

“Aslında, felsefede, Platon’dan bu yana bilinmektedir ki düşünmek ve konuşmak bir aynı şeydir ama öyle anlaşılıyor ki ‘Türkiyeliler’ bundan müstağnî kılınmıştır! Farklı bir evrim zincirinin ürünü olduğu için henüz evrim tablosunda bir yere oturtulamayan bu garip yaratıkların konuşuyor olmak için düşünüyor olmaklığa hiç ihtiyaçları yok.”
-Durmuş Hocaoğlu
Düğüm düğüm olmuş boğazımızdan birkaç lokma geçirebilmek için hayli çaba sarf ettiğimiz, bizi hareketsiz bırakan dost görünümlü karabasanların ellerini boynumuza götürdüğü, içimize çektiğimiz havanın ciğerlerimizin yönünü bulamadığı, kafamızı dinlemek için çıktığımız sakin tepelerde bir mermi gibi yediğimiz, bizi delik deşik eden rüzgârların ölümü ensemizde hissettirdiği bu günlerde; bunalmışlığın ve sıkkınlığın arasında iki kelam etmek mecâlini bize veren milletimiz, hayatî bir tehlike yaşıyor. Üstelik bu hayatî tehlikenin farkında da değil. Amnezi hastalığı iliklerimizi sarmış, nefes almayı bile unutuyoruz. Millî reflekslerimizi gösterecek takâtimiz kalmamış.
Bir intiharın eşiğinde, uçurumun kenarındayız. Tutunacak dal değil, tutunacak bir ot bile bulamıyoruz. Oysa Türk milliyetçileri, bugünleri öngörmüş, tutunacak bir dal bulabilmek amacıyla kavak ağaçlarını kendisine sırdaş etmişti. Er meydanında salınsın diye dikilen bu ağaçlar yetişiyor ama karşımızdakiler hatta yanımızda zannettiklerimiz bile er değil. Bu yüzden tutunacak bir ot dahi bulamıyoruz etrafımızda. Tutunacak dalı olmadığında Kurt Kaya gibi yücelerden gelen o fermanla “elini çözen” Fırat Yılmaz Çakıroğlu’nun kemikleri sızlıyor.
Firavun’un sarayında kanun yazanlar, nefes almaya çalışmamızı bir “hak ihlali” olarak görüyor. Nemrut’un ateşinde dövülen kızgın demirlerle sözde barış için ıslaha soyunanlar, Hz. Hamza’dan buyrukla açtığımız yüreğimizi hedef alıyor. Kölelik teslimiyet olarak sunuluyor, panzehir diye içtiğimiz suyumuza zehir katmışlar. Her soluğumuzda tıkanıyoruz. Daha derin bir nefes almak için çektiğimiz her hava, bir kement gibi yutağımızı sıkıyor. Göğsümüz daralıyor, genişletemiyoruz. Sanki oksijen değil de kan doluyor ciğerlerimize, asırlık ıstıraplar dimağımızı bağlıyor, Türk milletinin mukadderatı dışında hiçbir şeyi düşünemiyor, dert edemiyoruz. Bugün Türk’ün kanına ekmek doğranıyor. Öyle namert, öyle kahpe bir dönemdeyiz ki sağımızda duran solumuza, arkamızda duran önümüze pusu kurmuş. Medet ummak için açtığımız ellerimize gökler sığmıyor.
