YURDUNU KAYBEDEN ADAMLAR 

0
(0)
YURDUNU KAYBEDEN ADAMLAR Mirmahmut Haşimzade

“Yurdunu kaybeden adam için hürriyetin bile bir manası kalmadığını şimdi anlıyorum. İçinde doğduğum, gülüp oynadığım yerlerde benim dilim konuşulmuyor artık. Bir zamanlar, o topraklarda dilini konuşan insanların ne olduklarını da bilmiyorum.” 

-Cengiz Dağcı 

Bu satırların yazıldığı Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam gibi kitaplarında Cengiz Dağcı bir milletin vatanlarını nasıl kaybettiğini tüm yaşanmışlıklarıyla anlatıyor. Dağcı, Kırım özelinde meseleyi anlatsa da aslında Kafkasya, Türkistan ve daha birçok yerdeki Türk yurtları da aynı kaderi yaşamıştı. Yüzyıllar boyunca sürecek işgal, zulüm ve korku günleri…  

Yukarıda bahsedilen ve yazının da konusu olan 2. Dünya Savaşı’nda Türklerin yaşadıkları, başlarından neler geçtikleri en azında Türkiye ve bazı Türk yurtlarında çok bilinen bir konu değil. Bu yazıda dünya tarihinin gördüğü en büyük ve en kanlı savaşında Türklerin (yani Türkistan, Kafkasya ve Sibirya Türkleri) nasıl bir hayat geçirdiğini, hangi şartlar altında yaşam mücadelesi verdiğini, bir tarafta Kızıl Ordu diğer tarafta Nazi Almanyasının gölgesinde ne için cephelere sürüldüklerini ve savaşın sonunda neler olduğunu ele alacağız.  

Meseleyi anlamak için 2. Dünya Savaşı’nın biraz öncesine bakmak gerekiyor. 1917 Bolşevik İhtilali ile beraber hem Rusya’da hem de çevre bölgelerde yeni bir dönem başlamış ve Çarlığın yerini Sovyetler Birliği devralmıştı. 1920’li yıllarda başlayan Bolşevik işgalleri Doğu Avrupa’nın bir kısmı, Kafkasya, Türkistan ve Sibirya bölgelerini tek bir yönetim altında yani Komünist Parti’nin yönettiği Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği altında birleştirdi. Tabi ki bu birleşme, uygulanan politikalardan dolayı Çarlık devrini bile aratacak yeni bir karanlık dönemin başlangıç fitili oldu. Komünist Parti iktidarı başa geldiği an itibarıyla radikal değişiklikler yapmaya başlamış ve kendisine muhalif ya da muhalif olabilecek herkesi ortadan kaldırmak için harekete geçmişti.  

Özel mülkiyeti ortadan kaldırarak uygulanan kolektivizasyon politikaları kıtlıklara sebep olmuş, dolayısıyla kıtlıklara ve milyonlarca insanın açlıktan acı çekerek ölmesine neden olmuştur. Bunun yanında rejime muhalif olan herkesin tutuklanıp çalışma kamplarına gönderilmesi veyahut idam edilmesi, Kızıl Emperyalizmde ancak Komünist Parti’ye boyun eğerek yaşanılabileceğini göstermişti. Lenin ve Stalin döneminde milyonlarca insan bu gibi sebeplerden dolayı acımasızca katledildi.  

Yukarıda anlatılan olaylar 1924’te Lenin’in ölümünden sonra başa geçen Josef Stalin iktidarında zirveye ulaşmıştı. 1929-36 arasında bilinçli bir şekilde gerçekleştirilen kıtlıklar, 1936-38 yılları arasındaki rejim muhaliflerinin tasfiyesi yani aydın katliamları ve daha birçok baskı insanların, özellikle de Türklerin  gözünde Komünist Parti’yi bir ölüm makinesi olarak göstermiş ve insanlar ona yaklaşmak zorunda kalmış ama aynı zamanda ondan korkar bir hâle gelmişti. Sovyetler Birliği’nde bunlar yaşanırken dünya da değişiyordu.  

