
Millî kimlik; dil, tarih, kültür unsurlarının ortaklığından meydana gelen ortak bilinçtir. Dilaver Cebeci de dilin lirik özelliğinden faydalanarak millî tarih ve millî kültür unsurlarını bir araya getirerek milli kimlik inşası odağında toplumsal hafızanın yeniden uyanması ve dirilmesi mücadelesini vermiştir. Milletler, millî kimliklerinden kopuk bir yaşama sürüklenirse Gökalp’ın tabiriyle kültürel buhrana kapılırlar. Cebeci’nin şiirleri bu buhranın orta yerinden yükselen kimlik muhafaza mefkûresidir. Cebeci; şiirlerinde Türk milletinin geçmişten gelen değerlerini, savaşlarını, zaferlerini, bağımsızlık mücadelelerini, karşılaştığı sorunları, önemli şahsiyetlerini idealize ederek millî bilinç oluşturma gayesi gütmüştür çünkü millî kimliğin oluşması için en temel unsurlar ortak dil, ortak kültür ve ortak tarih bilincidir.
Gökalp’a göre kültür; bir milletin tarihî süreç içinde kendi toplum vicdanından çıkararak ürettiği, ona özgü manevi değerler bütünüdür. Kültür; dil, din ahlak, hukuk, estetik, gelenek görenek, edebiyat, sanat, müzik, folklor vb. tüm özgün unsurları kapsar. Bu yönüyle kültür; bir milleti diğer milletlerden ayıran, aktarılması güç ve yerel özellikler taşıyan millî kimlik kaynağıdır. Cebeci; millî kimliğin inşasında, kültürün ifade edilmesi ve yaygınlaştırılmasında milli duygu ve değerleri yansıtan önemli bir araç olarak edebiyatı kullanmıştır. Böylece toplumsal ortak hafızada folklorik bilinç oluşturarak, bir milletin aitlik hissini yeniden yeşertip ortak kimlik etrafında birleştirerek o milleti kimlik buhranından kurtarmıştır.
Dilaver Cebeci’nin Dönence şiiri; modern dünyanın getirdiği yozlaşmaya duyulan huzursuzluğun, mevcut hale yabancılaşmayla geçmişe duyulan derim özlemin, kadim köklere doğru yapılan ruhani dönüşle temiz bir başlangıç arayışının şiire yansımasıdır.
Dönence kavramı coğrafi bir terim olmanın ötesinde şimdiki zaman düzenindeki keşmekeşten kurtulup kendini yenileme, idealize edilmiş geçmişi geri isteme, kaybedileni arzulama, yarım kalmışlıktan kurtulma evrenidir. Çünkü şiirde içinde bulunduğumuz zaman arzulanamayacak kadar bozulmuş ve kaçmak istenecek kadar da kirlidir. Dönence, bu keşmekeşten çıkarak milletin kendi özüne, ideal olana dönüşünün başlangıcıdır.
Hani kısrak memelerinden ufukları sağardık,
Kısrak, dişi attır. At Türk’ün kanadı, yarıgöçebe yaşamın ayrılmaz parçasıdır. O yüzden kutsal sayılan kült hayvanlardandır. At, cihan hâkimiyetinin yani kızılelma ülküsünün rızık kapısıdır. Cebeci’nin atı burada kısrak olarak vurgulaması onun doğurganlığı ve üretkenliğini anlatır. Ondan süt değil ufukları sağarak soyutlanmış imge ile sınır tanımaz, geniş coğrafyalardan (ufuklardan) beslenerek ve büyük medeniyetler kurarak imkânsızı başaran Türk milletinin cihanşümul karakterini vurgular. Bu, milletin kendi doğasından gelen saf ve güçlü yaratıcılığıdır.
Esrik dolunaylar öperdi çekik gözlerimizden.
Bu dize, antropolojik hafızanın gözler önüne serilişi ve Ziya Gökalp’ın da üzerinde durduğu soya bağlılık ve millî şuur kavramının şiire yansımasıdır. Çekik göz imgesiyle Türklerin atalar yurdu Türkistan’daki genetik köklerine doğrudan bir atıfta bulunmuştur. Esrik dolunayların bu çekik gözlerden öpmesi ise Türk milletinin özlenen geçmişteki doğa ile olan uyumudur. Doğa bile Türk’ün o saf, temiz gözlerini kendinden geçmiş bir şekilde yani esrik bir ruh haliyle öper ve mest olurdu.
Gökten firuze yağardı hep firuze yollara düşerdik.
Bu dizede Türklerin millî rengi firuze (turkuaz), gökyüzünü temsil eder, gökyüzü Gök Tanrı ile bağlantılıdır. Gökten firuze yağması Tanrı’nın bir lütfu olan ilahi bir bereketin ve millî estetiğin hayatın tüm alanlarına sirayet etmesidir. Şimdinin grileşmiş beton yığınlarına tepki olarak gökten nur gibi yağan firuze ile millî kimliğin iade-i itibarını istemektedir. Yollara düşerek, Türk milletinin bugünkü durağanlığından kurtarıp özündeki dinamikliğe ulaşarak; arzu edilen geçmişe göç etmeyi, unutulmak üzere olunan millî duyuşu yeniden fethetmek arzusuyla ortak kimlik etrafında yeniden birleşmeyi özlemektedir ve bu onun dizelerinde bir kızılelmadır. Bu ülkü ise bugünün ruhunu yitirmiş dünyasından, kirlenmiş mavilerinden yani kültürel buhrandan kurtularak köklere dönüş ile gerçekleşebilecektir. Kaybedileni geri alma arzusunu, “hani” diyerek tetiklemektedir.