Biteceği ümidiyle katlandığımız işkenceler asırlardır bitmek bilmiyor, Türk ve Türkiye üzerinde oynanan oyunların sonu gelmiyor, her lahza bir yenisi ekleniyor. Âkif’in “Ya Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabahı? / Mahşerde mi biçârelerin yoksa felahı? / Nur istiyoruz, sen bize yangın veriyorsun. / Yandık diyoruz, boğmaya kan gönderiyorsun” haykırışına tüm varlığımızla şahitlik ediyoruz. Artık sabahların bile uğursuz olduğunu bile bile…
Mağara duvarına yansıyan gölgeleri gerçek zannedenler, mağaradan kurtulanları hedef gösteriyor. “Namlular, nişanlar Türk’ü gösterdi / Hayatım boyunca hedefte durdum” diyen şâirin adanmışlığıyla mağaradan kurtulmuş bu bir grup genç -yani bizler- büyük bir olgunluk ve sabırla dik durmaya çalışıyor. Tabiat izin verse mezara bile dik girecekler gibi…
Aslında bu ıstırabın birçok kaynağı var ama bu günleri bu denli lanetli yapan temel sebep, barış süreci adı altında Türk milletine dayatılan ikinci ihanet sürecidir. Bu ihanet sürecinin en büyük tokadı kimliğimize atıldı. Zira karşımızdakiler Türk’e karşı zafer kazanmanın yegâne yolunun Türk kimliğini unutturmak olduğunu biliyor. Bu sebepten yıllardır süregelen “Türkiyelilik” tartışması bu günlerde daha da harlandı. “Demokrasi,” “anayasal güvence,” “barış” gibi sloganlarla Türk milletinin idam fermanı imzalandı. Üstelik bu ferman sanki ölümün değil de terörsüz bir Türkiye’nin müjdecisiymiş gibi kamuoyuna sunuluyor. Hatta “terörsüz” kavramı dâhi kullanılmak istenmiyor, yıllardır süregelen terör faaliyetlerinin aslında terör olmadığı, silahlı bir mücadele olduğu ileri sürülüyor. İşin daha da trajik tarafı, sözde silah bırakma ile bu mücadele bitmiş de değil. “Meşru” mücadelelerine hukukî zeminde devam edeceklerini bizzat kendi ağızlarıyla ifade ediyorlar. Bu ihanet süreci, bir demokratikleşme hareketi olarak görülüyor. Oysa terör örgütlerinden demokrasi öğrenilmez. Dünyanın neresinde olursa olsun teröriste imtiyaz vererek demokratikleştiklerini zannedenler -eğer şanslılarsa- oklokratikleşiyordur.[1] Şanssızlarsa zaten küre-i arzdan silineceklerdir. Nitekim demokrasi aynı toprak parçası üzerinde hak iddia eden iki farklı “demos”[2] arasındaki siyasî ihtilafı çözemez. Demokrasi mahiyeti gereği kendi içinde mütecanis bir adet “demos”u bulundurur. Demos birden ziyade olursa ihtilaf demokrasi ile çözülemez.[3] Siyaset bilimi literatürüne “millî demokrasi” kavramını kazandıran Türk milleti, “demokrasi” nârâlarıyla içten çürütülüyor.
Kokuşmuş yapılarında elebaşlarına köle olmuş teröristlerden demokrasi dersi almaya çalışanlar ve Türk devletini; beşikteki bebeği, okuldaki öğretmeni, kampüsteki öğrenciyi, kümesteki horozu katleden bir terör örgütüyle aynı statüde görenler, hem bu idam fermanını imzalıyor hem de güllerle gizliyor. Gül diktiğimiz bahçede, güllerle bize tuzak kuruluyor.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında bir kurtuluş ümidiyle ortaya atılan Osmanlıcılık fikrinin fitne ve Türk düşmanlığıyla meczedilmiş hâli olan Türkiyelilik safsatası, Türk millî kimliğine büyük bir tehdittir. Üstelik Türkiyelilik, Türkiye’yi kurtarmak ümidiyle ortaya atılmış da değildir. Yegâne amacı “Türkiye” kavramını değersizleştirmek, Türkiyeliliği bir üst kimlik gibi görerek Türkçülüğe ırkçı etiketi yapıştırmak, hakkı olmayanları hak sahibi yapmak velhâsıl öz vatanında Türk’ü ötekileştirmektir. Tek müştereği tabiiyet olan ve yalnızca coğrafyaya dayanan bir kavramın, üst kimlik olarak mensubiyet yaratması mümkün değildir. Ayrıca sözde “demokratizasyon” adı altında yürütülen böl – parçala – yönet süreci, önce özerk ve yerinden daha sonra da merkezî yönetim anlayışıyla bu tabiiyeti de yok edecektir. O halde Türkiyelilerin amacı; iddia ettikleri gibi bir üst kimlik yaratmak değil Türklüğü yok etmektir. Kaldı ki üst kimlik – alt kimlik gibi tanımlardan münezzeh olarak Türklük bu kapsayıcılığı sağlamak için yeterlidir.