1.Dünya Savaşı’nın yenilgisinin bedelini ödeyen Almanya çalkantılı bir dönem geçiriyordu. Almanya; ordusu dağıtılmış, ekonomisi paramparça olmuş ve çökmüş bir vaziyette savaşın galiplerine savaş tazminatı ödüyordu. Ancak Almanya’nın kaderi, sonrasında tarihin en büyük diktatörlerinden biri olacak Adolf Hitler’in başa geçmesiyle tam aksi istikamette değişecekti. Liderliğini yaptığı Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi ile Hitler 1933 yılında Almanya’nın yönetimini ele aldı. Artık Almanya, Nazizmin hâkim olduğu bir devlet, Almanların deyimiyle 3. Reich yani imparatorluk hâline gelmişti. Her alanda Hitler, Almanya’yı kalkındırıyor ve yükselişine hız vermeye devam ediyordu. Hitler, Nazizmin benimsediği “Lebensraum” yani “Hayat Sahası”nı oluşturmak için çevre ülkelere gözünü dikiyordu. Lebensraum, dünyadaki bütün Almanların yaşayabileceği ve tek bir güç hâline gelebileceği bir doktrin mahiyetinde idi. Hayat Sahası’nın oluşturulması için Hitler, önce Avusturya ve Çekoslovakya’yı ilhak etmiş ve beraberinde 1 Eylül 1939’da Polonya’yı işgal ederek resmen 2. Dünya Savaşı’nı başlatmıştı.  

2. Dünya Savaşı’nın Başlangıcı ve İlerleyişi 

Avrupa’da başlayan ve sonrasında dünyanın birçok bölgesine sıçrayacak olan bu kanlı çatışma tarihte eşi benzeri görülmemiş bir yıkıma neden oldu. Birçok millet tekrardan cephelerde birbirine karşı bir mücadeleye girişmiş ve milyonlarca insan hayatını kaybetmişti. Aynı şekilde milyonlarca Türk yine bu savaşta bulunmuş ve yine milyonlarcası hayatını kaybetmiştir. Sovyetler Birliği içerisinde yaşayan Türkler zorla savaşa sürülmüş ve en ön cephelerde Almanlara karşı ölüme sürüklenmiştir. Bunu daha iyi anlamak için savaşın Sovyetler nezdindeki durumunu ve Nazi Almanyasının yenilmesine kadarki sürecini incelemek gerekiyor.  

1939’da Nazi Almanyası ve Sovyetler Birliği bir Molotov-Ribbentrop Paktı ile Polonya’yı işgal etmiş, batı tarafı Almanya’ya geri kalan tampon bölge ise Sovyetlere bırakılmıştır. Böylelikle iki taraf arasında bir saldırmazlık anlaşması imzalanmış ve Doğu Avrupa’da kısmi olarak savaş ilerlememiştir. Ancak 1940 yılından itibaren Almanlar, Avrupa’nın geri kalanını işgal etmeye devam etti. Fransa, İskandinavya, Balkanlar ve birçok gölge, güçlü Alman istilasına karşı boyun eğmek zorunda kaldı. Artık savaşın doğuya doğru ilerleyeceği herkes tarafından biliniyordu.  

Kızıl Ordu’daki generaller de yaşanan tüm bu gelişmeleri Stalin’e raporlasalar da hiçbir önlem alınmıyordu. Hatta Stalin bu raporları getiren generallerini korkaklıkla suçlamış ve idam ettirmiştir. Dolayısıyla Sovyet ordusunun üst kademesi zayıflamış ve gücünü kaybetmiştir. Bunu sonucu savaşın ilerleyen yıllarında net bir şekilde görülecekti. Komuta kademesi olmayan  ve yokluk içerisindeki Kızıl Ordu milyonlarca askerini cephelerde ya esir olarak ya da ölü olarak kaybedecekti. 22 Haziran 1941 tarihinde beklenen fırtına koptu ve Nazi Almanyası, Sovyetler Birliği’ni işgale başladı. Alman ordusu 4 milyona yakın asker, 3200 top, 4300 uçak ve on binlerce top ve tankla 2. Dünya Savaşı’nın en kanlı ve büyük cephesi olan Doğu Cephesi’ni açmış oldu.  

