DİLDE HAÇLI SEFERLERİ

0
(0)
DİLDE HAÇLI SEFERLERİZişan Nazire Kınalı

Haçlı Seferleri bitti sanıldı. Zırhlar paslandı, sancaklar indirildi, kılıçlar müzelere kaldırıldı. Ne var ki savaş bitmedi, savaş biçim değiştirdi. Çünkü Batı şunu çok iyi öğrendi: Toprak kaybı telafi edilir fakat dil kaybı telafi edilemez. Şehir işgal edilse kurtarılır fakat zihni işgal edilen millet bir daha asla ayağa kalkamaz. Bu yüzden Haçlı zihniyeti kaleleri değil kelimeleri hedef aldı. Topla yıkamadığını sözlükle yıktı. Orduyla giremediği yere müfredatla girdi. Süngüyle yapamadığını kavramlarla yaptı. Bugün yürütülen savaş tankla değil terimle, tüfekle değil kelimeyle yapılmaktadır. Bu; kurşunsuz bir işgal, kan dökülmeyen bir istiladır.

Bu bir dil meselesi değildir. Bu bir millî varlık meselesidir. Bu, modern çağın silahsız Haçlı seferidir. Kurşun sıkmaz, şuur söker. Kan dökmez, hafıza yakar. Şehir yıkmaz, kimlik imha eder. Çünkü bilirler ki dili çöken millet, farkına varmadan teslim olur. Bayrağı dalgalanır ama zihni esirdir. Devleti vardır ama milleti çözülmüştür. Haritada bağımsız görünür, hakikatte sömürgedir.

Küresel zihniyet savaşının Türkiye’deki en kritik kırılma noktası 1932 Dil Devrimi’dir. Mesele sadece alfabe ya da kelime değişimi değildir. 1932, Türk milletinin asırlardır kurduğu dil-hafıza zincirinin bilinçli biçimde kırıldığı tarihtir. Atatürk, Türk tarihine ve Türk dilinin köklerine büyük bir önem vermiştir. Ancak millî bir hamle olarak başlayan süreç, sonraki ideolojik kadroların elinde Türkçeyi kökünden koparma aparatına dönüştürülmüştür. Dili kendi köklerinden koparmak, Osmanlıca-Türkçe sürekliliğini kesmek, milletin birkaç asırlık metin mirasını “yabancı dil” haline getirmek ana politika olmuştur. Bu sadeleşme değil dile yapılmış büyük bir operasyondur. Bugün yaşadığımız yıkımın nedeni, zihinsel işgal ve ideolojik sapmadır.

Dil ideolojik makasla kesilecek bez parçası değildir. Ahmet Arvâsî’nin uyarısı açıktır: Dil, canlı ve dinamik bir içtimai müessese olarak elbette içinde bulunduğu şartlara intibak edecek ve o şartların izlerini bünyesinde taşıyacaktır. Bu işler, tarihçiler, etnologlar ve sosyologlar için çok önemli gözükmektedir. Dile yapılacak sun’i bir müdahale, bu izlerin mahvına sebep olacaktır.

Bize yıllardır şu yalan ezberletildi: “Eskiden halkla aydın arasında dil uçurumu vardı.” Oysa tarih bunun tam tersini söylüyor. Geçmiş asırlarda Türkçeye verilen zarar, bugünkü gibi geniş kitlelere yayılmış değildi. Halkın anlayamadığı dille yazılan eserler dar çevrelerde kalırdı. Millete hitap eden dinî, tarihî ve edebî eserler ise sade Türkçe ile yazılmak zorundaydı.

Tarihte hiçbir Türk münevveri milletinin konuştuğu dili yıkmaya kalkmamıştır. Bu, modern çağın hastalığıdır. Bugünün sözde aydını çoğu zaman milletine tercümanlık yapan bir yabancı gibidir. Halkına yukarıdan bakan bu zümre aydın değil yerli görünümlü müstemlekeci tavrı taşır.

Dil düşüncenin yalnızca aracı değil bizzat kendisidir. Dilini sevmeyen milletinin hiçbir değerini sevemez, anlayamaz ve benimseyemez.[1] Dil, bir milletin “düşüncesinin evi”dir. İnsan kelimesi kadar insandır. Kelime fakiri toplum fikir fakiridir. Dili daralanın zihni daralır. Zihni daralanın dünyası küçülür. Dünyası küçülen millet büyük hedefler kuramaz. Bugün gençliğin fikrî sığlığı zekâ meselesi değil, kelime meselesidir. Bu nesil geri değil sistemli bir biçimde kelimesiz bırakılmıştır. Kelimesiz insan silahsız askerdir.

Kelime hazinesi budananın muhakemesi çöker. İnce ayrımları yapamaz. Hakikatle yalanı ayırt edemez. Çünkü ayırt etme yeteneği kelimelerle inşa edilir. Kelimeleri azaltılan toplum zihinsel körlüğe mahkûm edilir. Kör toplum kolay güdülür. Kelime giderse fikir üretme gücü de gider. Fikir üretemeyen millet başkasının fikrine memur olur. Kendi kavramını kuramayan toplum başkasının medeniyetini savunur. Askerle giremedikleri ülkeye kavramla girerler. Toprakla yapamadıklarını kelimeyle yaparlar. Bu yüzden kelime kıyımı doğrudan şuur kıyımıdır.