Herkesin hemen hemen birçok şeyin uzmanı olduğu Türkiye’de terör uzmanlarının icazet alarak yaptığı yorumlar, insanı hayrete düşmenin ötesinde olan ve henüz bir mefhumla ifade edilemeyecek derin duygulara gark ediyor. Buna rağmen “basın özgürlüğü” denen ve muhtevasının ne olduğuna dair kimsenin fikri olmadığı şey, ortalarda görünmüyor. Her kanalın, her gazetenin, her dijital mecranın ihanet sürecinin taraftarı olması basın özgürlüğüne aykırı olmasa gerek zira ifade hakkı ancak Türk’ün lehine olan durumlarda ihlal edilir (!)
Hâl böyle olunca çerçevesini ihanetin çizdiği Türkiyeliliği; dört başı mâmur, tarihî temelleriyle, sistematik bir biçimde izah etmek olanaksız gözüküyor. Çünkü Türkiyelilik herhangi bir ideolojinin ya da felsefenin değil Türk düşmanlığının müşterek mahsulü. Türkiyeliliğin ne olduğunu, ne işe yaradığını bizzat hainlerin ağzından dinleyelim:
Türkiye’de faaliyet gösteren Ermeni gazetesi Agos’ta, bir Ermeni ırkçısı ve Türk düşmanı olan Ohannes Kılıçdağı’nın belirttiğine göre Türkiyeliliğin amacı, “…bu ülkede yaşayanların üzerinde anlaşabileceği, herkesin kendini ait hissedebileceği bir tanım ve kategori yaratmaktır. Türkiye’de toplumsal barışı tesis etmenin yolu buradan geçer çünkü böylece kimse kendini siyasî ve sosyal bir hiyerarşinin alt basamaklarında görmeyecek, eşit olduğunu hissedecektir.”[4]
Bu tarif, Türklüğün herkesin anlaşabileceği, herkesin aidiyet hissedebileceği, üzerinde toplumsal barış inşa edilebilen bir kavram olmadığı bilakis siyasî ve sosyal hiyerarşinin üst basamağı olduğu, eşitsizlik yarattığı kabûlüne dayanmaktadır.
Ermeni Agos gazetesinde yazılan yazının devamında Türkiyelilik kavramına itiraz edenlerin bu ülkedeki herkesi Türk olarak tanımlamak ve öyle kabul ettirmek isteyenler olduğu söyleniyor.
Evvela belirtelim, yazılanın aksine bizim bu ülkede yaşayan herkesi Türk görme, Türk yapma, Türk’ten sayma fetişizmimiz yoktur zira Türklük, âmiyâne tabirle ortalık malı değildir. Bir coğrafya ile mahdut da değildir. Türk milleti; Ziya Gökalp’ın muayyen bir biçimde dile getirdiği müştereklere sahip, henüz yazının bulunmadığı zamanlarda tarihe yazılmış, kurduğu medeniyet ile kendini gerçekleştirmiş, cihan hâkimiyeti iddiası olan şerefli bir millettir. Türklük zorla giydirilebilen bir elbise değil, isteyenin bile bin bir cefa ve ıstırapla ancak talip olabileceği ateşten bir gömlektir. Biz Türkiye’de yaşayan herkesin Türk olduğunu söylemiyor, Türkiye’nin sahibinin Türkler olduğunu söylüyoruz. Kaldı ki Türkiye’de yaşayanların ekseriyeti Türk’tür. 2021 yılında Kadir Has Üniversitesinin hazırladığı rapora göre Türkiye’de kendisini Türk olarak tanımlayanların oranı %80’in üzerindedir.[5] Bununla birlikte Türk kavramımız doğuştan tâyin edilen bir soya değil; olunması, öğrenilmesi, yaşanması mümkün olan bir ruha dayanmaktadır.[6] Kendisini Türk olarak tanımlamayanlar bazı münferit grupların varlığı şişirilmekte, bir şizofreni hastası gibi hayâl âleminden gönüllü asimilasyon, 36 etnik unsur gibi hakikâtle bağdaşmayan argümanlar uydurulmaktadır. Türk düşmanlığı, Türkiyelilerde şizofreniye sebebiyet vermiştir.
