapı sonuna kadar aralanmıştı. Çakır bu nâzik dâvet üzerine eve girdi. Ev sâhibi sıcak bir tebessüm ile karşıladı misafirini. O da samîmî gözlerle aynı şekilde cevap verdi. Vestiyere ceketini astı. Her zaman mutfakta otururlardı. Ev sâhibi önde, misafir arkada mutfaktaki masaya yavaş hareketlerle oturdular. Ev sâhibi:

—“Ne içersin? Çay? Kahve? Dur ben tahmin edeyim, söyleme. Tabiî ki çay… Değil mi?”

İkisinin de yüzlerinde sıcak bir gülüş beliriverdi yine. Sonrasında Çakır, başını sallayarak evet yanıtını verdi. Tek kelime etmeden kurulan bu anlaşma, onu düşüncelere daldırmıştı. Şimdi neden bu evde, bu adamla berâber olduğunu daha iyi anlıyordu.

Öyle ki buraya hiç sıkılmadan gelişini, bu samîmî anlaşmaya bağlıyordu. Çünkü insanın anlaşabilmesi için bazen sözlere gerek yoktu. Bâzen insan, hiçbir söz söylemeden anlaşılmak istiyordu. Peki insanı, bir başka insana yakın kılan şey neydi? Hangi his, hangi düşünce bunu sağlayabilirdi öylece? İşte böyle bir yakınlık; dillerin sustuğu, gözlerin ve gönüllerin birbirleriyle konuştuğu samîmî bir muhabbette gizliydi. Kaynağını, insana olan sevgiden alan yüreklerin, birbirilerini karşılıklı anlamaları netîcesinde doğan bir sonuçtu! İnsanın bu zamanda en çok da buna ihtiyacı vardı belli ki. Bu düşüncelere dalmışken, nerede olduğunu unutmuştu. Ev sâhibinin ânîden gelen sesiyle irkildi:

—“Eee Çakır Bey oğlum… Buraya susmak için mi geldiniz? Konuşacağınız mesele de neymiş? Deyiverin hele?”

Kısa bir duraksamanın ardından Çakır konuşmaya başladı:

—“Ah efendim ah! Memleketin üzerinde kara kara bulutlar dolaşır durur. Kaç gecedir kâbuslar içinde uyanır oldum. Üstelik birkaç gün önce başımdan geçen bir hâdise de beni derinden etkiledi.” dedi. Bunları söylerken ise içindeki hüzün zirveye çıkmıştı. Yaşlı adam cevap verdi:

—“Evet! Haklısınız Çakır oğlum. Uykularınızın kaçması da tabiîdir. Öyle ki memleketin ahvali günden güne kötüleşmektedir. Sizi derinden etkileyen bu hâdise nedir? Anlatın bakalım.”

O sırada yaşlı adam, az önce ocağa koymuş olduğu çayı bardaklara usulca koyarak misafirine ikram etti. Çakır bu yorgun görünüşlü ihtiyarın yerine oturmasını sabırla bekledi. İhtiyar, yerine oturunca tekrar söze başladı ve olayı anlatmaya koyuldu:

—“Efendim, biliyorsunuz ki ben tahsilimi sürdürmekteyim. Haliyle de neredeyse her gün okula gidiyorum. Neyse, iki gün önce yine okulun kantininde oturuyordum. Ömer isminde sınıftan bir arkadaşım var. Hatta daha önce bahsetmiştim size. Bahsetmediysem hâfızamı lütfen mâzur görün. Ömer uzun boylu, kavruk tenli ve ciddiyetiyle meşhur bir arkadaştır. Çok nâdir sinirlenir, sinirlendiği zamanlarda ise gözü hiçbir şeyi görmez. Yine bir şeye kızmış olacak ki gözlerinden ateşler fışkırıyorken oturdu yanıma. Bir sigara yaktı. Ben ilk önce onun konuşmasını bekledim lâkin o, konuşmamakta ısrarcı görünüyordu. Daha fazla dayanamayarak konuşmayı ben başlattım: ‘Ömer kardeş, nicedir bu halin? Hayırdır inşallah? Bir sıkıntın mı var? Yanıma geldiğinden beri sesin çıkmaz. Ne diye düşünür durursun? Anlat hele.’ dedim. Bunun üzerine: ‘Sorma gardaşım sorma. Bugüne kadar hep sustum ama artık susmayacağım. Tahammülüm kalmadı anlayacağın. Bilirsin sınıfta pek konuşmam ayrıca gereksiz lakırdıdan da hoşlanmam. Öyle ki hoca ders anlatıyordu…’ demişti ki, gözleri yeniden ateşlere bürünmüştü. Sözünü tamamlayamadı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum ki bir şey fark ettim. Daha sonra olayın kahramanı olduğunu öğrendiğim Metin, kantinden içeriye girmişti. Metin’i gören Ömer, sinirden ellerini yumruk yapmıştı. Kendine mukayyet olmakta zorluk çektiği ise her halinden belliydi. Ben ise şaşkınlık içinde hâlâ olup biteni anlamaya çalışıyordum. İkisi birbirleriyle uzun zamandır konuşmuyorlardı. Belli ki aralarında bir husûmet oluşmuştu. Ömer birden ayağa kalktı ve Metin’e bağırmaya başladı: ‘Siz hâinsiniz! Sen ve senin gibiler yüzünden bu haldeyiz. Siz bu memleketin geleceğine dinamitler atıyorsunuz. Memleket sâyenizde gelişecekmiş, hadi bre ordan! Memleketi ancak biz kurtarabiliriz! Sizin bu konuda söz söylemeye hakkınız bile yok!’

Metin’den ise cevap gecikmedi: ‘Asıl hâin olan sizsiniz! Öyle yüksekten, memleket adına konuşup, yıllardır nutuk çekersiniz. Ne için? Kendinizden başkasını düşünmediğiniz için elbet. Siz ancak sizin gibi düşünenleri kandırırsınız efsunlu sözlerinizle. Düşün artık memleketin yakasından!’

Kavganın daha fazla büyümemesi için hemen araya girdim. Ömer’in kolundan hızlıca çekerek dışarıya çıkarttım. Ömer ilk önce gitmemekte diretsede uzatmadan bana uydu. Yavaş adımlarla, gül fidanlarının arasında ilerlerken ikimizde susmayı tercih ettik. Ömer’in yüzündeki kızarıklık tam geçmek üzereydi ki konuşmaya başladı: ‘Çakır kardeşim dinle, dinle de duy şu hâinin dediklerini. Kendi yaptıklarını görmeden bir de bize dil uzatırlar. Peki neden? Bir özgürlük türküsü tutturmuşlar gidiyor. Özgürlüğü memleketin her köşesinde istedikleri gibi at koşturmakta sanıyorlar. Yok efendim, öyle bir dünya yok. Buna izin vermeyiz evelallah. Onlar bize durmadan saldırırken bizde öylece izleyecek değiliz ya.’ dedi ve sustu.

