SINIF ÇATIŞMALARI VE İSLAM

0
(0)
SINIF ÇATIŞMALARI VE İSLAMSeyit Ahmet Arvasi

İslamiyet’e göre sınıf çatışmalarının sebeplerini, dört kategoride toplamak mümkündür. Bunlar: 1. Dünyaya ve dünya nimetlerine aşırı düşkünlük, 2. Dünyayı ve dünya nimetlerini paylaşmada ferdî ve zümrevî azgın bir rekabete girişmek, 3. Başkalarının malını, mülkünü, mevkiini ve gücünü kıskanmak, kısaca haset duygusuna kapılmak, 4. Adaleti tesis edecek namuslu ve güçlü bir idarenin mevcut olmaması sebebi ile insanların zulüm karşısında şahsen ihkak-ı hak yoluna düşmesi. Şimdi bunları, sıra ile açıklamaya çalışalım.

Önceden de belirttiğimiz üzere Allah, yeri ve göğü insanın tasarrufuna vermekle birlikte onun materyalizme ve hedonizme saparak bir dünyaperest olmasını asla istemez. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Ey iman edenler, sizi mallarınız ve evlâtlarınız Allah’ın zikrinden alıkoymasın. Kim böyle yaparsa, işte onlar, zarara uğrayanların ta kendileridir.” (El-Münafikûn, âyet, 9). Yüce Peygamberimiz de şöyle buyururlar: “Mevki ve mal sevgisi, kalplerde nifakı (düşmanlığı), suyun tere otunu büyüttüğü gibi büyütür.’’ yine “Mal ve mevki sevgisinin, bir Müslüman’ın dinine yaptığı zararı, iki aç kurt, koyun sürüsüne yapamaz.’’ ve yine “Benden sonra öyle insanlar gelir ki çeşit çeşit lezzetli yemekler yerler, renkli renkli elbiseler giyerler, kadınları güzellikleri için isterler, pahalı atlara (vasıtalara) sahip olurlar. Karınları az şeyle doymaz, çoğa da kanaat eylemezler. Onların bütün arzuları dünyadır. Dünyaya tapınışlardır. Her şeyi dünya için yaparlar. Ben ki Muhammed’im (O’na salât ve selâm olsun), size kuvvetli vasiyet ederim ki çocuklarımızın çocuklarından öyle kimseler zamanında yaşayanlar, onlara selam vermesinler, hastalarını sormasınlar, cenazelerinin arkasından gitmesinler, onların büyüklerine saygı göstermesinler. Onlara saygı gösterenler, Müslümanlığı yıkmağa yardım etmiş olur.” (imam-ı Gazalî – Kimyayı Saadet – [A. F. Meyan] – s. 487-488).

İslamiyet, dünyayı ve dünya nimetlerini paylaşmada müminler arasında rekabeti yasaklar. Kapitalizmin rekabeti kışkırtma gayretleri İslam’a ters düşer. İslamiyet, mümin fertler, zümreler ve kavimler arasında fazilet yarışı ister; insanların, dünyevî ve maddî hırslarla birbirlerini zarara uğratmalarından nefret eder. Yüce ve mukaddes Kur’an-ı Kerim’de müminlerin Allah yolunda ve Cennet’e kavuşmak için yarış yapmaları emredilir. (Bkz. el-Hadîd Sûresi, âyet, 21). Aksi halde güçlünün zayıfı ezerek baskı altına aldığı ve dünyaperestlerin ekonomik çıkar kavgası verdiği bir âlemde, zulüm ve çatışmadan gayrısı bulunamaz. Kendisine gelen müşteriyi komşum henüz siftah yapmadı diyerek ona gönderen şanlı ecdadımız, elbette kardeşlik, barış ve dostluk dünyasında yaşayacaktı. İslâm ahlâkına sarılmayan bir cemiyet, kendini sınıf kavgalarından kurtaramayacaktır.

Öte yandan bazı hasta beyinler, kazanılmış ve hak edilmiş zenginliklere de makam ve mevki sahiplerine de marazı bir kıskançlık duyarak düşmanlık ederler. Bu menfi duygunun adı hasettir. Bu tip hastalara, bilhassa komünistler arasında çokça rastlanır. Marksist devrimbazlar, cemiyette, bu menfi duygunun gelişip yerleşmesi ile hedefine ulaşacaklarını sanırlar. Oysa, bu konuda Yüce Peygamberimiz şöyle buyururlar: “Birçok ümmetlerin helak oldukları iş, sizin aranızda görünmeye başladı. O ise haset, düşmanlık ve çekememezliktir. Muhammed’in canı, hükmünde olan Allah’a yemin eder ki imanınız olmazsa Cennet’e giremezsiniz birbirinizi sevmedikçe de imanınız olmaz.” (s. 471). Başka bir hadislerinde ‘’Haset meydana gelince, dilini ve elini tut.” diye buyururlar. (s. 471).

