

Gerçek ve hakikat kelimelerini, günlük hayatta aynı anlamda ve birbirinin yerine kullanırız. Aslında farklıdırlar. Var olan, olan, olmuş olan, olmakta olan gerçektir. İnsandaki muhatap alanı duyularımız ve algı yeteneğimizdir. Algı gücümüzün sonucu, bilmek, bilmeye çalışmaktır. Kendi bedenimiz dahil, tabiatta görünen her şey gerçektir. Oluşumlar eğer duyularımızın, algımızın ve bilgilerimizin alanına giriyorlarsa gerçektirler. Gerçek kabaca bir fotoğraftır, fotoğrafın fizikî ve kimyevî yapısıdır. Fakat bir de fotoğrafın önceki yüzü vardır. Yani fotoğraf oluncaya kadarki gerçeği, fotoğrafı çeken ve kimliği, ustalığı, özelliği, tab odasında (karanlık odada) neyi nasıl kullandığı, önceki gerçektir. Gerçek içindeki bu gerçeğe hakikat denmiştir. Maddenin fakat daha çok canlıların ve özel olarak insanın gerçeği ve hakikati, bizi sınır ötelerine götürür. “Nasıl?”lar gider, “Niçin?”ler başlar. Gerçeği bilmek ve uyum sağlamak, araştırmak, daha çok bilmek söz konusu iken, anlamaya çalışmak ve kabul etmek devreye girer.
Cehalet; gerçeğe ve hakikate karşı takınılmış olumsuz tavır, gerçek ve hakikatten gaflettir. Çoğu kez üzerlerini örtmektir. Kimimiz bunu zanla yaparız. Kimimiz bu cehaleti tembellikle yaparız, kimimiz açık veya gizli kibirle. Kibirle ve benlikle yapılanlar bizi cehaletten ihanete taşıyabilir.
Anahtar kelimelerimizden biri de ahlaktır. Ahlak, tabiata ve toplum düzenine, gerçeğe ve hakikate uyumdur ve davranışın iyi örnek teşkil etmesidir. Mesela yalan, gerçeğe ve hakikate aykırılıktır. Tabiat ve toplum düzenine de zıtlıktır. Bilerek gerçeklerin yerini değiştirmek, düzeni bozmaktır. Bunu yaparak karşısındakini kandırmaktır. Örneklik ise herkesin yapması gereken bir örnekliktir. Doğru olmak, iyilik etmek, yardım etmek vb. gibi. Hile yapmak, dedikodu, fesatçılık ve fitnecilik yapmak, yalan, gıybet vb. ise ahlakî olmayanlardır. Tabiata, topluma, gerçeğe ve hakikate aykırılıktır. Allah’ın sünnetine (adetine, koyduğu kanunlara) aykırılıktır. Bunların bir kısmı, toplum düzenini bozduğu için hukuka aykırılık olur ve suç olur. Bazıları beşeri hukuk alanına girmese de vicdan mahkemesine göre yine suçturlar. Ahlak hukuktan da dinden de daha geneldir. Yani din olsun olmasın, hukuk aksasın aksamasın, ahlak vardır. Din özel bir yoldur ve ahlaka ancak anlam verir ve onu pekiştirir.
Son anahtar kelimemiz siyasettir. Siyaset veya politika üreme kökleri farklı da olsa anlam ve gayelerinde birleşen kelimelerdir. Fertler ve gruplar arasındaki güç ve meyil ilişkilerinin dağılımının yönetilmesi, kaynaklarının dağıtımı, statü ve rollerin iletişim biçimlerinin düzeninin sağlanması, bunlar için yetkili kılınanların oluşturulması, siyaset veya politikadır. Değişiklik ve çeşitlilik içinde kanun yapılması daha doğrusunun ve uygununun bulunabilmesi içindir. İdarî, hukukî, iktisadî, cezaî (karşılık verme), kanaat ve kurallarını yürürlüğe koymaktır. Kısacası yönetme ve yönetilme sanatıdır. Vazgeçilmez dayanakları; gerçek, hakikat, adalet, ahlaktır. Fakat siyaset en çok da bu dayanaklarla sınava tabi olur ve hassasiyeti bu alanlardadır. Siyaseti inşa ederken iç içe veya ayırarak iki yol izlenebilir. Ya cumhura dayanma yeterli görülebilir, yetkiliyi (başkan veya değişik adlar verilebilir, ancak tepeden inme, verasetle gelme, zor kullanarak yetkili olma değil, seçilme şarttır) cumhur seçer, gerisini o düzenler, kontrol mekanizmalarını o kurar, hukuk alanında muhtar yetkililer bulunur ya da farklı görüşlerin oluşturduğu birçok grubun (birden fazla siyasi partinin) içinden yetkililer belirlenir. Hukuk alanı aynı kalır. Birine cumhuriyet diğerine halkın kendi kendini idaresi anlamında aynı anlam olsa da demokrasi deniyor. Birbirinin yerine de kullanılan bu iki şekilde, sosyal dayanak ve son yetkili halktır.