Kısa zamanda güçlü Alman birlikleri bütün Doğu Avrupa’yı ele geçiriyor ve Sovyet topraklarında hızla ilerlemeye devam ediyorlardı. Savaş başladığında Kızıl Ordu yaklaşık olarak 34 milyon insanı silahaltına almıştı ve bunların 8 milyonu Rus olmayan topluluklardı. Veriler net olmamakla birlikte bunların birçoğu ya Türklerden ya da Kafkasya’da yaşayan Müslümanlardan oluşuyordu. Tabi ki kızıl emperyalizm en ön ve kanlı cephelere Moskova gençlerini değil insan olarak bile görmedikleri Türkleri gönderiyorlardı. Zaten Sovyet ordusunun içinde bulunduğu müşkül vaziyet, ne için bile o cephelerde olduklarını bilmeyen insanların ölümüne yol açmıştı.  

Doğu Cephesi’nin ilk yılında bile Sovyetlerin Almanlara verdiği esir sayısı iki milyonu geçiyordu. Ancak bu Moskova’nın umurunda bile değildi. Çünkü düşmana karşı yenilmek ve esir düşmek vatana ihanet olarak kabul ediliyor ve zaten esir düşenin yaşamasının da bir önemi kalmıyordu. İşte Sovyetlerin kendi ordusuna verdiği önem bu kadardı. Tabi durum Almanya tarafında da çok farklı değildi. Bu kadar kısa süre içerisinde bu kadar çok esir almayı Almanlar da beklemiyordu. Esir aldıkları milyonlarca askeri hayatta kalma ihtimalinin neredeyse imkânsız olduğu kamplara dağıtıyorlardı. Alman ordusu komutanlığı, Sovyet esirlerine ayrı bir kötü muamele uygulama konusunda askerlerine hususi emirler veriyordu. Çünkü Bolşevik olanlar insan değiller ve insan olarak muamele görmeyi de hak etmiyorlardı. Bu sebeple kamplarda ölüm oranları bir hayli fazlaydı. Nazi Partisi’nin ırk teorisine göre Alman olmayanlar “Untermensch” yani aşağı ırk oldukları için özellikle Asyalı esirlere daha kötü davranılıyordu. Milyonlarca Türk ve Müslüman bu kampların dayanılmaz şartlarında hayatını kaybetmişti. Almanların zaten öldürmek için her zaman bir sebepleri vardı. Yavaş çalışma, boyunuzun uzun veya kısa olması, bir rahatsızlığınızın baş göstermesi, Avrupalı olmamanız yeterli sebeplerdi.  

Ayrıca savaş sırasında Alman ordusunun ilerlediği yerlerde Yahudilerin bulunup imha edilmesi için bilhassa SS (Alman ordusundaki paramiliter teşkilat) bünyesinde özel birlikler kurulmuştu. Ancak yeterli bilgi sahibi olmayan ve zaten işleri adam öldürmek olan SS’ler sünnetli oldukları için binlerce Türk’ü Yahudi olduğu gerekçesiyle idam etmişlerdi.  

Esir Kamplarından Alman Ordusuna 

Nazi Almanyası 2. Dünya Savaşı’nın doğu cephesini başlatmadan önce her türlü hazırlığı yapmış ve her türlü olasılığı hesaplamaya çalışmışlardı. Yani savaş boyunca kaç esir alınacağı, hangi esirin hangi milletten olduğu, bu esirleri nasıl ve hangi alanlarda kullanacakları büyük bir titizlikle hazırlanmıştı.  

Hitler bu konu üzerinde hassasiyetle durmuş ve savaşın seyrini olabildiğince kendi lehine çevirmek için Almanya’nın bütün bakanlıklarıyla stratejik hamleler yapmıştı. İlk ve en büyük örneklerinden biri olarak esirler yol yapımlarında ve fabrikalarda çalıştırılmış, Alman savaş ekonomisine büyük kazanç sağlamıştır. Kaldı ki 1941 öncesinde bütün milletleri aşağıladığı konuşma ve yazılarıyla çekilecek adımlar atmıştı. Bunun en büyük örneği Alfred Rosenberg’in yönettiği “Ostministreum” yani Şark Bakanlığı olmuştur. Başlı başına bir araştırma konusu olduğu için Şark Bakanlığını genel hatlarıyla anlatalım: Alman ordusunun Doğu’da rahatça ilerleyip hâkimiyetini arttırması ve Avrupalı olmayan Asyalıları kullanabilmek için Wehrmacht’a bağlı bu yapı oluşturuldu. Bakanlık, hem işgal altındaki topraklarda hem de Sovyetlerde yaşayan insanlara sürekli olarak kolhozların kaldırılacağı, kendi topraklarını yönetebilecekleri ve bunun gerçekleşmesi için de Almanya’ya yardım etmeleri gerektiğinin propagandasını yapıyordu. Nitekim bu durumun müspet neticesi 1941 yılının sonlarında esir kamplarında bulunan Türkistanlı ve Kafkasyalı oluşturulan askerî birliklerle görülmektedir.  