Devletin en önemli vazifelerinden biri adaleti tevzi etmektir. Güçlü ve namuslu bir devlet idaresi, kendi mensuplarına fırsat ve imkânlarda eşitlik sağlar ve bundan sonra fertlere, zümrelere, meşru yollardan ulaştıkları ve kazandıkları haklarını almada yardımcı ve destek olur. Hiçbir fert veya zümrenin zulmederek, başkalarının haklarını ihlâl etmelerine fırsat vermez. Haksızlığa ve zulme uğrayan her fert her aile ve her zümre, yanında devletin âdil gücünü bulmalıdır. Üstelik bu güç, zulme uğrayan kimselerin haklarını tevdi etmede asla gecikmemelidir. Aksi halde zulme âlet olan bir devlet idaresi gibi adaleti tevzi ve tevdi etmede geciken bir idare de intikam duygularına yol açar.

İntikam, hakkını almada veya korumada desteksiz ve himâyesiz kalan fert ve zümrelerin, haklarını, bizzat kendilerinin almaya çalışmaları demektir. Bir cemiyette, fertler ve zümreler bu yola başvuruyorsa ya orada devlet yoktur yahut devlet adaleti ve hakkı tevzi ve tevdi etmekten âcizdir veyahut devletin kendisi bir zulüm vasıtası haline gelmiştir. Emeği, malı, mülkü, canı ve ırzı tehlikede olan kişi ve zümreler; kendilerini koruyacak ve kollayacak âdil ve müşfik bir devlet otoritesine ihtiyaç duyarlar. Devlet bu ihtiyaca derhal cevap vermelidir. Aksi halde, istenmediği halde, intikam yolu açılır. Mazlum, bütün gücü ile zalime karşı ayağa kalkar.

İslamiyet, öyle bir devlet ve adalet nizamı ister ki orada hiçbir kişi ve zümre bizzat intikam almaya ihtiyaç duymasın. Bu sebepten, İslâm Hukuku: “Bir kimse, mazlum olmakla başkasına zulmetmeye salahiyetli olamaz.” der. (Bkz. Mecelle-i Ahkâm-i Adliyye Madde: 921). Görülüyor ki İslam dini, intikam duyguları ile harekete geçmeyi istememektedir. Ancak mazlumun hakkını zalimden alıp yerine teslim edecek bir adil ve müşfik devlet idaresinin de kurulmasını emreder. İslamiyet, malca daha zengin olanların böbürlenmelerine, sosyal ve siyasî üstünlük davasına kalkışmalarına kesin olarak karşı çıkmaktadır. Böylelerini kâfir ve zalim olarak nitelemektedir. Kur’an-ı Kerim’in El-Kehf Sûresi’nde “Ben malca senden zenginim, cemiyetçe de senden kuvvetliyim.” diye övünenleri şiddetle kınamaktadır. (Bkz. El – Kehf Sûresi, âyet, 34 – 35).

İslam dini her türlü kişi, sınıf ve zümre diktatörlüğüne karşıdır. Devlet; hiçbir kişi, sınıf ve zümrenin hâkimiyetine teslim edilemez. Kimse, devleti kendinin ve sınıfının menfaati için bir vasıta haline getiremez ve öç alma sahası yapamaz. İslâmiyet’te “Hakimiyet Hakk’ındır.” Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “İşte bu makamda nusret ve hâkimiyet, hak olan Allah’ındır.” (El – Kehf Sûresi, âyet, 44). Devlet idaresine talip ve sahip olan kadrolar; kendilerini, sınıflarını değil, “Hakk’ı hâkim kılmak” için çalışmak zorundadırlar. Aksi halde bilmelidirler ki zulüm, ömürsüz ve dayanaksızdır.

Görülüyor ki bugün beşeriyeti kasıp kavuran sınıf kavgaları karşısında İslam’ın tavrı açık ve teşhisi kesindir. İslam, hiçbir sınıf ve zümreye imtiyaz tanımaksızın, ‘’Hakk’ın hakimiyetini’’ savunur. Öte yandan sınıf çatışmalarına sebep olan, dünyaya ve dünya nimetlerine aşırı düşkünlüğü, ferdî ve zümrevî maddî rekabeti, hak edilmiş mal ve makamlar karşısında bile doğabilen hasedi, âdil ve müşfik bir devlet otoritesinin yokluğundan doğan “ihkak-ı hakkı” kesin olarak yasaklar ve etkisiz hale getirir. Dikkat ediniz, sınıf kavgaları içinde ıstırap çeken cemiyetler; İslâm’ın, bu teşhis ve prensibine uzak düşen gruplardır. Gerçekten insanlık Allah’a muhtaçtır ve İslâm’ı aramaktadır.

KAYNAKÇA

S. Ahmet Arvasi- Türk İslam Ülküsü 2, Bilgeoğuz Yayınları, 2009, sf. 104-106.

Bu yazı ne kadar faydalıydı?

Puan vermek için bir yıldıza tıklayın!

Ortalama puan 0 / 5. Oy sayısı: 0

Henüz oy yok! Bu yazıyı ilk siz değerlendirin.

Bu yazıyı faydalı bulduysanız...

Bizi sosyal medyada takip edin!

Bu yazının sizin için faydalı olmamasından dolayı üzgünüz!

Tell us how we can improve this post?

Yorum bırakın