TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ: KÜLTÜREL AKIL, İÇTİHAT VE SİYASET

0
(0)
TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ: KÜLTÜREL AKIL, İÇTİHAT VE SİYASETNadim Macit

Türk milliyetçiliği hem bir ideoloji hem de bir tutumdur. Tarihin ve kültürün yorumu olması itibarıyla Türk milliyetçiliği bir dünya görüşüdür. Siyasî tutum itibarıyla milleti ve milletin iradesini esas alır. Birlikte yaşamanın ve hak ve hukuku korumanım yolunu millî modelde görür. Irkçılığı ve sömürgeciliği reddeder. Türk milletini üst kimlik olarak kabul eder.

Millet, insanlık tecrübesinin ürünü, birlikte yaşama arzusunun ve dayanışmanın sosyolojik temelidir. Birlikte yaşama tecrübesinin çağdaş biçimidir. Ayrıca uluslararası sistemin yani hukukun ve güvenliğin temelidir. Bu nedenle milletlerin ve milliyetçiliğin devrinin bittiğine yönelik iddialar, milliyetçiliği hafife alan beyanlar tarihî yanılgının eseridir. Çünkü bu görüşlerin tarihî, felsefî ve içtimaî bir gerçekliği yoktur.

Aidiyet ve mensubiyet şuuru kadim geleneğe kadar uzanır. İlk yazıtlar, millet-vatan ve bağımsızlık mefkûresinin somut belgeleridir. Aidiyet ve mensubiyet şuurunun modern tarzı, tarihî mirasın ufkuyla çağın ufkunu birleştiren bir anlayışın ürünüdür. Bu anlayış, toplumsal dayanışma ve birliğin temelini oluşturan hayat felsefesini ve Türk milletinin tarihî varoluşunu her safhada gerçekleştirme mefkûresini ifade eder.

XVII. yüzyılda çökmeye başlayan Osmanlı Devleti, fikrî alanda sona ermesini XVIII. yüzyılda tamamlamıştır. XIX. yüzyılda ise yeni zihniyetin gelişmekte olan unsurlarına dâhil olmuştur. Yeni zihniyet temelindeki arayışlara Türk milliyetçiliği damgasını vurmuş, yeni sistemin fikrî ve siyasî temeli olmuştur. Tarihî ve sosyolojik ayrımlar ve tanımlar eşliğinde kültürel aklı yeniden inşa etmiştir. Bu yönüyle Türk milliyetçiliği kelimenin tam anlamıyla bir içtihat ve tecdit hareketidir. Çetin bir fikrî ve siyasî mücadeleden sonra çağdaş dünyada yerini almış, tarihî görevini üstlenmiştir.

Türk milliyetçiliği, sınıf çatışmasına ve endüstriyel gelişimin ürettiği burjuva sınıfına dayanmaz. Türk-İslâm dünyasının kültürel ve iktisadî alanda çöküşünü aşma arayışına paralel olarak gelişmiştir. Bir fikrî hareket olarak başlamış, model arayışları sürecinde siyasî bir harekete dönüşmüştür.

Türk milliyetçiliği açısından milliyet, ırk birliği değildir. Milliyet bir kültür birliğidir. Kültür, fikrî içtihatların ve hissi uyanışların toplamıdır. Fikrî içtihat ve hissî uyanış, gerçekleri içselleştirmemizi temin eder. Siyaset ise toplumun içindeki fenalıkları yok ederek yerlerine iyilikleri ikame etme eylemidir. Milliyetçi siyaset kültürü esas aldığı için siyasî mülahazalar nedeniyle toplumu ayrıştırmaz. Siyasî rekabeti, ihtilafın değil, millete hizmetin alanı olarak görür. Siyasî mülahazalarla üretilen ayrıştırıcı siyaseti reddeder. Siyaseti milletin hayatını ve geleceğini tehdit eden unsurların izalesi ve hayatı daha anlamlı ve milleti mutlu kılacak unsurları ikame etmenin aracı olarak görür. Milliyetçi vicdanda siyaset hayırda yarışmaktır. Toplum nezdinde kin üretmek, ihtilaf alanları oluşturmak milliyetçi bakışla bağdaşmaz.

Kendi gerçekliğini oluşturulmuş akılda, içtihat ve tecdit hareketini oluşturucu akılda görür. Tarihî tecrübeyi ve geleneği, siyasî ve stratejik aklın kaynağı olarak telakki eder. Bu yönüyle Türk milliyetçiliği, kültürel akıldır. Fikrî içtihatlar, millî uyanış ve mefkûreler cihetiyle geleceğe yönelmiş tarihî akıldır. Bu nedenle Türk milleti, her tarihî kırılma ve yeniden inşa etme dönemlerinde millî şuuru harekete geçirmiş ve büyük yıkımlara karşı başarılı olmuştur.