Bu zor ve acı vakitlerde Mustafa Çokay, Mehmet Emin Resulzade gibi aydın isimlerimiz kamplarda ağır şartlar altında yaşam mücadelesi veren Türk esirler için bu faaliyetlerde rol oynamışlardır. Onların daha iyi koşullar içinde yaşayabilmesi ve umutlarının tükenmemesi için birçok kampı gezmiş olan Mustafa Çokay belki de binlerce Türkistan Türkünün hayatını kurtarmıştır. Alman makamlarına onların ihtiyacı olan temel imkânları cüzi miktarda da olsa iletebilmişti. Çokay belki Nazilerle iş yapmış ancak nihayetinde esaretteki Türklere o korkunç zamanlarda bir kurtarıcı olmuştur. Ve buradan şu sonuç çıkmaktadır: Alman ordusuna yani Türkistan ve Kafkasya Lejyonlarına katılanların birçoğu sözde “gönüllü” olmaları değil (çünkü Almanlar onların gönüllü olarak katıldığını iddia ediyor) , bir nebze olsun daha iyi yaşayabilmek içindi.  

Daha önce de konusu geçmiş olan, lejyonların kurulmasından önce bölgelerine göre ayrılmış olan esir Türklerin tespit edilip orduya hızlıca alınması Şark Bakanlığının işini kolaylaştırmıştı. 1941 ve 1942 yılında isimleri sürekli değişmiş olsa da mahiyeti aynı olan askerî birlikler şu şekilde ayrılmıştı: Türkistan Lejyonu, Kuzey Kafkasya Lejyonu, Azerbaycan Lejyonu, Volga – Tatar Lejyonu, İdil – Ural Lejyonu ve Kırım Lejyonu. Aslında baktığımızda Almanların milletimizin zor durumdaki fertlerini nasıl kullandıkları anlaşılıyor.  

Bu birliklerin kurulmasından sonra Alman ordusu içerisinde bulunan Türklerin hayatları belki biraz daha iyi koşullara erişebilmişti. Tabi daha iyi koşullar derken kastettiğim günde bir öğün sıcak yemek, nispeten daha iyi bir kıyafet ve dinî özgürlüktü. Alman ordusunun yüksek kademesi, herhangi bir başkaldırı olmaması ve askerlerin motivasyonunun güçlü olması amacıyla ibadetlere karışmıyordu. Bu işin görülen tarafıydı. Bir de Alman askerlerin gerçekte nasıl davrandığını bilmek gerekiyor ki ordudaki Alman zihniyeti anlaşılsın. Her ne kadar Almanlar ordularına Türkleri “gönüllü!” olarak almışsa da hiçbir zaman onlara insan gibi davranmadılar. Hâlâ Türk ve Kafkasyalı askerleri eziyor, aşağı ırk ve barbar Moğollar olarak görüyorlardı. Bir örnekle durum çok iyi anlaşılacak: Siz Türkistan Lejyonunda görevli bir yüzbaşı veya daha yüksek rütbeli bir subay dahi olsanız astınız olan bir Alman çavuşuna tekmil vermek ve ona saygı göstermek zorundaydınız. Herhangi bir sorunda haklı bile olsanız bir Alman askerine karşı daima suçlu ve haksız bir konumda olmak mecburiyetindeydiniz.  