Topla çadırları apakayım burdan gidelim.
Dönencenin gerçekleştiği an, idealize edilen tarih ile yozlaşmış günümüz arasındaki bir kırılma dönümüdür. Burdan gitmek, kaçış değil hicrettir. Millî kimliğin muhafazasının hicretidir. Çadırları toplayarak modern dünya hapishanesinden kurtulmak isteyen şair, beton yığınlarını reddeder. Çadırları toplamak vatana, baba ocağına, millî hafızaya dönmektir. Bozulan düzenden kaçıp yeniden düzen kurmanın başlangıcıdır. Çadırları apakayın toplaması ise, kadının Türk aile yapısında kurucu unsur olmasındandır. Şair apakay diyerek burada eşine seslenir. Kadın burada ortak kültürün yapıcı ve kurucusudur. Böylece bizim olmayanların içinde yaşadığımız kimlik buhranından kurtulup bizim olana yani ideal zamana dönmenin tam vaktidir.
Bir divane kirmene sarardık sonsuz mesafelerin / Alp-eren dağlara yaslanırdık korkulardan azade / Uçmaktan ırmaklar gelir, çimerdik sularında.
Kültür, halkın gündelik yaşam alışkanlıklarında kendini gösterir. Sonsuz mesafeleri kirmene sarmak millî kimliğimizdeki sabrımız ve bu sabrın sonucundaki üretken yanımızdır. Diğer taraftan da sonsuz mesafelerin kirmene sarılması, zaman ve mekânı kendi ritmimizde şekillendirip cihan hâkimiyeti mefkûremize uydurmamızın temsilidir. Mefkûrelerimizin bir derviş sabrıyla, kutsal Türk kadınındaki özveriyle işlenmesi ve modern dünyanın köksüz, geleneği ve dayanağı olmayan, topluma bağlılık göstermeyen, dayanaksız, telaşlı tavrına karşı kendi değerlerini merkeze alan, sonsuzluğu avuçlarına sığdıran millî değişim arzusu vurgulanmıştır.
Korkudan azade bir şekilde dağlara yaslanmak millî bir güven duygusunun yansımasıdır. Modern dünya düzeninin yarattığı ve çıkarlar doğrultusunda faydalandığı bireyci, korkak, güvensiz, yalnızlaştırılmış insan figürünü reddeden şair alp-eren karakterine geri dönüşü arzular. Bu arzu millî kimliğe sahip çıkma arzusudur. Alp-eren, güç ile gönül birliğinden doğan ideal Türk tipidir. Kültürün sağlam, kurtarıcı ve inşa edici dinamiklerindendir.
Uçmaktan gelen ırmaklar; Türk millî hafızasındaki vatan toprağının, suyun kutsallığının yansımasıdır. Cennetten gelen ırmaklarda çimmek millî ruhun arınması, özün temizliğidir; millî kültüre dönüş ile modern dünyanın keşmekeşinden arınmaktır. Şair, Türk millî kimliğini sonsuzluğu avuçlarında eğirecek kadar kudretli, dağlara yaslanacak kadar vakur, cennet pınarlarında yıkanacak kadar temiz bir kültüre dayandırır ve bu dayandırmayı folklorik şiir söylemiyle yapar.
Önce kubbeler yıkıldı üstümüze / Gökler çökecek birazdan…
Kubbelerin yıkılması, kültürel yabancılaşmanın acı çığlığıdır. Millî değerler modern yozlaşmanın karşısında zayıflayarak toplumun üzerine çökmüştür. Kırılma anıdır, kültür enkazıdır. Göklerin çökmesi ile millî kimliğin yok olması söz konusudur. Şair, toplumu uyarmaktadır. Gökler çöktüğü vakit dönüşü olmayan yola girilmiş olacak ve milletin kıyameti gerçekleşecektir. Şair artık “Eyerle atları apakayım burdan gidelim.” diyerek mensup olduğu toplumunu eyleme, aksiyona geçirmeyi hedefler. Temelsiz yıkıntılar arasında can bulmanın imkânsızlığının farkında olarak kültürel hicreti tekrar hatırlatır. Kültür, yıkıntılara maruz kalsa da yeniden doğma gücüne sahiptir. Bu, içimizdeki apakayın uyanıp atının sırtına atlayıp özüne doludizgin yol almasına bakar.
Sallanır dururdu güneş bir tuğun saçaklarında / Göğcek ormanlarda göğerirdi sevdamız / Oturur bengü taşlara adımızı vururduk / Böyle sert değildi kayalar / Uçurumlar böyle dipsiz… / Giyindir çocukları apakayım burdan gidelim.