Tüm bunları söylerken, gözlerindeki nefreti görebiliyordum. Metin, onun için sanki bir düşmandı. Memleketteki tüm sorunların müsebbibi oydu. Ben ise meselenin tam olarak ne olduğunu anlamak için sorular sormaya devam ettim: ‘Nedir kardeşim sizin bu haliniz? Neyi paylaşamazsınız bilmem. Eski günlerin hatırı nerede? Sözleriniz ancak ayrılığa sebebiyet veriyor. Birbirinize karşı bu tahammülsüzlük ne diye?’ Bunun üzerine Ömer: ‘Çakır, işitmez misin söylediklerini. Hiçbir şeyden memnun olmazlar. Hep suçlarlar, hep önümüze taş koyarlar. Üstelik konuşmak dışında başka bir halt bildikleri de yok.’ dedi. ‘Peki Ömer, siz onların bu tavrına karşı ne yaparsınız? Ya onların söylediklerinde bir haklılık payı varsa? Onları dinlemek yerine, tamamen yanlışlamakta neyin nesi? Onları anlamaya çalışmayarak, sırf sizin gibi düşünmüyorlar diye örselemekte, kırmakta ne oluyor? Birbirinize hâin diyerek mi düze çıkacak memleket?’ dedim. Ömer: ‘Yapma Çakır, her gün televizyonlarda, kürsülerde çıkıp bas bas bağırırlar bunların yaptıklarını. Ne anlayışı, ne konuşması. Onlar ancak bu dilden anlarlar. Sen konuşmak istersen konuş. Benim boşa harcayacak vaktim yok!’ dedi ve yanımdan ayrıldı. Sözlerime kulak asmadığı her halinden belliydi. Bende Metin ile konuşmak için kantine geri döndüm. Onun ne söyleyeceğini merak ediyordum. Kantine gittiğimde masada tek başına oturuyordu. Müsâade isteyerek yanına oturdum. Kızgınlığı geçmiş gibiydi. Konuşmuyordu, söze girdim: ‘Metin, az önceki halinizde neydi? Yakışıyor mu sizin gibi iki eski dosta? Bu tartışmalar ile hangi mesele çözülür?’ Metin tekrar celâllenmişti. Sinirle, düşünmeden cevap verdi: ‘Ne yapalım Çakır, yanlış yapıyorlar ve biz bu yanlışları söylediğimizde ise bizi yalanlıyorlar. Ne yâni, memlekette tek söz sâhibi onlar mı? Bizim söz söylemeye hakkımız yok mu? Onlar gibi düşünmüyoruz diye hâin yaftasını yapıştırırlar.’ Bu sözlerinin ardından: ‘Bak Metin, elbette yanlışları söyleyeceksiniz fakat doğruları da ayırt ederek. Bunları söylerken de güzel bir dille söyleyeceksiniz. Yapılan doğruları görmeden sâdece yanlışları dile getirirsek eğer, birbirimize karşı ne sevgimiz kalır ne de güvenimiz. Anlaşamayız. Birliğimiz bozulur, bin bir parça oluruz.’ dedim. Sonrasında: ‘Ne doğrusundan bahsedersin sen. Görmez misin memleketin halini. Yanlıştan başka hiçbir şey yapmazlar. Varsa yoksa kendileri ayrıca memleketi falanda düşünmezler. Konuşmakta fayda etmez. Ne birliğinden bahsediyorsun kardeşim. Memleketi bölenler onlar.’ dedi ve bir hışımla yanımdan ayrıldı. Bende çâresiz gözlerle arkasından baktım kaldım.”

O sıra da ihtiyar ayağa kalktı ve boşalan bardaklara çay doldurdu. Bakışlarını Çakır’a yönelterek, insana huzur veren bir sesle:

—“Lütfen devam edin Çakır Bey oğlum, sizi dinliyorum.” dedi.

Çakır ise fırsattan istifâde ederek, önünde duran sürahiden bir bardak su içti. Konuşmaktan ağzı kurumuştu. Konuyu daha fazla uzatmak istemiyordu. İhtiyar da artık yerine oturmuş, eski bakır tabakasıyla tütün sarmakla meşgul görünüyordu. Çakır tekrar söze başladı:

—“Lafı evirip çevirmeden kısaca anlatayım hemen. Ömer ve Metin iki farklı dünya görüşüne sâhip iki yakın arkadaştı. Üniversiteye başladıkları sene samîmî duygular içinde, sevgi ve anlayış çerçevesinde arkadaşlıklarını devam ettiriyorlardı, fakat bu dostluk fazla uzun sürmedi. Gün geçtikçe fikirlerindeki katılık artıyor, gün geçtikçe fikirlerindeki zıtlık iki ayrı kutupta mevziî alıyordu. Üstelik her gün televizyonlarda, gazetelerde hatta tablet ve telefonlar kullanılarak gece ve gündüz fark etmeksizin, onların bu halini destekler nitelikte yayınlar yapılıyordu. Problemlerin nedenini tespit etmek veya o problemlere çözüm bulmak yerine suçlu veya suçlular aranıyordu. Artık öyle bir zaman geldi ki birinin kara dediğine diğeri ak demeye başladı. Meselelerin doğruluğu ile yanlışlığı ayırt edilmiyordu. Böylece sorunlar artarak büyümekteydi. Dostlukları bu duruma ne yazık ki yenik düştü. Birbirleri ile artık konuşmuyor, birbirlerini görmeye bile tahammül edemiyorlardı. Konuştuklarında ise hep tartışıyorlar, diğer arkadaşlarını da kendi taraflarına çekme gayretine girişiyorlardı. Sınıfta ara ara, tabiî bu kadar şiddetli olmasa da sözlü tartışmaları olmuştu. İşte o günde İktisat dersi varmış. Hoca, memleketin iktisâdî problemlerini tartışmak ve öğrencilerin bu iktisâdî meseleler hakkındaki görüşlerini almak adına sınıfa bazı sorular yöneltmiş. Herkes teker teker bu soruları cevaplandırırken, sıra Metin’e gelince olanlar olmuş. Memlekette yoksulluğun giderek artışından, hayatın pahalılaşmasına ve paranın değersizleşmesine değin, güdülen iktisâdî politikaların yekûnun yanlışça ve pervâsızca yapıldığını sert bir dille söylemiş. Tabiî bu eleştirileri yaparken de epey sivri dilliymiş. Öyle ki ona göre yapılan tüm işler yanlış, gereksiz ve anlamsızmış. Bu politikaları yapanların ve onlara destek verenlerin, kendi ceplerinden başka bir şey düşünmediklerini iddia etmiş. Hatta neredeyse hâinliğe varan sözler sarf etmiş. Bunları işitmekse Ömer’in hiç hoşuna gitmemiş tabiî ki. Hemen ayağa kalkıp Metin’in söylediklerinin tam tersi cevaplarla, aynı sivrilik ve sertlikte dile getirmiş kendi doğru bildiklerini. O da yapılan politikaların tamamen doğru olduğunu, atılan adımların hepsinin memleket yararına yapıldığını anlatmış. Yapılan hizmetlerin getirdiği imkânları anlatmaya, hem de kendini doğrulamak için tüm delilleri ortaya çıkarmaya çalışmış. Öyle ki bu doğruları görmeyen herkesin memleketin faydasına bir şey yapmadıkları gibi ayrıca memlekete zarar verdiklerini savunmuş. Memleketin kalkınmasını istemeyen diğer devletlerin ekmeklerine yağ sürüyorlar diyerek, Metin gibi düşünenleri suçlamış. Sesleri oldukça yüksek çıktığı ve dersin âhengini bozdukları için hoca sonunda ikisini de dersten kovmuş. Sonraki olup bitenleri zaten anlatmıştım size. Ben o gün ikisi ile de konuşmayı denedim fakat nâfile. İkisi de sunduğum çözüm önerilerine kulak asmadılar, ne yazık ki.” dedi ve sustu.