Türkiye’nin sahibi Türklerdir. Bu tapu, yalnızca kanla değil canla da yani inşa-imar-ihya faaliyetleriyle de tarihin altın yaldızlı sayfalarına tescil edilmiştir. Dolayısıyla da Türkiye’de yaşanan kültür, Türk kültürüdür. Türkiye’de konuşulan dil Türkçedir. Türkiye’nin üzerinde Türk’ten gayrısının hakkı yoktur. Türkiye’de Türk kültüründen münezzeh olarak varlığını devam ettirebilecek bir kültür de yaşanmamaktadır. Türkiye’de tek bir millet vardır, o da Türklerdir. Türkler bir etnisite değil millettir.
Türkiye’de etnik kimliklerin var olduğu iddiasıyla başlayan bu ihanet süreci; “uygun zaman” geldiğinde etnisitelerin aslında etnisite değil millet olduğu, her milletin kendi kaderini tâyin hakkının olduğu, özerk bölgeler kurulması gerektiği iddiasıyla devam edecektir. Hatta özerk bölgelerin kuruluşunun bir “demokratizasyon” faaliyeti olduğu söylenecektir. Gerektiğinde de aynı Kürtçe gibi sun’i dillerin inşa edilmesinden çekinilmeyecektir.
Hukukî projenin ötelenmesi, ortadan kalktığı anlamına gelmemelidir. Bugün Türkiyeli Kürtçü grupların “uygun zaman”dan kasıtları, Türk milletinin rem uykusuna dalmış olacağı zamandır. Bu uyku sürecinde; yapılan her türlü ihanet, böl – parçala – yönet taktiği, vatan topraklarının peşkeş çekilmesi süslü bir rüyaymış gibi sunulacaktır. Bu hain projenin başkaca bir adımı da teröristbaşını hâlâ cezaevinde tutarak halk nezdinde sözde bir güven yaratmak ve bu güvenin rehavetiyle terör örgütünün iddiasını gerçekleştirilebileceği bir düzlem hazırlamaktır.
Etnik kimlikler mahiyeti itibariyle farklı bir soya mensubiyet şuuruna dayanır. Henüz millet olamadıkları için kültür değil soy şuuru baskındır. Soy üzerine nesnel bir kimlik inşa etmiştir. Etnisiteler, var olduğu bölgede yaşanan kültürden farklı bir hayat sürer. Ancak sürülen bu hayat kültür statüsünde değil, tepki ve farklılık statüsündedir. Yaratıcılığı bitmez. Bu tepkilere ve farklılıklara hep yenisi eklenir. Bugün Türkiye’de bu yönde, daima canlı kalan ve Türk kültüründen münezzeh olarak tekâmülüne devam edebilen bir farklılık yoktur. Açıkça söylemek gerekirse Türkiye’de etnisite yoktur. Türkiye’de folklorik farklılıklar vardır. Folklorik farklılıklar kimliklendirme için yetmez ve ana kültürden münezzeh değildir bilakis onu korur ve canlı tutar.[7]
Her cemiyet birimi, müşterekleri doğrultusunda mensubiyet şuuru aşıladığı müddetçe varlığını idame ettirir. “Efradını cami, ağyarını mâni” şeklinde izah edilen yani kendinden olanı da olmayanı da açık bir biçimde ortaya koyan bu müşterek mefhumlar ve onların tarifleri, hitap ettiği insanlara ne denli yüksek ve derin bir mensubiyet şuuru verirse o kadar uzun yaşar. Bu derinlik de müştereklerin çokluğuyla orantılıdır. Türkiyelilik, Türkiyelilerin cemiyet birimine mensubiyet şuuru verir. Bu cemiyet biriminin müştereklerine bakalım, herhalde ihanet ve fonlanma dışında herhangi bir müştereklik bulamayız. Yani Türkiyelilik, iddia edildiği gibi herkesin aidiyet hissedip üzerinde ortaklaşabileceği bir kavram değildir zira müşterekleri yoktur. Müşterekler yoksa cemiyet birimi de yoktur. Türkiye’nin sahibi olmayanların, Türkiyelilik adı altında Türkiye’ye herhangi bir mensubiyet duygusu beslemesi ve yeni bir cemiyet birimi icat etmeye çalışması beyhudedir, samimi hasletlere dayanmaz.