Hukukta olduğu gibi siyasette de her şeyi yerli yerine koymak ilkesi bulunur. İktisadî hayatı düzenlerken açlık-tokluk uçurumları yaratmamak, hukuku korurken özgürlükleri kollamak, özgürlükleri kollarken ahlakı bozmamak, anarşiye yol açmamak esastır. Bunlar olmazsa siyaset gemisi yara almış, batacak demektir. Çırpınmalar boşunadır. Dinde, ahlakta, iktisatta, adalette, her sosyal konuda olduğu gibi siyasette de bozulmaya ve bozgunculuğa götüren iki sebebi gözden kaçırmamalıdır: Cehalet ve hıyanettir.
Cehalet ve ihanet akrabadırlar. İhanet, cehaletten faydalanır, cehalet ihanete göz yumar veya gaflette bulunur. Yani bilerek- bilmeyerek ihaneti besler. İkisinde de parça ile bütünü birbirinden ayırmak söz konusudur. Kendi menfaatlerini veya yakınlarının menfaatlerini genel menfaatten (parçayı bütünden) ayırma temayülü, cehaletin de ihanetin de başvurduğu yoldur. Parça ile bütünün ahengi, yani ben ihtirası ve menfaati ile “biz” gerçeğine aldırış edilmez. Hukuk, kendi temeli olan adaletten uzaklaşır. Ahlak düzeni gittikçe bozulur.
Türk milletinin de içinde bulunduğu İslam dünyası dahil, dünyanın pek çok yeri, bozulmanın ve çürümenin yaşandığı yerler haline gelmiştir. Yazarlar, İslam dünyasını haklı olarak şöyle tanıtıyorlar: Adları yatlarının boyu ile anılan, servetlerini İsviçre’ye, İngiltere’ye, ABD’ye yatıran, zevk ve safayı Batı’da arayan ama kötülüğü Batı’dan bilen ülkeler… Batı iyi bir pabuç değildir, tamam da iyiyi ve kötüyü önce kendinde aramalıdır. Küresel siyasette kötülük ve kötü niyetliler varsa işler iyice bozulabilir. Dış ve iç birleşince yıkım daha kolay olur. Türkiye bunun örneğine aday hale gelmektedir.
Her gün yalan söylemeyi siyaset sananlar, hak ve adaleti çiğneyecek niyetleri için algı yaratmayı siyaset diye yutturan yöneticiler varsa Türkiye neden böyle sorusunu sormayacak mıyız veya bunları görmezlikten mi geleceğiz? Tarikatların gerçek din ile ilgisizliğini bildiğimiz halde, şeyhin depremin yerini- yönünü değiştiremeyeceğini bildiğimiz halde, dinin siyasete alet edilmemesi gerektiğine inandığımız halde, neden bunları kabullenir, göz yumar, ses çıkarmayız? Bu sapkınlıklara göz yummakla kalmaz, eğitim sistemimiz başta, manevi ve maddi dünyamızı bunlara teslim ederiz. İşin kötüsü bizler de buna layık hale geliriz. Çünkü dönüp kendimize bakmayız. Peygamber sözü yere düşmez: “Her toplum layık olduğu idareyi bulur.”
İnsan yiyicilerin ve din tüccarlarının bakmadığı, bakmaya tenezzül etmediği ve ihtiyaç duymadığı kutsal kitabımız ne diyor, buna bakalım mı? “Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım.”(Bakara-67); “…cahillerden yüz çevir.”(A’raf-199); “Sakın cahillerden olma.”(En’am-35); “…Hakkında bilgin olmayan şeyi benden isteme, cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum.”(Hud-46); “Onlar koyu bir cehalet içinde kalmış gafillerdir.”(Zariyat-11). Bunlara bir de şu ayeti ekleyelim: “De ki: Rabbim! İlmimi artır.”(Ta-Ha-114).
Gerçekten, hakikatten, ilimden yana olunca toplumun mutluluğu ve ilerlemesi daha sağlam olur. İman etmek hem daha kolay hem daha samimi olur. Bunun karşıtı gaflet daha ötesi zulümdür. Çünkü zulüm Hakk’ın gasp edilmesidir. Mutlak Hakikatin (Allah’ın) hakkını gasp etmektir.