Başlangıçta, XIX. yüzyılın olgucu ve toplumcu felsefelerinden etkilenmiştir. Bu çerçevede bazı olgucu temaları ve görüşleri bünyesine taşımıştır. Fakat bu temalar ve görüşler daha sonraki milliyetçi düşünürler tarafından elenmiştir. Eleştirel aklî geleneğe dayalı olarak yeniden yorumlanmıştır. Türk milliyetçiliği “sukûn ve vukuf” hâline yaslanan tekrarcı ve statik bir yapı değildir. Hem geleneği korumak hem de çağı idrak etmek için yenilenmeden yanadır. Bu nedenle Türk milliyetçiliği liberal ve muhafazakâr öğretilerin bazı unsurlarıyla kesişir. Fakat Türk milliyetçiliği ne liberallik ne de muhafazakârlıktır.

Türk milliyetçiliği Avrupa merkezli milliyetçi modellerden ve millî sistemden farklıdır. Gerek imanî ve insanî açıdan gerekse siyasetin tatbiki, diğer toplumlara bakışı açısından farklıdır. İnsanî, İslâmî ve millî unsurların ördüğü bir dünya görüşünü ve hayat biçimini esas alır. Herhangi bir millete karşı geliştirilen, ötekine göre var olan bir fikrî ve siyasî hareket değildir. Kendi geleceğine sahiplenme mefkûresinin bir ürünüdür.

Türk milliyetçiliği, İslâmiyet ve milliyeti tarihî ve içtimai gerçekliğin bütünleşen iki yüzü olarak görür. Bunları birbirinden ayırmaz. Her iki kaynaktan gelen değerleri önemser. İslâm’ın tasavvufî boyutunu ahlak felsefesine, teolojik boyutunu toplumsal rasyonaliteye dönüştüren bir anlayışı temsil eder. Münezzel / indirilen aslî din ile müevvel / yorumlanmış tarihi, dini birbirinden ayırır. İslâm’ın temel kaynaklarının modern kültür ve bilimle çatıştığını kabul etmez. Çünkü tabii bir olgu ile ilahî söz çatışmaz. Çatışanlar “epistemik ve politik cemaatlerdir.” Dolayısıyla modern kültürle İslâm arasında bağ kurmak mümkündür.

Bir siyasî hareket olarak erken dönemden günümüze kadar tarihî tecrübenin içinde oluşmuş siyasî sabiteleri esas almıştır. Zihnî ve ahlâkî güçleri geliştirip milletin siyasî ve dinî kurumlarını muhafaza etmekten yanadır. Bu yönüyle Batıcılıktan ayrılır. Geleneksel kurumlara dinî nitelik yüklemenin ve siyasetin belirleyici unsuru göstermenin İslâm ile ilişkisi olmadığını belirterek bu yönüyle de İslâmcılıktan ayrılır. Belirtilen bağlamda Batıcılığı ahlakî yozlaşmanın, kayıtsızlığın ve kültürel bunalımın nedeni olarak görür. İslâmcılığı ise millî hedeflerden yoksun ve millî kültüre karşı lakayt, siyasî gelişmelere dini uydurmaya hevesli tavır sergileyen ideolojik ve sembolik okuma biçimi olarak görür. Bu özelliğinden dolayı kolay eklemlenme karakterine dikkat çeker ve eleştirir.

Türk milliyetçileri II. Dünya Savaşı’ndan sonra Batıcılığa karşı verdiği mücadeleyi yenilemiş, SSCB merkezli Marksist ideolojinin millî değerlere yönelik saldırısını göğüslemiştir. Ağır baskı ve dış kaynaklı siyasi yönlendirmeler ile tasfiyeye tabi tutulmuştur. 1980’den itibaren din-liberal kapitalist sistemin izdivacından neşet eden neo-muhafazakârların milli devlete yönelik saldırılarına karşı fikrî tavır geliştirmişlerdir. Postmodern izafiliğin ayrıştırıcı diline yaslanarak milletin tarihî ve kültürel kodlarını bozmaya, millî devletin kuruluş esaslarını tahrip etmeye yönelik fikrî ve siyasî mücadeleyi, millî ve ahlakî bir görev olarak üstlenmiştir.

Halkın iradesi esastır. Siyaset ve hukuk bu esasa dayandığı müddetçe anlam ifade eder. Milletin hukuku ve bekası örgütlü düzeni korumaktan önce gelir. Olgucu ve ruhanî imtiyaz ve seçkinlik, milletin hukukunu korumaya aykırıdır. Hukuk karşısında herkes eşittir. Hukukun yöneten ve yönetilen arasında bir ayrım yapmadan uygulanması demokrasinin temelidir. Hürriyet, eşitlik ve bağımsızlık; insanî ve İslâmî karakterin şaşmaz ölçüleridir. Demokratik sistem bunları muhafaza ettiği müddetçe anlamlıdır. Ve bunu benimsemek milliyetçiliğin dayandığı esaslar açısından gereklidir.