Türkiyelilik projesinin sinsi savunucuları; Türkiyeliliğin Türklüğe, Araplığa yahut başkaca herhangi bir millete mensup olmaya engel olmayacağını iddia ediyor. Bu iddiaları eğer samimi ise – samimi olmadığını biliyoruz- gereksizdir. Çünkü mahiyeti itibariyle bir cemiyet birimi, önüne geldiği cemiyet biriminden daha aşkın bir yapıda değilse ilgili mensubiyeti zikretmek fuzulidir. Kaldı ki bu proje, farklı millet adlarıyla bir arada kullanılmak için değil Türklüğü silmek ve sun’i bir cemiyetleşme yaratmak, bu cemiyeti de sömürgecilerin hizmetkârı hâline getirmek için ortaya atılmıştır.
Nitekim aynı yazının devamında Türkiyeliliğin toplumsal barış tesis edebileceği söylenmiştir. Bu apaçık bir tehdittir. Türk’ün yurdunda, Türk kimliğinin yaşatılması savaş sebebi olarak görülmüştür. Hâlâ bu zihniyetin silah bıraktığına inanan var mıdır? Nitekim mensubiyetin olmadığı, etnik kimliklerin cirit attığı, birden fazla anadili olan bir yurtta barışın hâkim olması mümkün değildir.
Sözde silah bırakan terör örgütü pek yakın bir zamanda, 15 Ağustos’ta, sözde “ilk kurşun ve diriliş bayramı”nı kutlamıştır. Ne olmuştu 15 Ağustos’ta? PKK terör örgütü; 15 Ağustos 1984’te Eruh ve Şemdinli’ye hain terör saldırıları düzenlemişti. Terör örgütünün sözde kaynaklarında bu hain saldırı “ilk büyük saldırı” olarak kabul edilmişti. Bu kabul sebebiyle her yıl 15 Ağustos’ta sözde diriliş bayramını kutlarlar. PKK terör örgütü hâlâ ilk büyük saldırısını bir bayram edâsıyla kutlamaktadır, dolayısıyla bu sözde silah yakma faaliyeti illüzyonist bir gösteridir. Nitekim “hukuk,” “demokrasi,” “adalet” nâraları atanların TBMM’de kurduğu Pazarlık Komisyonu TBMM İç Tüzüğü’nü ihlal etmektedir. Sözde komisyonu TBMM Genel Kurulu seçmemiştir. Ayrıca bir komisyon, kanun teklifi hazırlayamaz, var olan teklifleri değerlendirmek üzere ve ancak kanunla kurulabilir. Komisyon, hukuka aykırı olarak kurulduğu için yapılan müzakerelerin devlet sırrı olarak saklanmasından ve gizliliğinden bahsetmek mümkün değildir. Türk milleti kirli bir pazarlık ile karşı karşıyadır. Bu kirli pazarlığın bir neticesi olarak temcit pilavı gibi yeniden ortaya atılan “Türkiyelilik” kavramı, hâlis niyetlerle insanlar arasındaki sözde eşitsizliği ortadan kaldırmayı amaçlamamaktadır. Anayasa’nın 66. Maddesi değiştirilmemelidir.
Türkiyelilerin ileride Türkiye kavramından da rahatsız olacağı ortadadır. Bu kıyamet senaryosunun gerçekleşmesi halinde “Türkiye’nin içinde neden Türk geçmektedir?” tartışması duyarsanız –ki duyacağınız kesindir- şaşırmayın. Nitekim bu tartışmaların ayak sesleri bugünden duyulmaktadır.