Güneşin bir tuğun saçaklarında sallanması, Türk cihan hâkimiyeti mefkûremizin kozmik boyutudur. Türk’ün millî iradesi kâinat ile uyumudur. Oğuz Kağan Destanı’ndaki “Gök çadır bolsun, kün tuğ bolsun” sözü savaş gücüyle bir yayılmayı değil genel ve kapsayıcı bir felsefeyi ifade eder. Gökyüzünün altındaki her yer vatan, vatanın sınırı ise gökyüzünün bittiği yerdir. Böylelikle Türk, bir sorumluluk vazifesiyle güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar olan tüm alana adalet götürmeyi ve Türk iradesi ile küfrün karanlığını yok edip aydınlatmayı hedefler. Dolayısıyla bu onun için dünyaya nizam verme, adaleti yayma töre ile yönetme ülküsünün bakış açısıdır.
Göğçek (güzel) ormanlarda sevdamızın göğermesi (yeşermesi), millî kimliğimizin köklerinin yapay düzlemdeki modern dünyada değil bozulmamış, tabiat ile hemhâl içinde olan özümüzde olduğu vurgulanır. Yeniden filizlenmek, yetişmek; öze dönmekle olasıdır.
Bengü taşlara adımızı kazımak ölümsüzlüğün, kalıcılığın, sonsuzluğun yani Türk kültür ve kimliğinin tapu senedidir. Kültürün sürekliliği tarihî bilinç ile bağlantılı ilerler. Bengü taşlara adımızı vurmak tabiri ile şair, kimliğimizi tarihe ve ebediyete tescil ettirdiğimizi hatırlatır; günümüz kimliksizliğinden şikâyetçidir. Kayalar sert, uçurumlar dipsiz… Toplumu yaratan kültür, koruyucu ve sarıp sarmalayıcıdır. Köklerden kopuş insanı içine düştüğü bir boşluğa hapsetmiştir.
Nesilleri kurtarmak için buradan gidilmelidir. Çocukları giyindirmek ise millî kimlikle, millî terbiyeyle, millî ahlak, anane, örf ve töre ile olur. Modern dünyanın sert kayalarından, dipsiz uçurumlarından kaçış arzusu vardır. Bu, millî kimliği kaybetmemek için gelecek mücadelesidir.
Güneşimiz yeniden tuğumuzda parlamalı, sevdamız göğçek ormanlarımızda yeniden yeşermeli, adımız her daim bengü taşlarda yaşamalı… Vakit hicret vaktidir. Millî ritmimizi kaybettiğimiz bu modern dünya kâbusundan uyanamazsak, çocuklarımızı yozlaşmış yeni dünya düzeni adlı canavarın pençesinden kurtaramazsak bengü taşlardaki adımız bizi kurtaramayacak, millî kıyameti yaşamamız kaçınılmaz olacaktır. Vakit hicret vaktidir!
“Bir yaz gecesinde çıkalım samanyoluna / Ata bergüzerı yıldızlara konalım / Bir ince yağmur yağsın uyansın kervansaraylar / Böyle ürkek değildi bakışların / Kirpiklerin böyle ıslak… / Haydi sil gözlerini apakayım burdan gidelim…”
Türk milliyetçiliği ülküsü sadece geçmişle muhatap olan değil geleceğe yön veren güçtür. Şair, modern dünyanın yeryüzündeki yozlaşmasından kurtulmak için yüksel idealler oluşturmak ister. Yıldızlara tutunmak, millî kimlik olgusunu yeryüzünün dar kalıplarından çıkarıp cihanşümul bir iddiaya taşımıştır.
Kervansarayların uyanması ise uykuda olan millî hafızanın, sosyal dayanışmanın yeniden canlanmasıdır. Yağmur ile gelen uyanma ise arınma sonucunda millî geleneklerin yeniden işler hale getirilmesinin arzusudur.
“Böyle ürkek değildi bakışların, kirpiklerin böyle ıslak…” derken apakayın yüzündeki ürkeklik, hüzün; yozlaşmış modern dünyanın getirdiği yabancılaşmayla insan ruhundaki çürümenin verdiği sancının yansımasıdır. Kültür, insana güven ve huzur verir. Millî kimliğinden kopan birey güvensizlik ve hüzün buhranı içinde boğulmaktadır. Öz yurdunda garip, özünde ürkekleşir. Şair burada apakaya seslenerek Türk millî kimliğinin uğradığı manevi yıkımın teşhisini koyar.
“Haydi sil gözlerini…” bir teselli değil mağduriyetten çıkıp eyleme geçme çağrısıdır. Dönence, kimlik buhranındaki Türk milleti için bir çıkış yolu gösterir. Millî hafızanın hatırlanışı, geleceğe, yozlaşmış güncellikten kurtuluşa geçmek için bir hareketliliktir. Çadırları topla, atları eyerle, çocukları giyindir, sil gözlerini, buradan gidelim… Bu aşamalar öze, millî kimliğe dönüş yolculuğudur. Millî kimliği kaybetmemek, millî kimliğe sahip çıkmak adına verilen vicdan devinimidir.