Uluslararası bir sistemin imkânı, bütün milletlerin politik ve ekonomik bağımsızlığı durumunda mümkündür. Bunun dışına düşen küreselci ve evrenselci yaklaşımlar, sömürgeci medenileştirme projesini meşrulaştırma faaliyetidir. Postmodern izafiliğin ürettiği eştoplumlaştırıcılık ve çoketnikli politikalar, XX. yüzyılın son çeyreğine özgü bir iğreti, politik-stratejik bakış açısıdır. Bu nedenle etnik ve dinî ayrımcılığı özgürlük ve hak arayışı olarak sunmak, Türk milletine yönelik siyasi-stratejik hamlenin bir parçasıdır. Kaldı ki tarihî ufuk, aynı kültürel blokta yer alan bağımsız millî devletlerin geniş tabanlı işbirliğine doğru gitmektedir. Tarihin istikameti bu yöndedir. Dolayısıyla hem millî devlet geçerliliğini korumakta hem de Türk dünyasını kurmanın nesnel şartları teşekkül etmektedir.

1990 sonrası dünyadaki hızlı gelişmelere ve milliyetçiliğe yönelik eleştirilere karşı bir fikrî geç kalmışlık söz konusudur

Bu ortak bir sorumluluktur. Fakat bu sorumlulukta en büyük payı olanlar aydınlardır. Çünkü aydınlar düşünce üretmek yerine gündelik politikanın içine dalmışlardır. Milliyetçi entelektüel zemin belli bir ölçüde zayıflatmıştır. 1990 sonrası dünyada siyaset, biçim değiştirmiştir. Sivil alan güçlenmiş ve sivil toplum kuruluşları tabanda etkin olmaya başlamışlardır. Milliyetçi aydınlar sivil alanı güçlendirme ve kurumsallaşma yönünde bir model geliştirememişlerdir. İletişimsel eylem teorisi bağlamında fikir üretip kamuoyu oluşturmada yetersiz kalmışlardır. Bir fikrî ve siyasî hareketin varlık temeli halktır. Halka yönelik “eğitim, sağlık, ekonomi, kültür ve sanat” alanlarında hizmet sunacak kurumlar, yani eğitim kurumları, özel hastaneler, kültür ve sanat evleri gibi alanlarda örgütlenmek ve kaliteli hizmet sunmak çağımızda var olmanın araçlarını oluşturmaktadır. Belirtilen alanlara ağırlık vermek Türk milliyetçiliğinden bahseden herkesin görevidir.

Birinci Körfez Savaşı’ndan sonra İslâm coğrafyasında yeni bir jeopolitik düzenleme faaliyeti başlamıştır. Bölgenin kilit ülkesi olan Türkiye bu süreçte kontrol altına alınmıştır. Bölgenin kültürel algı kalıbını belirleyen ana unsur İslâm olduğu için siyasî ve stratejik hamlelerin ve saldırıların belirlenen çerçevede yürütülebilmesi için din-liberal kapitalist sistemin izdivacından mütevellit bir siyasî anlayış üretilmiş ve bölge insanın olup bitene karşı sessiz kalması sağlanmıştır.

İkinci aşamada Kuzey Afrika ve Orta Doğu ülkelerinde üretilen yeni tip insan üzerinden geniş bir kalkışma hareketi başlatılmış ve ülkeler iç savaşın içine çekilmiştir. Bu faaliyetlerin nihaî hedefi, sınır ülke olarak tanımlanan Türkiye’ye yöneliktir. Bu sürece karşı fikrî tavır alan Türk milliyetçileri, küresel siyasî otorite ve yerel ortakları tarafından tasfiye edilmek istenmiştir. Bütün baskılara ve entrikalara rağmen milliyetçi fikrî ve siyasî hareket direnmiş ve tasfiye akim kalmıştır.

Önümüzdeki süreç, tarihî ve coğrafî dalgalanmalara gebedir. Dünya sermayesinin tedricî olarak yer değiştirmesi küresel güç denklemini sıkıştırmaktadır. Bu denklemin bozulacağına yönelik muhtemel hesaplar içinde bulunduğumuz coğrafyayı yeniden tanzim etmeyi gerektirmektedir. Böyle bir süreçte Türkiye, Anadolu’nun geçilmez iki duvarı olan millî ve İslâmî ruhu temsil ederek iletişimsel akıl ve eylem modeli çerçevesinde bir duruş geliştirmek zorundadır.[1]


[1] Türk Milliyetçiliği, Kültürel Akıl, İçtihat ve Siyaset isimli eserin Sonuç bölümünden alınmıştır.

Bu yazı ne kadar faydalıydı?

Puan vermek için bir yıldıza tıklayın!

Ortalama puan 0 / 5. Oy sayısı: 0

Henüz oy yok! Bu yazıyı ilk siz değerlendirin.

Bu yazıyı faydalı bulduysanız...

Bizi sosyal medyada takip edin!

Bu yazının sizin için faydalı olmamasından dolayı üzgünüz!

Tell us how we can improve this post?

Yorum bırakın