Ya da bir başka hususa değinelim: Kurulan lejyonların kendilerine has arma ve bayrakları mevcuttu. Örneğin Türkistan Lejyon’nda camii motifi ve Tengri biz menen yazıları veyahut Azerbaycan Lejyonunda günümüzde de kullanılan Azerbaycan bayrağı bulunuyordu. Bunun sebebi, Alman olmayanların gamalı haç ve Alman kartalı taşımaya layık görülmemesiydi…

Bir diğer ve belki de en önemli meselelerden birisi gönderildikleri cephelerdi. Kızıl Ordu’nun yaptığından çok farklı olmayarak bu askerler savaşın en kanlı yerlerine zorla gönderiliyorlardı. Stalingrad, Smolensk ve Leningrad gibi milyonlarca insanın hayatını kaybettiği yerlerde Alman ordusunun en önünde yine Türkler bulunuyordu. Savaşın ilerleyen sürecinde Doğu Cephesi’ndeki Almanların geri çekilmesi ile birlikte Türkistan Lejyonları da farklı bölgelere sevk edilmişti. 1943 sonrasında birçok birlik Batı Cephesi’ne yani Fransa ve Hollanda’ya gönderilmişti.  

Zaman ilerledikçe Şark Bakanlığı, lejyonların komutanlarını 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusunda görev yapmış Alman subaylarından seçmeye başladı. Öncesinde Türkleri tanımayan ve onlara daha kötü davranan subaylar Doğu’da pek de bir başarı sağlayamamıştı. Ancak Türkleri tanıyan subayların başa geçmesi lejyonların başarısını Batı Cephesi’nde göstermişti.  

Almanya her ne kadar cephelerde tutunmaya çalışsa da 1943 sonrasında işler artık onlar için tersine gitmeye başladı. 1943’te Sovyetlerin karşı atağa geçip Avrupa’ya ilerlemesi ve 1944’te ABD’nin savaşa dâhil olması, Almanya için sonun başlangıcı oldu. Hal böyle iken Türkistan ve Kafkasya Lejyonlarında firarlar da bir hayli artmaya başladı. Sebebi, Almanya’nın savaşı kaybetmesi durumunda tekrar esaret hayatına girecek olmak endişesiydi. Firar eden askerlerin önemli bir kısmı partizan kuvvetlerine katılıyor ve savaşın başındaki gibi yine Almanlara karşı savaşıyorlardı.

Şubat 1945’te toplanan Yalta Konferansı’nda Türkistan ve Kafkasyalı lejyonlarındaki askerler için korkunç bir karar alındı. Müttefik Kuvvetlerin (ABD, Fransa, İngiltere) Alman ordusunda ele geçirdiği bütün eski Sovyet vatandaşları Sovyetler Birliğine teslim edilecekti. Bu kararın tek bir anlamı vardı: Türkistan ve Kafkasyalı askerlerin ölüm kararı. Çünkü Sovyetlerin gözünde onlar vatana ihanet etmiş ve öldürülmesi gereken insanlardı. Hatta esir düşmek bile idam etmek için yeterliydi. Çünkü eğer bir insan esir düştüyse yeterince iyi savaşamaması dolayısıyla zaten ölmeyi hak etmişti.

Kendisi de Kırım Lejyonu’nda bulunmuş ve kitaplarını severek okuduğumuz Cengiz Dağcı şöyle diyor:  “Yurdunu kaybeden adam için hürriyetin bile bir manası kalmadığını şimdi anlıyorum.” 

Ne ilginç değil mi? Önce zorla Kızıl Ordu tarafından askere alınıp cepheye gönderiliyorsunuz.   Sonrasında Almanlara esir düşüyorsunuz ve korkunç bir esir hayatı başlıyor. Daha sonra sizi türlü vaatlerle kandırıyorlar; daha iyi koşullar ve özgürlük yalanlarıyla ordularına alınıyorsunuz. En sonunda Almanya kaybediyor ve siz yine vatanınızdan koparılıyorsunuz. Artık kaybedecek hiçbir şeyiniz kalmıyor ve yapayalnız kalıyorsunuz. 

Nihayetinde savaş Avrupa’da 9 Mayıs 1945’te bitti. Savaş sonrasında Alman ordusunda görev yapmış bütün Türkistan ve Kafkasyalılar vatan haini olarak idam edildi. Bazıları İngiltere, İtalya, Fransa gibi ülkelere kaçtı. Bazıları da Kızıl Ordu’nun esiri olarak çalışma kamplarına gönderildi. Avrupa’ya kaçabilenlerin peşine KGB takıldı ve bulabildiklerini suikastle ortadan kaldırdı. Tutuklanan önemli isimlerden Veli Kayyum Han, Nürnberg’deki mahkemelerde kendini şu şekilde savundu: “Ben Almanlarla gerçekten iş birliği içinde olduysam bu, vatanım Türkistan için yapılan bir hareketti. Çünkü benim vatanım yıllardır Sovyetlerin korkunç zulmü altında ezilmekte. Ülkemin azatlığı ancak Sovyetlerin mağlubiyeti sonucunda elde edilebilirdi. Onun için temiz bir niyetle bu işe giriştim. Ben faşist değilim çünkü ben kimseye zulmetmedim. Ben yalnız vatanım hür olsun diye mücadele eden bir insanım.”