Çakır artık konuşmasını bitirmiş gibi görünüyordu. Mutfağı bir sessizlik kaplamıştı. Yaşlı adamın gözleri uzaklara dalmış, ruhu sanki farklı âlemler de seyahat ediyor gibi görünüyordu. Konuşmanın başından beri istifini hiç bozmadan oturmuştu. Çakır, konuştuğunda başka, sustuğunda bambaşka cevaplar veren bu adama duyduğu hayranlığı bir kez daha hissetti. Öyle ki anlattığı bu olaya dâir nasıl tepki verecek, hangi tespitlerde bulunacaktı bir türlü kestiremiyordu. Bu bekleyişi sonlandırmak için tekrar konuşmaya başladı:

—“Lafa kısaca anlatacağım diye girmiştim fakat haddinden fazla uzadı. Kusuruma bakmayın, lütfen. Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ederim. Ne düşünüyorsunuz?” dedi. İhtiyar cevap verdi:

—“Estağfurullah Çakır oğlum, ricâ ederim. Anlattıklarınızı düşünüyordum. Bir de su misali geçip giden o eski çocukluk ve gençlik günlerimi. Bak işte yaşlandık. Eski dostlarda gitti birer birer. Dünya değişti, insanlar değişti. Yıllar geçtikçe dünya başkalaştı ve yabancılaştı. Peki ya oğul, ne diye tahammül edemeyiz birbirimize?” diye sordu. Çakır, arayıp da bulamamanın mahcûbiyeti içinde çekinerek yanıt verdi:

—“Açıkçası bu sorunuzu daha önceleri de çokça düşündüm, lâkin elle tutulur bir yanıt bulamadım. İşin içinden çıkamayınca da çâreyi sizinle konuşmakta buldum.” dedi. O sırada yaşlı adamın gülümsediği belli oluyordu. Yaşlı adam:

—“Olsun Çakır Bey oğlum, olsun. En azından aramışsın, bu da bir şeydir. Unutma ki bulanlar sâdece arayanlardır. Asıl meselemize gelecek olursak da bunun birçok nedeni olduğunu söyleyebiliriz. Öncelikle insanı anlamamız ve tanımamız gerektir. Oysa çağımızda insanlar ne kendilerini ne de başka insanları tanır. İnançlarını başkalarını taklitle, hayallerini popüler olana duyulan ilgiyle ve hedeflerini ise konforlarına göre tâyin ederler. Artık insanlar zahmetsiz, ulaşılması kolay, vazgeçildiği takdirde yenilerinin hemencecik bulunabileceği bir dünyanın câzibesine kapılıyor. Böylesi bir yaşam insanın en başta kendisine, sonrada yaşadığı topluma yabancılaşmasına neden oluyor. Günümüzde tezâhürlerine sürekli rastladığımız bir durum.” demişti ki Çakır ânîden araya girdi:

—“Sözünüzü balla kesiyorum. Ne kadar da haklı olduğunuzu dile getirmek istiyorum efendim. Eğer bugün söylediklerinizi konuşmamış olsaydık, kim olduğum sorusu hakkında vereceğim cevaplar asla kendi cevaplarım olmayacaktı. Kendi tecrübelerimle elde etmediğim, ezbere kelimelerle asılsız cevaplar verecektim. Öyle ki bugüne kadar kimse bana gerçekten kim olduğumu sormamıştı.”

—“Doğrudur evlât inanırım, ne yazık ki günümüzün acı bir gerçeği bu. Dur hele. Demlikteki çay soğumuştur. Müsâadenizle demliğin altını yakayım. Bir dakîka bekleyin.” dedi yaşlı adam.

Ocağa doğru hareketlenmişti ki aklına bir şey geldi. Yıllar önce almış olduğu eski radyosuna gözü takıldı. Elindeki bardakları tezgâhın üzerine bırakarak radyoyu açtı. O sırada radyoda, Çakır’ın daha önce hiç dinlemediği bir türkü çalıyordu. İhtiyar doldurduğu çay bardaklarını masaya bırakıp yerine otururken, türkünün sözleri Çakır’ı mest ediyordu:

“Geçti de o zevk ile geçen çağlarım
Ah çekerim, ciğerimi dağlarım”

Yaşlı adamda etkilenmiş olacak ki türkü bitene kadar hiç konuşmadı. Türkü bittiğinde yaşlı adam söze girdi:

—“Evet, nerede kalmıştık. Haa… Hatırladım şimdi. Ne yaparsın işte yaşlılık. Neyse, gelelim arkadaşlarının durumuna. Onlar da kim olduklarını bilmiyorlar. Bilseler bu kavgaları etmezler eminim. Birbirlerini suçlayıp tahkir ederek ellerine hiçbir şey geçmeyeceğini bilirler.” Çakır yine araya girmişti:

—“Dedem ben doğmadan önce vefat etmiş. O yüzden eskiye dâir anıları hep ninemden dinledim. Ninem yıllar geçse bile o günlerin hasretini duyuyor, o günlere yeniden dönmek istiyordu. Anladığım kadarıyla sizde o günleri özlüyorsunuz. Peki, zamana inat kalbinizde hiç sönmeyen bu özlemin sırrı nedir? Merakımı mâzur görün. Çünkü o günler, bu zamanda yaşayan insanlara şaşkınlık verdiği gibi, yaşadığımız bu çağda da gerçekleşmesi çok uzak gibidir.”

—“Şaşırmakta haklısınız Çakır oğlum. Bana bile uzak gelirler artık. Biz, asırlardır emekle muhâfaza edilmiş bir mîrasa sâhiptik. Bu mîrasa sâhip çıkmakta yeterince başarılı olamadık. Neydi bu mîras? Bu mîras; sevgiydi, anlayıştı ve güvendi! İşte, o günlerden bu tarafa gelinceye kadar, bu özelliklerimizi tükettik durduk. Devam ettirmekte güçlük çektik. Şimdi size bir soru sorayım. Günümüzde hangisini tam anlamıyla yaşayıp, hayatımızda birebir tatbik eder olduk?”

—“Hiç birini efendim, hiç birini… Âile içinde, akrabalık, dostluk ve hatta komşuluk ilişkilerinde sevgimizi, anlayışımızı ve güvenimizi hunharca tüketiyoruz. Bir apartman dâiresi içine sıkışıp kalarak, kendi kabuğumuza çekiliyoruz. Sonra da memleketin âkıbeti hakkında meseleleri kaygıyla tâkip ediyoruz. Biz birlik olmazsak memleket nasıl düzelir değil mi?” Bu sefer araya giren ihtiyar oldu, heyecanlı bir sesle:

—“Hah… Sen çok yaşa! Yiğit oğlum. Çok güzel bir yere değindin. Memleketin düzelmesi için birlik olmalıyız dedin, değil mi? Birbirimizi sevmedikten, birbirimizi anlayamadıktan sonra nasıl birlik olabiliriz ki? Haydi bunu başarılı bir örnekle ispat edelim, ne dersin?”

—“Tabiî, hay hay efendim. Sizi dinliyorum.” dedi Çakır. İhtiyarın ne anlatacağını merak ediyor, içinde bir şeyler kıpırdıyordu. İhtiyar:

—“Hoca Ahmet Yesevi ismini daha önceden mutlaka duymuşsundur. Anadolu ve Balkanları nakış nakış işleyen, tahta kılıçları ile sâdece toprakları değil gönülleri fetheden, gazi alperenlerin filizlenmesinde tohumları atan Yesili Hoca Ahmet’i… Onun ve onun dergâhından çıkan bu fazîlet savaşçılarının başarılarındaki hikmet neydi? Onlar kendilerini iyi tanıyor, hedeflerine giden yolda birbirlerine sevgi, anlayış ve güvenle sarılıyorlardı! Önce Anadolu’yu sonra da Balkanları bize yurt kılanlar, inandıkları gibi yaşıyorlardı. Onların idealleri vardı. Cihanda eksik olan adâleti kendileri bizzat îmar edeceklerdi. Birbirleriyle uğraşmak yerine bu uğurda gereken neyse onu yaptılar… Ömer ve Metin’e gelince, işte onlar o güzîde insanların torunları. Onları bilseler ve tanısalar böylesi bir anlaşmazlığa düşerler miydi? Sanmıyorum. Tabiî onları bu hale sürükleyen nedenleri de doğru tetkik etmek gerekiyor. Biz daha önceleri böyle değildik. Biliyorsun ki ben cephede düşmanla birçok kez karşı karşıya geldim. Cephede düşman silâhını bize doğrultmuşken, kendini belli ediyordu. Apaçıktı. Şimdiyse öyle değil…” durdu. Konuşmaktan yorulmuş gibiydi fakat bir anda hiddetlenerek ses tonunu yükseltmişti:

—“İşte bak! İşte bak, yanılmışım! Uzun zaman geçti üzerinden ve ben bu gerçeğin farkına yeni yeni varıyorum, ne yazık. Cepheden dönünce geleceğe dâir içimde oluşan, en samîmî duygular ışığında gelen rahatlık hissi vardı ya, işte şimdi onun yerini aldanmış olmanın acı hüznü aldı. Savaş bitmişti. Biz yorgunduk. Artık cepheler kapanmış, herkes evlerine dağılmıştı. Düşmanın hedefinde değildik. Top ve mermi sesleri ânîden kesilmişti. Evlerin bacalarında duman tüter olmuştu. Tekrardan güçlenmek için savaşın açtığı derin yaraları sarmakla uğraşmıştık önce. Bu uğurda bir hayli yol kat etmiştik. Sonra bir şey fark ettik. Gitti sandığımız düşman aslında yanı başımızdaymış. Bitti sandığımız savaş aslında bitmemiş. Geçti sandığımız savaş günleri, şiddetini yitirse bile geçmemiş. Yenildikçe örselenmiş, kaybettikçe kendi kabuğumuza çekilmişiz. Hedeflerimiz ve ufkumuz daralmış. Târih seyrinden sapmış. Düşman gencecik beyinlere, düşman söylediğimiz kelimelere sinsice gizlenmiş. Düşmanın silâhı artık kalemler olmuş. Kanserli hücre gibi günden güne yiyip bitirmiş bizi. Öyle bir zaman gelmiş ki kendimizden başka hiçbir şey düşünemez olmuşuz. Benim düşüncem, benim ihtiyaçlarım, benim saâdetim diye diye tüketmişiz kendimizi. Aklımızdan başkasının düşüncesi, başkasının ihtiyaçları ve başkasının saâdetleri ile ilgili düşünceler geçmez olmuş. Akrabalıkların, komşulukların ve dostlukların kıymeti azalmış gözümüzde ve gönlümüzde. Bizi biz yapan sevgi ve anlayış gibi müstesnâ özelliklerimiz körelmeye başlamış. Hayata dâir toplumumuza ve kendimize olan inancımız yitmeye yüz tutmuş, ideallerimizi ve sorumluluklarımızı kendi odalarımıza hapsetmişiz. Buna engel olamazsak halimiz nice olur. Metin ve Ömer’in arasındaki ilişkide bu yüzden önüne geçilemez bir hal almaktadır. Öyle ki ikisi de memleket faydasına böyle düşündüklerini ve onun için bu şekilde davrandıklarını iddia ederler, fakat ne memleket bu sâyede aydınlığa çıkar ne de kendileri bir fayda sağlarlar. Birbirimizle uğraşmayı bırakıp, birlik olmalıyız.” dedi ve konuşmasını tamamladı.

Radyo hala çalmaya devam ediyordu. Çakır’ın gözleri duvarda asılı duran saate takıldı. Saat sabahın beşi olmuştu. Dışarıda sokak lambaları sönmüş olmalıydı. Buraya gelmeden önce beynini durmadan kemiren soruların cevabını almıştı artık. Kısa bir vedâ merâsiminden sonra sokak köpeklerinin arasından, ağır aksak adımlarla, onları da rahatsız etmeden eve doğru yürüdü. Bir dahaki sefere daha erken bir vakitte gelmesini kendisine öğütledi. Eve ulaştığında oldukça yorgundu.