Bugün bu saldırı sokakta yayılmaktadır. İnsanlar artık fotoğraf çekmez, “ss alır.” Hatıra biriktirmez, anı saklamaz sadece belge toplar. Yaşanan şey hafızaya değil, galeriye kaydedilir. An yaşanmaz, kanıtlanır. İlişkiler de kelimelerle birlikte çürümüştür. Artık “buluşmak”, “görüşmek”, “tanışmak” yoktur; sadece “date” vardır. “Date;” sorumluluk içermez, bağ kurmaz. Kelime köksüzdür. Köksüz kelime, köksüz ilişki üretir. İnsanlar artık karakter, ahlak ya da duruş sormaz sadece “vibe” arar. Bugün var, yarın yoktur. “Vibe” uyuşmazsa insan silinir. Böylece insan anlamıyla değil hissiyle değerlendirilir. Akıl geri çekilir, sezgi putlaştırılır. Günümüz insanlarının konuştuğu bu dil; köksüz, bağlamsız ve hafızasızdır. Cümleler kısalmış, kelimeler sığlaşmış, anlam derinliği kaybolmuştur.

Düşünmek bile Türkçenin elinden alınmaktadır. Tefekkür, muhakeme, teemmül, tedebbür, iç muhasebe yok edilmekte, hepsi “overthinking” denilerek hastalık gibi gösterilmektedir. Düşünen insan değil düşünmeyen kitle istenmektedir. Çünkü düşünen millet zor yönetilir, kelimeleri yoksullaştırılan toplum kolay sürülür. Oysa Türkçe insan zihninin bütün cephelerini isimlendiren büyük bir dildir. Vesvese iç çatışmadır. Tefekkür derin düşüncedir. Muhakeme zihnin ölçüsüdür. Teemmül sabırdır, düşüncenin demlenmesine izin vermektir. Tedebbür hikmettir, düşünceyi akıbete bağlar. Tahayyül ufuktur; insanı sınırlı kalmaktan kurtarır. Bu kelimeleri yok etmek milletin düşünce haritasını da yıkmaktır.

Dil bir milletin yalnızca konuşma aracı değil varlık şuurudur. Millet kendisiyle diliyle konuşur. Nesiller arasındaki bağlantıyı, anlaşmayı sağlayan vasıta, yazılı olsun sözlü olsun dildir. Dil kuşatıldığında sıra hayata gelir. Çünkü dil yalnızca düşünceyi değil davranışı da biçimlendirir. Kelimeler değiştiğinde değerler yer değiştirir, değerler değiştiğinde ahlak çözülür. Ahlak çözüldüğünde toplum savunmasız kalır. “Zina” gider, “ilişki” gelir. “İhanet” gider, “özgürlük” gelir. Kelimeler yumuşadıkça günah meşrulaşır. Aile, edep, sadakat, vefa gibi kavramların itibarsızlaştırılması tesadüf değildir.

Dilde Haçlı seferinin en tehlikeli yönü, bunun fark edilmemesidir. Çünkü bu savaş sessizdir. Tank, top yoktur ama kelime vardır. İnsan kendi kelimeleriyle düşünmeyi bıraktığı an, işgal tamamlanmış olur, silaha gerek kalmaz. Dilini kaybeden millet yalnız geçmişini değil geleceğini de kaybeder. Büyük milletler büyük kelimelere sahiptir. Küçük kelimelere mahkûm edilen toplumlar tarihten silinir.

Haçlı Seferleri meydanlarda başarısız olmuştur ama dil üzerinden yürütülen bu yeni sefer, sessizliğiyle çok daha derin bir tahribat yaratmıştır. Bir millet, kendi kelimeleriyle düşünemez hale geldiği gün, kendi geleceğini de başkalarının kelimelerine emanet eder.

Dile yapılan bu kuşatma, fikir düzeyinde bir tartışma değil; kimliğe yönelmiş açık bir meydan okumadır. Dilini koruyamayan millet sınırını da koruyamaz. Çünkü vatan haritada değil dilde yaşar. Toprağını kaybeden devlet yaşayabilir. Dilini kaybeden millet tarihten silinir.

Selam olsun kelimeyi siper edenlere,

Selam olsun kalemi kılıç bilenlere,

Selam olsun dili cephe edenlere,

Selam olsun evvel can verenlere.

KAYNAKÇA

ARVASÎ, Ahmet, Türk İslam Ülküsü, C. 1, 3. Baskı, Ocak Yayınları, Ankara 1982

ERCİLASUN, Ahmet B., Dilde Birlik, 4. Baskı, Akçay yay., Ankara 2015

HACIEMİNOĞLU, Necmettin, Türkçenin Karanlık Günleri, 2. Baskı, İrfan Yayınevi, İstanbul 1975

TUNALI, A. Yağmur, İki Gözüm Türkçe, Bilge Kültür Sanat Yayınları, İstanbul 2024


[1] A. Yağmur Tunalı, İki Gözüm Türkçe, Bilge Kültür Sanat Yayın, İstanbul 2024, s. 67

Bu yazı ne kadar faydalıydı?

Puan vermek için bir yıldıza tıklayın!

Ortalama puan 0 / 5. Oy sayısı: 0

Henüz oy yok! Bu yazıyı ilk siz değerlendirin.

Bu yazıyı faydalı bulduysanız...

Bizi sosyal medyada takip edin!

Bu yazının sizin için faydalı olmamasından dolayı üzgünüz!

Tell us how we can improve this post?

Yorum bırakın