Marksist Birikim dergisinde yazdığı bir yazıda, ne olduğu soyadından da anlaşılacak olan Alper Yağcı, “Türk sözcüğünden türetilmiş olan Türkiyeli ifadesinin günümüz Türkiye’sindeki etnik azınlıklarının kimlik sorunlarına genelgeçer bir çözüm olarak önerilmesini ben yadırgıyorum, bu çok tatmin edici bir çözüm değil.” demektedir. [8]
Bu tartışmaların akabinde Anadolu mefhumunun Türkiye’nin yerini alması pek muhtemeldir. Çünkü ülkenin adında ne geçerse geçsin, yeter ki Türk geçmesin, denilmektedir. Bu kimselere göre Türkiye’de Türk’ten gayrı herkesin yaşama ve söz hakkı vardır. Türkiye yerine yeni bir tabir bulunmalıdır. Nitekim bugün birçok propaganda ile bu distopyanın provası yapılmaktadır. Anadolu medeniyetleri, Anadolu insanı, Anadolu irfanı vb. tariflerle coğrafyanın bir medeniyet inşa edebileceği ve tek başına mensubiyet oluşturabileceği bilinçaltına yerleştirilmektedir. Anadoluculuk, bugüne değin ekseriyetle Siyasî İslamcıların, zaman zaman da Hümanistlerin, Sosyalistlerin rüyalarını süslemiştir. Öyle ki bu rüyayı daha cazibeli kılmak için başına aşkın denizleri ve ulu gökleri çağrıştıran “mavi” sıfatı eklenmiş, bir aşağılık kompleksinin tezahürüyle Türk’ün kıymeti Batı’ya katkısınca belirlenmiş yahut ümmet cemiyet birimi müştereksiz kalmasın diye 1071’den öncesi göz ardı edilmiştir. Türkiyelilik, kavram itibariyle içinde Türk geçtiği için Anadolululuktan daha yumuşak ancak muhtevası itibariyle daha keskin, agresif bir tavra sahiptir. İçinden geçen, Türk’ü Anadolu’dan da göndermektir. Bu anlamda Anadolululuktan daha sinsidir. Öyle ki ileride bu coğrafyayı da anlamsızlaştırmak için Anadolu’yu da beğenmemesi ve “Asyalılar” ya da “Kuzey Yarım Küreliler” gibi bir cemiyet inşa etmeye çalışması pek muhtemeldir. Zira Türkiyelilerin Türk’e ve Türk’ü hatırlatan her şeye alerjisi vardır.
1990’lı yıllarda mozaik kültür kavramı ortaya atılmış, Türkiye’nin bir mozaik yani kültürler karmaşası olduğu iddia edilmiştir. Türkiyelilik de esasen bu mozaik yapı iddiasının bir dışavurumudur. Türkiyelilik; bu mozaiğin içinde kendi kültürünü yaşayan herkesin sathın tamamında hak sahibi, sathın tamamına mensup olmasıdır. Oysa Türkiye mozaik değildir.[9] Muhtemeldir ki ileride sadece Türkiye’nin değil Türklüğün de bir mozaik olduğu propagandaları hız kazanacaktır.
Kimlik üzerine yapılan bu tartışmaların diğer bir görünümü de “Türkçe edebiyat”tır. Şüphesiz ileride “neden Türkçenin içinde Türk var?” şeklinde yapılacak olan bu tartışma, Türk edebiyatına düzenlenen bir suikasttır. Ohannes Kılıçdağı aynı yazının devamında “Türkiye’de bir Kürt Türkçe roman yazarsa o ne Türk edebiyatıdır ne de yazarı Kürt diye Kürt edebiyatıdır, Türkçe edebiyattır.” diyor. Şaşkınlık içerisindeyiz, dilin Türkçe olduğunu kabûl etmiş. Eminiz ki Ermeni ahbapları bu kabûle çok kırılmışlardır.
Dil, bir milletin en önemli müştereklerinden bir tanesidir. Milletin zihniyetini, tasavvurunu yansıtan çekirdek unsurdur. Dolayısıyla da o millete aittir. Türk dili, Türk’e ait olduğu için Türk dilinde yazılan eserler Türk edebiyatı olarak nitelendirilir. Türkçe diye bir millet yoktur, millet yoksa edebiyat da yoktur. Yazının konusu olmadığı için ayrıca Kürt, Kürtçe tartışmasına girmeyeceğiz. Kürtlerin Türkmen olduğu ve Kürtçe diye bir dilin olmadığı gerçeğini bilmeyenler Abdulhalûk Çay’ın ve Mehmet Eröz’ün ilgili eserlerini okuyabilirler. Gerçeği bildiği hâlde inkâr edenlere ise uygulayacak herhangi bir tedavimiz yoktur. Tıp o kadar ilerlememiştir.