Hâlâ tam olarak Alman ordusunda kaç Türkistanlı ve Kafkasyalı asker görev yaptı bilinmiyor. Ancak ortalama olarak şu sayılar verilebilir: Savaş boyunca fabrika işçisi ve yol yapımı gibi işlerde yüz binlerce Türk çalıştı. Haricen yaklaşık olarak 355 bin Türkistan ve Kafkasyalı asker olarak görev almıştır. Türkistanlıların kaybı 67 bin ve Kafkasyalıların kaybı ise 50 bine yakın sayılardaydı. Bu verilen sayılar Alman ordusunda bulunmuş olanlardı. Bir de Kızıl Ordu’daki sayılara bakmak gerekiyor ki oradaki millettaşlarımızın hâli çok daha vahimdi. 

Yine kayıtlarda ya da arşiv belgelerinde kaç tane Türkistanlı askerin Kızıl Ordu’da bulunduğu belli değil. Savaş 1941’de başladığında genel bir seferberlikle 34 milyon Rus olmayan insan silahaltına alındı. Bunların 14 milyonu ise asker olarak seçilip cephelere gönderildi. Bazı Türk cumhuriyetlerinin kaynaklarına göre savaşa giden Türkistanlıları şöyle açıklayabiliriz: Türkmenistan’dan 300 bine yakın kişi askere alınmış, 75 bine yakın kişi hayatını kaybetmişti. Özbekistan’dan 1.5 milyon kişi katılmış, 300 binden fazla kişi hayatını kaybetmiş ve 132 bin kişi kayıp olarak kayıtlarda tutulmuştur. Kazakistan’dan 1.3 milyon asker katılmış ve 600 bine yakını hayatını kaybetmiştir. Kırgızistan’dan 365 bin kişi katılmış ve 130 bine yakın kişi hayatını kaybetmiştir. Azerbaycan’dan 600 binden fazla insan savaşa katılmış ve ancak 400 bine yakın kişi geri dönebilmiştir. Sibirya’dan 2 milyona yakın Türk savaşa katılmış ve çok azı geri dönebilmiştir. Kafkasya’dan 2.3 milyon asker görev almış ve savaş sırasında yarısı hayatını kaybetmiştir.  

Benim ailemden de Kızıl Ordu tarafında savaşta bulunmuş olanlar olmuştu. Kimisi Polonya’da kimisi Berlin’de savaşmış ve geriye dönebilmişlerdi. Ama niçin savaşmışlardı? Asıl önemli olan bu. Bir tarafta orak-çekiç zulmünde diğer tarafta gamalı haç esaretinde savaşmış olan Türklerin eline ne geçmişti? Sadece kan ve ölüm, başka hiçbir şey değil. Bu bizim savaşımız değildi ama yine en çok zarar gören Türk milleti oldu. Eli kanlı diktatörlerin ve onların acımasız yönetimleri altında nice millettaşımız can verdi. Evet, 9 Mayıs bir Zafer Günü olabilir. Ama bizim yani Türk milletinin bir zaferi değildi. Bizim 9 Mayıs’ı bir matem günü olarak bilmemiz gerekmektedir.  

Hayatını savaşın en kanlı cephelerinde kaybeden milyonlarca Türk’ün aziz hatırasına…            

Bu yazı ne kadar faydalıydı?

Puan vermek için bir yıldıza tıklayın!

Ortalama puan 0 / 5. Oy sayısı: 0

Henüz oy yok! Bu yazıyı ilk siz değerlendirin.

Bu yazıyı faydalı bulduysanız...

Bizi sosyal medyada takip edin!

Bu yazının sizin için faydalı olmamasından dolayı üzgünüz!

Tell us how we can improve this post?

Yorum bırakın