Ohannes Kılıçdağı’nın Agos’ta, Alper Yağcı’ın Birikim’de yayımlanan ilgili yazıları emsal olarak verilmiştir. Agos gazetesi ve etrafında peydâ olanlar Ermeni ırkçısı olduğu için diğer milletlerin bilhassa da Türklerin milliyetçilik yapmasına karşıdırlar. Bu ayrıca bir bilgi olarak burada dursun. Agos ve Birikim gibi birçok gazete ve dergi vardır. Üstelik bugün Türkçü olduğunu iddia eden yayın organları dâhi zaman zaman Agos ve Birikim’le aynı safı tutmaktadır. Ohannes Kılıçdağı gibi birçok isim, birçok gazete ve dergide bu meseleyle ilgili utanç verici satırlar karalamış, karalamaya da devam etmektedir. Haysiyetsizlik arşa ulaşmıştır.
Anayasa değişikliği, kanun tasarısı, infaz düzenlemesi, umut hakkı, genel af gibi meselelerle Türkiyeliliğe hukukî bir zemin hazırlanmaktadır. “Ah nice bir uyuyan, uyanmayan, çağrışan tellalları duymayan” Türk milleti artık uyanmalı ve bu ikinci ihanet sürecine geçit vermemelidir. Aksi takdirde ileride üzerinde meşruluk kazandırılmaya çalışılan Türk hukukunun Türkiye hatta Anadolu hukukuna dönmesi işten bile değildir.
Türkiyelilik ideolojik bir mesele olmadığı için Türk kimliği, Türk kültürü, Türk milliyetçiliği fikir sistemi üzerine fikrî- ideolojik bir yazı yazma gereği duymadık. Türk milletinin kim olduğunu anlatmadık. Zira onlar bizim kim olduğumuzu biliyorlar. Söylediklerimizin muhatabına ulaşmasını arzu ediyor ve Türk milletine tuzak kuran hain işbirlikçilere sesleniyoruz: Yaptığınız hesapların farkındayız. Türkiyeli değil Türk’üz ve bundan gurur duyuyoruz.
[1] Oklokrasi: Bilgisi ve yetkinliği olmayan güruhun desteğini önceleyen, müstebit ve kanunsuz siyasal katılım biçimidir.
[2] Demos: Yunanca halk.
[3] Durmuş Hocaoğlu, Konuşma ve Düşünme Bir Ve Aynı Şeydir, “Türkiyeliler” Müstesna, Web Analiz, 01.09.2010 https://www.tarihistan.org/konusma-ve-dusunme-bir-ve-ayni-seydir-turkiyeliler-mustesn-durmus-hocaoglu/25345/ (Erişim Tarihi: 31.07.2025)
[4] Ohannes Kılıçdağı, Türkiyelilik Bir Uzlaşma ve Barış Çağrısıdır, Muhalefet Şerhi, Agos Gazetesi, 20.01.2023
[5] M. Aydın, M. Çelikpala, E. Yeldan, M. Güvenç, O. Z. Zaim, B. B. Hawks, E. C. Sokullu, K. Yıldırım,
- Ayhan, M. K. Çoban, S. Kaya, Kantitatif Araştırma Raporu: Türkiye Siyasal Sosyal Eğilimler Araştırması 2021, İstanbul, Kadir Has Üniversitesi Türkiye Çalışmaları Grubu, Akademetre ve Global Akademi.
[6] Detaylı bilgi için bknz: Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları
[7] Nevzat Kösoğlu, Türk Olmak Ya Da Olmamak, Ötüken Neşriyat, 2005
[8] Alper H. Yağcı. Türklük ve Türkiyelilik, Birikim Dergisi, 14.01.2023, https://birikimdergisi.com/guncel/11229/turkluk-ve-turkiyelilik (Erişim Tarihi: 31.07.2025)
[9] Daha detaylı bir yazı için bknz: Erçin Yavuz, Ne Mozaiği Ulan, Yeni Ufuk Dergisi, Eylül 2023

